Cahiliye Arap Paganizmi: El-Lât, Menât, Uzzâ ve İslâm Öncesi Mekke
İslâm öncesi Arabistan'ın çok tanrılı dünyası: El-Lât, Menât ve Uzzâ'dan oluşan dişil üçlü, Kâbe'nin baş putu Hubal, Mekke'nin hac ekonomisi ve yerel kabile kültleri; metinsel ve arkeolojik kanıtlar ışığında tarafsız bir inceleme.
“Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ'yı? Ve üçüncüsü olan öteki Menât'ı?” — Kur'an, Necm 19-20
Adsız Bırakılan Bir Çağ
İslâm geleneği, kendinden önceki dönemi tek bir kelimeyle adlandırır: Câhiliye (الجاهلية). Bu terim, yaygın çeviriyle “cehalet çağı” demek olsa da, kökündeki ce-he-le fiili yalnızca “bilgisizlik” değil, aynı zamanda “dizginsizlik, öfkeli taşkınlık, ahlâkî gemini koyverme” anlamlarını taşır. Dolayısıyla Câhiliye, bir bilgi eksikliğinden çok, ilâhî vahyin disiplininden yoksun bir hâli, bir tutumu betimler. Bu adlandırmanın kendisi normatiftir; İslâmî bir bakış açısının geriye dönük yargısıdır. Modern din tarihçisi içinse aynı dönem, Yakındoğu'nun en zengin ve en az anlaşılmış pagan dünyalarından birini barındırır.
İslâm öncesi Arabistan'ı yeniden kurmak, parçalı bir mozaiği birleştirmeye benzer. Elimizdeki kaynaklar üç türdendir ve hiçbiri tarafsız değildir. Birincisi, İbn el-Kelbî'nin (ö. 819) ünlü Kitâbü'l-Asnâm (Putlar Kitabı) gibi, putperestliği zaten yıkılmış, geçmişe ait bir tuhaflık olarak anlatan İslâmî kaynaklardır. İkincisi, putlara ve kutsal mekânlara atıfta bulunan İslâm öncesi Arap şiiridir. Üçüncüsü ve en güvenilir olanı, Kuzey ve Güney Arabistan'a yayılmış binlerce Safaitik, Semudik, Lihyanit ve Nebatî yazıt ile arkeolojik buluntulardır. Bu üçlü kanıt, çoğu zaman birbiriyle çelişir; bu yüzden Câhiliye dini hakkındaki her genelleme ihtiyatla okunmalıdır.
Bir Tanrı Değil, Bir Tanrılar Yığını
İslâm öncesi Arabistan'da tek, türdeş bir “pagan din”den söz etmek yanıltıcıdır. Karşımızda, kabile temelli, yerel ve son derece çeşitli bir kutsal coğrafya vardır. Her kabilenin, her vahanın, her ticaret kentinin kendi koruyucu tanrısı (rabb) ve onu temsil eden bir nesnesi bulunurdu. Bu nesneler iki türlü olabilirdi: ya işlenmemiş, biçimsiz kutsal taşlar — Sâmî dünyasının her yerinde rastlanan baityl (Sâmîce beth-el, “tanrının evi”) geleneği — ya da insan biçimli yontulmuş heykeller (sanem, çoğulu asnâm) veya kaba putlar (vesen, çoğulu evsân).
Bu kutsal coğrafyanın tepesinde, soyut ve uzak bir yaratıcı tanrı olarak Allâh kavramı dururdu. Bu, İslâm'ın getirdiği bir buluş değildir; al-ilâh (“o tanrı, en yüce tanrı”) fikri Câhiliye Araplarınca da biliniyordu. Kur'an'ın defalarca vurguladığı üzere, müşrik Araplara “gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorulduğunda “Allah” cevabını verirlerdi (Lokmân 25, Zümer 38). Sorun, Allah'ın varlığını inkâr etmeleri değil; O'na ulaşmak için aracı tanrılar ve “şefaatçiler” edinmeleriydi: “Biz bunlara, sırf bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” (Zümer 3). Bu teolojik yapı — uzak bir baş tanrı ile gündelik hayata karışan yerel ilâhların bir arada bulunması — henoteizm ya da kathenoteizm olarak adlandırılır ve eski Mezopotamya panteonu ile Kenan dini gibi komşu Sâmî geleneklerle yapısal akrabalık taşır.
Dişil Üçlü: El-Lât, Menât ve Uzzâ
Câhiliye panteonunun en görkemli ve en çok tartışılan figürleri, Kur'an'da bir arada zikredilen üç dişil tanrıçadır. Geç dönem İslâmî kaynaklarda bunlar, baş tanrı Allah'ın “kızları” (benâtu'llâh) olarak nitelenir — Kur'an'ın şiddetle reddettiği bir tasavvur (Necm 21-23, Saffât 149-153). Bu üçlü, Sâmî dinlerindeki dişil ilâhî güç geleneğinin Arap yarımadasındaki yansımasıdır.
El-Lât (اللات), adını muhtemelen al-ilâhat (“tanrıça”) sözcüğünden alır; yani bizzat “Tanrıça” demektir. Tâif kentinde ve onu çevreleyen Sakîf kabilesi arasında baş kült nesnesiydi; beyaz, dört köşeli bir granit taşla temsil edilirdi. Heredotos'un MÖ 5. yüzyılda Arapların taptığını bildirdiği Alilat tanrıçası büyük olasılıkla El-Lât'tır. Yunan-Roma dünyası onu kimi zaman Athena, kimi zaman Afrodit ile özdeşleştirmiştir. Palmira ve Nabatî yazıtlarında da yaygın biçimde anılır; bu, kültünün Arabistan'ın çok ötesine yayıldığını gösterir.
Menât (مناة), üçünün en eskisi sayılır ve adı menî (“kader, kısmet, takdir; ölçüp biçmek”) kökünden gelir — kader ve ölüm tanrıçasıdır. Klasik dünyanın Tyche veya Fortuna'sına, Kenan dünyasının ölüm/kader figürlerine benzer. Tapınağı Mekke ile Medine (Yesrib) arasındaki Kudeyd mevkiindeydi; Evs ve Hazrec kabileleri ona özel bir bağlılık duyar, hac (ihram) ritüellerini ancak Menât'ın huzurunda tıraş olarak (ihramdan çıkarak) tamamlarlardı. Bu, putların hac uygulamalarına ne denli derin biçimde geçmiş olduğunu gösterir.
Uzzâ (العزى), “En Güçlü, En Aziz” anlamına gelir ve üçlünün en genç fakat İslâm'ın yükseldiği dönemde en etkili olanıydı. Özellikle Kureyş kabilesi — yani Hz. Muhammed'in de mensubu olduğu kabile — Uzzâ'ya büyük saygı gösterirdi. Mekke yakınlarındaki Nahle vadisinde, üç akasya (semüre) ağacından oluşan bir korulukta tapınılırdı; bu da onu ağaç kültüyle ilişkilendirir. İbn el-Kelbî, Uzzâ'ya insan kurbanı sunulduğuna dair rivayetler nakleder. Bazı araştırmacılar Uzzâ'yı, sabah yıldızı Venüs ile ve Yakındoğu'nun büyük tanrıçası İştar/Astarte ile bağlantılandırır.
Bu üç tanrıçanın bir “dişil üçlü” olarak bir arada düşünülmesi, modern bir kurgu değil, geç antik dönem Arabistan'ının kendi dinî bilincinden doğan bir yapıdır. Ne var ki üçünün başlangıçta birbirinden bağımsız, farklı kabilelere ve bölgelere ait yerel tanrıçalar olduğu, ancak zamanla — özellikle Mekke'nin pan-Arap kült merkezine dönüşmesiyle — kavramsal bir grup hâline geldiği düşünülür. “Allah'ın kızları” formülü de muhtemelen bu birleştirici eğilimin sonucudur; zira bu üç güçlü dişil ilâhı, gitgide soyutlaşan baş tanrı Allah'ın etrafında konumlandırmak, yerel kültleri tek bir kozmik hiyerarşiye bağlamanın bir yoluydu. Kur'an'ın bu formülü, “erkek çocuğu kendinize seçip dişileri Allah'a mı veriyorsunuz?” (Necm 21-22) diye keskin bir cinsiyet ironisiyle yermesi, hem teolojik hem de toplumsal bir eleştiriyi içerir; çünkü aynı toplumda kız çocuklarının diri diri gömüldüğü (ve'd) uygulamasına Kur'an başka yerlerde sert biçimde değinir (Tekvîr 8-9).
Hubal ve Kâbe'nin Putları
Mekke'nin ve özellikle Kâbe'nin baş putu ise bir erkek figürdü: Hubal (هبل). İbn el-Kelbî'ye göre Hubal, kırmızı akik (akîk) taşından yontulmuş, kırık sağ eli sonradan altından yapılmış insan biçimli bir heykeldi ve Kâbe'nin içinde, kutsal kuyunun (ya da bir çukurun) yanında dururdu. Önünde, kehanet için kullanılan yedi fal oku (ezlâm) bulunurdu; önemli kararlar — evlilik, yolculuk, sünnet, bir çocuğun nesebi — bu oklar çekilerek Hubal'a danışılırdı. Bu kehanet pratiği, daha sonra Delfi'deki Yunan kehanet geleneği gibi Akdeniz dünyasının fal kültürleriyle karşılaştırıldığında, kutsal mekânların aynı zamanda birer karar-verme merkezi olduğunu açığa çıkarır.
Hubal'ın kökeni tartışmalıdır; kimi araştırmacılar onu Nabatî kökenli, hatta uzak bir ihtimalle Mezopotamya ya da Suriye etkili bir tanrı sayar; adının Aramca ha-Baal (“o Baal/efendi”) ile ilişkili olabileceği öne sürülmüştür. Kâbe'nin çevresinde, geleneğe göre, Arap kabilelerinin sayısı kadar — rivayette 360 — put bulunduğu söylenir. Bu yapı, Kâbe'yi tüm Arabistan kabilelerinin ortak panteonunu barındıran, bir tür pan-Arap kült merkezine dönüştürmüştü.
Yerel ve Kabilevî Tanrılar
Üç tanrıça ve Hubal'ın yanı sıra, Arabistan'ın dört bir yanına yayılmış çok sayıda yerel ilâh vardı. Kur'an'da Nûh kavmine atfedilerek anılan beş put — Vedd, Suvâ, Yegûs, Yeûk ve Nesr (Nûh 23) — aslında İslâm öncesi Arabistan'ın gerçek kabile tanrılarıydı. İbn el-Kelbî bunların her birini bir kabileye bağlar: Vedd (Sevâ'da, Kelb kabilesinin tanrısı; bir aşk/dostluk tanrısı), Suvâ, Yegûs (bir aslan biçiminde tasvir edilirdi), Yeûk (at biçiminde) ve Nesr (akbaba/kartal biçiminde). Bu hayvan biçimli (theriomorphic) tasvirler, Arap dininin yalnızca soyut taş kültünden ibaret olmadığını, zoomorfik öğeler de barındırdığını gösterir.
Güney Arabistan'da — Saba, Maîn, Kataban ve Himyer krallıklarında — daha kurumsallaşmış, gök cisimlerine dayalı bir panteon hüküm sürüyordu. Burada ay tanrısı Almakah (Saba'nın baş tanrısı), güneş tanrıçası Şems ve Venüs gezegenini temsil eden Attar üçlüsü merkezdeydi. Bu güneydeki tarımsal-saraylı din, kuzeydeki göçebe-ticaret eksenli kült dünyasından belirgin biçimde farklıydı. Bu çeşitlilik, “Arap paganizmi”ni tek bir sistem saymanın neden yanıltıcı olduğunu bir kez daha gösterir.
Mekke: Hac, Ticaret ve Kutsal Ekonomi
İslâm öncesi Mekke'nin gücü, üç unsurun kesişiminden doğuyordu: kutsallık, ticaret ve kabilevî diplomasi. Kâbe'yi merkeze alan hac (hacc) ve umre ritüelleri, çevresinde tavaf, Safâ-Merve arasında sa'y ve kurban gibi uygulamaları barındırıyordu — İslâm'ın daha sonra tevhid temelinde yeniden yorumlayarak koruyacağı pratikler. Hac mevsiminde, savaşın yasaklandığı kutsal aylar (eşhuru'l-hurum) ilan edilir; bu, kan davalarıyla parçalanmış kabilelerin güvenle bir araya gelip alışveriş yapmasını sağlardı. Ukâz başta olmak üzere büyük panayırlar bu mevsimde kurulurdu.
Mekke'yi yöneten Kureyş kabilesi, bu kutsal düzenin bekçisiydi. Kâbe'nin bakımı, hacılara su (sikâye) ve yiyecek (rifâde) sağlama, anahtar muhafızlığı (hicâbe) gibi görevler, Kureyş'in alt kollarına paylaştırılmıştı. Böylece din, doğrudan bir ekonomik ve siyasî sermayeye dönüşüyordu. Kuzeyde Bizans ve Gassânîler, kuzeydoğuda Sâsânîler ve Lahmîler, güneyde ise Habeş etkisindeki Yemen arasında sıkışan Mekke, tam da bu kutsal-ticarî statüsü sayesinde bağımsızlığını korumuştu.
Bu kutsal ekonominin çevresinde ayrıntılı bir ritüel hukuku gelişmişti. Hacılar, Kâbe'yi tavaf ederken giydikleri kıyafetlere ilişkin kurallara — örneğin Mekke dışından getirilen elbiselerle değil, ya çıplak ya da kutsal şehrin halkından ödünç alınan giysilerle tavaf etme âdeti olan hums sistemine — uyarlardı. Kureyş, kendisini diğer kabilelerden ayıran bu hums statüsüyle dinî bir aristokrasi kurmuştu: Arafat vakfesine katılmaz, kutsal alanın sınırlarını kendi lehine yeniden çizerdi. İslâm, bu ayrıcalıklı düzeni bilinçli olarak ortadan kaldırıp tüm hacıları eşit kıldı; “İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir” ilkesi, hac uygulamalarındaki bu eşitlemeyle somutlaşır. Câhiliye'nin kutsal mekân ekonomisi, böylece yalnızca teolojik değil, toplumsal bir dönüşüme de uğramıştır.
Hanîfler ve Tektanrıcılığa Eğilim
Câhiliye, tümüyle putperest bir tablo değildi. Kaynaklar, kabile putlarını reddedip İbrahim'in “saf” dinine (millet-i İbrâhîm) dönmek isteyen, hanîf denen tek tanrıcı bireylerden söz eder. Zeyd b. Amr b. Nüfeyl gibi figürler, ne Yahudi ne Hristiyan olmaksızın tek bir yaratıcıya yöneldikleri rivayet edilen kişilerdir. Aynı dönemde Arabistan, dışarıdan gelen tektanrıcı akımlarla da temas hâlindeydi: Yemen ve Yesrib'de güçlü Yahudi cemaatleri, Necran'da ve kuzey kabilelerinde Hristiyanlık, Mezopotamya sınırında ise Sâbiî-Mandean gnostik gelenekleri bulunuyordu. Kur'an'ın “Sâbiîler”i (Bakara 62) zikretmesi, bu dinî çoğulluğun İslâm'ın doğuş ortamına ne denli nüfuz ettiğini gösterir; bu cemaatlerin kutsal metinlerinin Arapçaya aktarılması meselesi de erken tercüme tartışmaları bağlamında ele alınır.
Kuzey Arabistan'ın Nabatî ve daha sonra Kommagene benzeri sınır krallıklarının senkretik kült dünyası, Helenistik tanrı-özdeşleştirmelerinin (interpretatio graeca) Sâmî tanrılarla nasıl iç içe geçtiğini örnekler; tıpkı Roma döneminde Mısır kültlerinin imparatorluk geneline yayılması gibi, Arap tanrıları da komşu uygarlıkların ilâhlarıyla karşılıklı olarak eşleştirilmişti.
İslâm'ın Dönüştürücü Kırılması
İslâm'ın zaferi, bu kült dünyasının fizikî sonunu getirdi. Geleneksel anlatıya göre Mekke'nin fethinde (630) Kâbe'deki putlar kırıldı; Hubal, El-Lât, Uzzâ ve Menât tapınakları yıkıldı. Fakat İslâm, Câhiliye dininin tüm öğelerini silmedi; bazılarını tevhid ilkesi etrafında yeniden anlamlandırarak korudu: Kâbe'nin kutsallığı, hac ve umre, tavaf, kurban, kutsal aylar ve Zemzem suyu, İbrahimî bir kökene bağlanarak sürdürüldü. Bu süreklilik ve kopuş diyalektiği, dinler tarihinin en çarpıcı örneklerinden biridir.
Câhiliye tanrılarından geriye kalan en tartışmalı iz, sözde **“Garanik Hadisesi”**dir (Şeytan Âyetleri). Bazı erken dönem rivayetlerine göre, Necm sûresi okunurken üç tanrıçanın şefaatini onaylar gibi görünen birkaç cümle araya girmiş, ardından bunun şeytanî bir telkin olduğu bildirilerek geri çekilmiştir. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu bu rivayeti senet ve metin açısından zayıf, hatta uydurma sayar; modern eleştirel tarihçiler içinse bu anlatı, putperest geçmişle tektanrıcılık arasındaki gerilimin metinsel bir izi olarak ilgi çekicidir. Câhiliye'nin görünmez varlıkları — çöl ruhları, kâhinlere haber taşıyan cinler — ise İslâm kozmolojisine cin inancı olarak taşınmış, ahlâkî sorumluluk taşıyan ölümlü varlıklar biçiminde yeniden tanımlanmıştır. Aynı şekilde, İblis ve şeytanların doğasına ilişkin tartışmalar, Yakındoğu'nun geniş karşılaştırmalı demonoloji mirasının bir parçası olarak okunabilir.
Bir Değerlendirme
Câhiliye Arap paganizmi, ne İslâmî kaynakların betimlediği gibi salt karanlık bir hurafe yığını, ne de romantik bir “altın çağ”dı. O, kabile kimliği, ekonomik çıkar ve kutsal mekân kültünün iç içe geçtiği, son derece işlevsel bir dinî sistemdi. El-Lât, Menât ve Uzzâ'nın dişil üçlüsü ile Hubal'ın kehanet otoritesi, Arap toplumunun günlük hayatını, hukukunu ve diplomasisini düzenliyordu. Bu sistemin İslâm tarafından hem yıkılması hem de kısmen özümsenmesi, yeni dinin neden bu coğrafyada bu denli hızlı kök saldığını anlamak için anahtardır: İslâm, yabancı bir öğreti dayatmaktan çok, mevcut kutsal coğrafyayı radikal biçimde yeniden yorumlamıştı.
Kaynaklar
- İbn el-Kelbî, Kitâbü'l-Asnâm (Putlar Kitabı), çev. ve şerh: çeşitli baskılar; İng. çev. Nabih Amin Faris, The Book of Idols (Princeton University Press, 1952)
- Toufic Fahd, Le panthéon de l'Arabie centrale à la veille de l'hégire (Paris, 1968)
- G. R. Hawting, The Idea of Idolatry and the Emergence of Islam (Cambridge University Press, 1999)
- Jonathan A. C. Brown, Muhammad: A Very Short Introduction (Oxford University Press, 2011)
- Christian Julien Robin, "Arabia and Ethiopia", The Oxford Handbook of Late Antiquity (2012)
- Aziz al-Azmeh, The Emergence of Islam in Late Antiquity: Allah and His People (Cambridge University Press, 2014)
- TDV İslâm Ansiklopedisi, "Câhiliye", "Lât", "Uzzâ", "Menât" ve "Hubel" maddeleri
- Kur'ân-ı Kerîm: Necm, Saffât, Nûh, Zümer, Lokmân, Bakara sûreleri