Önemli Şahsiyetler

Etty Hillesum: Karanligin Ortasinda Yeseren Mistisizm

Etty Hillesum (1914-1943), Hollandali Yahudi mistik, gunlukleri ve Westerbork mektuplari ile Holokost'un ortasinda derin bir manevi taniklik gelistiren modern mistisizmin onemli figurlerinden biri. Julius Spier'in psikoterapotik rehberliginde baslayan ic donusum sureci, 'Tanri'yi korumak' ogretisi etrafinda bicimlenen kendine ozgu bir teolojiye evrildi. Kabala'nin tzimtzum doktrini, Hristiyan mistisizminin ic mekan kavrami ve perennial gelenegin sentezleyici yaklasimi ile sekillenen mistik tanikligi, Bonhoeffer, Simone Weil ve Edith Stein ile birlikte 20. yuzyilin en derin manevi seslerinden birini olusturur. Auschwitz'te olen Etty'nin gunlukleri, modern bilinc calismalarinda, feminist mistik gelenekte ve dinler arasi dialogda canli bir kaynak olarak yasamaya devam eder.

16 bağlantı İleri Önemli Şahsiyetler Haritada göster → ⌛ 20. yüzyıl

Etty Hillesum: Karanligin Ortasinda Yeseren Mistisizm

Yasam ve Donem: Amsterdam'da Yahudi Kadin Mistigi

Esther "Etty" Hillesum, 15 Ocak 1914 tarihinde Hollanda'nin kuzeyindeki Middelburg sehrinde dunyaya geldi. Babasi Levie (Louis) Hillesum, klasik filolog ve lise mudur yardimcisi olarak gorev yapan, Hollanda'nin asimile olmus Yahudi entelijansiyasinin tipik bir temsilcisiydi; annesi Rebecca Bernstein ise 1907'de Rusya'daki pogromlardan kacarak Hollanda'ya siginan, Slav mizacli, tutkulu ve duygusal bir kadin idi. Bu iki kutbun arasinda - babanin metodik, sessiz, ic dunyaya cekilmis duruslu ile annenin firtinali, dramatik ve disa donuk yapisi arasinda - Etty'nin kendi karakteri sekillenmistir. Iki erkek kardesi Mischa (piyanist, daha sonra sizofreniden muzdarip) ve Jaap (tip ogrencisi, fevkalade zeki) ile birlikte buyudu; bu cekirdek aile, 20. yuzyilin Avrupa Yahudi entelektuel hayatinin tum kirilganligini ve parlakligini bunyesinde tasiyordu. Babasinin akademik disiplini ve filolojik incelmesi ile annesinin Rus melankolisi ve dramatik tutkusu arasindaki gerilim, Etty'nin gunluklerinde sıkça kendi ic dinamiklerini analiz ederken basvurdugu bir aile mitolojisi olusturdu; bu mitoloji, modern Avrupa Yahudi entelektuel kimligi icin bir mikrokozmos olarak okunabilir.

Hillesum ailesi, 1924'te Deventer'e tasindi ve Etty cocukluk ile ergenlik yillarini bu kentte gecirdi. Deventer Belediye Lisesi'nde okudu ve klasik egitim aldi; Latince, Yunanca, Ibranice ile birlikte Almanca, Fransizca, Ingilizce ve Rusca da ogrendi. Coklu dil yetenegi, daha sonra gunluklerinin edebi zenginligini ve dunyanin entelektuel evrenlerine olan acikligini besleyecekti. Bu dil cesitliligi, ayni zamanda Etty'nin dilsel olarak hibrid bir kimlikte buyumesinin de gostergesidir: Hollandacayi anadili olarak konusurken, evde annesinin Rusca ve babasinin Yahudi-Almanca ile karistirdigi bir cevrede yetisti; klasik dil egitimi ona Bati'nin antik kaynaklarına erişim sagladi; modern Avrupa dilleri ise onun cagdas dustup dunyasinin kapilarini acti. 1932'de Amsterdam Universitesi'nde hukuk egitimine basladi; daha sonra Slav dilleri ve psikolojiye yoneldi. Genc bir kadin olarak, 1930'larin Amsterdam'inda - bir yandan calkantili Avrupa politikasi, ote yandan canli bir entelektuel atmosferin ortasinda - kendine ozgu bir ic yolculuga adim atti.

Etty'nin doneminin koordinatlari nettir: bir yanda Nazi Almanyasi'nin yukselisi ve 1933 sonrasi giderek artan antisemitik baski, ote yanda Hollanda'nin sosyaldemokrat ve liberal gelenegi icinde Yahudi cemaatinin asimile bir varlik surdurmesi. Hillesum, klasik anlamda dindar bir Yahudi cemaatine mensup degildi; ailesinin Ortodoks Yahudilikle baglari zayiflamis, sinagogla iliskileri yuzeysel hale gelmisti. Bu sekuler-Yahudi entelektuel ortam, Hollanda Yahudiligi'nin onemli bir kesimini temsil ediyordu ve genc Etty'nin manevi serueveninin bu cografyada bir Yahudi Mistisizmi gelenegine geri donerek degil, daha cok kendine ozgu, sentezleyici ve perennial bir Modern Mistisizm formuyla ortaya cikmasi tarihsel acidan dikkat cekicidir. Amsterdam, 17. yuzyildan beri Avrupa'nin en hosgorulu sehirlerinden biri olmus, Sefarad ve Askenaz Yahudilerini, Hugenotleri, Anabaptistleri kabul etmis, Spinoza'yi yetistirmis, kozmopolit bir liman ve ticaret merkezi haline gelmisti. 1930'larin Amsterdam'inda kahvelerden tiyatro sahnelerine, universite koridorlarindan sosyalist toplantilara kadar canli bir entelektuel atmosfer hakimdi; Etty bu atmosferin tam ortasinda yetisti.

1937'de Amsterdam'in guneyinde, Gabriel Metsustraat 6 numaradaki Han Wegerif'in evine tasindi; bu burjuva, dul, ondan epeyce yasli (otuzdan fazla yas farki) bir muhasebeci olan Wegerif ile sonraki yillarda hem ev arkadasi hem de askerdi. Bu ev, Etty'nin tum gunluklerini yazdigi mekan olacakti; pencereden gorunen kestane agaclari, salondaki kitaplar, mutfaktaki sessizlik - bu somut detaylar, onun mistik tanikliginin somut zeminini olusturuyor. Wegerif'in evinde Etty yalniz degildi: ev arkadaslari arasinda ev sahibi Han'in oglu Hans Wegerif, Alman muhacir ve hizmetci Kathe Fransen, ve dort baska kiracı vardı. Bu kuçuk topluluk, Etty'nin gunluklerinde sıkça portrelendirilen "ev ailesi"ni olusturuyordu; ev ortaminin bu sosyal dokusu, Etty'nin mistik yaşaminin somut zemininde insanların yuzlerinden hicbir zaman uzaklasmamasinin sebeplerinden biriydi. Avrupa'nin yikilmakta oldugu yillar, Etty icin paradoksal bir bicimde derinlesmenin yillari oldu.

Mayis 1940'ta Almanya Hollanda'yi isgal etti ve bu noktadan itibaren Yahudi cemaati uzerindeki baski hizla yogunlasti: Yahudilerin kamu hizmetinden uzaklastirilmasi, isaretli yildiz takma zorunlulugu, mulkiyet sinirlamalari ve nihayet 1942'den itibaren toplu surgun. Bu kararma surecinin tam ortasinda - 1941 ile 1943 arasinda - Etty Hillesum gunluklerini yazdi. Yani onun yazi serveni, ozgurlugun degil, ozgurlugun kaybinin yazisidir; ve mucizevi olan, bu kaybin ortasinda iclerinde derin bir aydinlanma ve mistik bir varolus alani acmis olmasidir. Hollanda isgali, ilk yillarda yumusak gibi gozukmustu - Almanlar Hollanda Yahudilerini bir anda yok etmek yerine, asamali olarak izole ettiler: 1940'ta resmi konumlardan uzaklastirma, 1941'de kayıt zorunlulugu, 1942'de yildiz takma, ve nihayet 15 Temmuz 1942'de toplu surgunlere baslanmasi. Bu asamali kararma, Etty gibi entelektuellerin gunluk yaşamı henuz kismen normal devam ederken, tarihsel bir kabasinda yer aldıklarını dustup farkına varmalarına olanak verdi. Etty'nin gunluklerinin neden bu derece ozenli, edebi ve felsefi oldugu, bu paradoksal kosulla iliskilidir: o, dunyanin sonunun yaklasmakta oldugunu bilirken, hala bir entelektuel yasamı surdurebiliyordu.

Manevi Uyanis: Julius Spier Karsilasmasi

Etty Hillesum'un manevi yolculugunun donum noktasi, Subat 1941'de Julius Spier ile tanismasidir. Berlin dogumlu, Carl Jung'un ogrencisi olmus, kendisini "kirohirognoms" - el ve avuc okuyucusu, psikolog ve manevi terapist - olarak tanitan Spier, Nazilerden kacarak Amsterdam'a siginmis ve burada terapi pratigine devam etmisti. Etty, 27 yasinda, bir arkadasinin tavsiyesi uzerine ondan yardim almak icin ona basvurdu; baslangictaki sebep psikolojik bir bunalim, "ic kaos" idi. Bu karsilasmadan kisa zaman sonra Spier'in en yakin ogrencisi, sekreteri, asigi ve manevi yoldasi haline gelecekti. Spier, Berlin'in burjuva-Yahudi entelektuel cevrelerinde 1920'lerde tanınan bir figurdu; once Bosch ailesinin bankacılık girisimlerinde calismis, sonra kendini psikoanalize vermisti. 1928-1932 arasinda Zurich'te Jung ile birlikte calismis, Jung'tan "el yazısı analizi" ile "el okuma" yontemlerini birlestiren ozgun bir terapotik form gelistirmesini ogrenmisti. Hitler'in iktidara gelmesinden sonra, 1939'da Hollanda'ya gocup Amsterdam'da terapi pratigi acmistir; burada hem Yahudi muhacirlerle hem de Hollandalı entelektuellerle calistı.

Spier'in metodu ozgundu: hem psikoanalitik teknikleri, hem Jung'cu derinlik psikolojisini, hem de Yahudi-Hristiyan mistik metinlerini birlestiriyordu. Saint Augustinus'tan Eckhart'a, Tao Te Ching'den Incillere kadar genis bir literatur ona kaynak sagliyordu. Spier'in en onemli pratigi, dansli-edimsel guresti: hastalarini gercek anlamda fiziksel olarak yere yatirir, vucudun bilincdisi enerjisini serbest birakirdi. Etty, gunluklerinde bu seansları cosku, sasırma ve bazen kafa karısikligıyla anlatir; fakat Spier'in "iciniz ile temas etmeniz gerek" cagrisinin onun icin ne kadar dipten gelen bir uyaris oldugunu vurgular. Spier'in bu yontem bilesimi - klasik psikoanalitik dinleme, Jung'cu sembolik yorum, beden calismasi, mistik metin okumasi - 1930'lar ve 40'larda Avrupa'da gelisen "derinlik psikolojisi" akimının ozel bir formunu olusturuyordu. Eric Fromm, Karen Horney ve Wilhelm Reich gibi figurler de benzer sentezleri farkli sekillerde yapıyordu; Spier'in ayriksı yanı, sentezini mistik bir dustup ile baglamasidir.

Spier'in en cok altini cizdigi ogreti, "kendinle bir araya gelmek" - hesyckhia gelenegine yakin bir ic toplanma - ve "her seye olumlu yaklasma" - bir tur amor fati - idi. Etty'nin gunluklerinin ilk satirlari, Spier'in tavsiyesi uzerine kaleme alinmistir: "Yazmak, kendinizi anlamanın yoludur." 9 Mart 1941'de baslar gunlukleri ve onun ic donusumunun en samimi tanigi olur. Spier, Etty'ye yalnızca terapotik bir teknik degil, gercek bir manevi gelenek de sundu: o, Hasidik kokleri olan, Hasidik hikayelere asina, Kabala'nin temel mefhumlarini tanidigini hissettiren bir adamdi. Etty, onun aracilığiyla Yahudi mistik gelenegine, ozellikle Ein Sof - sonsuz, isimlendirilemez ilahi oz - mefhumuna, Hesed - sefkat ve sevgi dolu iyilik - ahlakına ve Tikkun - kirik dunyanin tamiri - cagrisina dolayli yoldan yaklasti. Spier'in Hasidik mizah, anekdot, hikaye anlatma uslubu Etty'yi cesirletti; o, bir mistikten cok bir hasidik tzaddik (haham) gibi davranmayi tercih ediyordu, gunluk hayatinin sıradan anlarinda mistik anlami yakalamaya calisarak.

Julius Spier'in 15 Eylul 1942'de dogal nedenlerle (akciger kanseri) olumu, Etty'yi sarsti; ama ironik olarak Spier'in bu erken olumu onu Westerbork'a surulmeden ve Auschwitz'in karanligini gormeden korudu. Etty, Spier'in olumunden sonra ondan ogrendiklerini icsellestirdi ve nihai donusumu yasadi: artik Spier onun manevi efendisi degildi; Etty'nin kendisi, kendi mistik tanikligini ifade eden bir varlik haline geldi. Spier'in rolu, Sokrat'a ozgu bir "ebelik" - maieutike - oldu: Etty'nin icinde zaten var olan mistik kapasiteyi dogurttu, ona sahip olmadi. Spier'in olumunden hemen sonra Etty'nin gunluklerinde gozlemlenen donusum derindir: artik o, Spier'in ne dusunecegini sormak yerine, Tanrı'ya dogrudan sesleniyordu; Spier'in onaylayacagi ya da elestirecegi seyleri yapmak yerine, ic sesinin yonlendirmesini izliyordu. Bu, klasik mistik gelenekte "manevi efendinin olumunden sonra ogrencinin gercek mursit olmasi" temasına benzer; Sufi gelenekte mursit-murid iliskisinin son safhasidir bu, mursit "sırların aktarıcısı" konumundan "ic hatiranın yansiması" konumuna gecer.

Bu noktada Etty'nin Spier ile iliskisi uzerine bir not gerekir: bu iliski hem terapotik, hem entelektuel, hem de bedensel idi. 20. yuzyil mistik gelenegi icinde - Simone Weil'in soyut tutkusuyla, Bonhoeffer'in ailevi disiplini ile karsilastirildiginda - Etty'nin yolu daha enkarne bir mistisizmdir. O bedeni mistik yolculugun engeli olarak gormez, bilakis onu derinlik tanikliginin merkezi olarak yasar. Bu, klasik manastir mistisizminden ayrilan ve Manevi Liderlik kavramini bilinçli olarak demokratiklestiren modern bir mistik tavırdir. Etty'nin Spier ile olan bedensel iliskisi, gelistiren tarafindan utancı kabul ederek değil, mistik yolculugun bir bilesenli olarak yasadigi onemli bir noktadir. Onun gunluklerinde bu iliski uzerine yazdiklari, bir yandan Yahudi-Hristiyan asketik gelenegin reddi gibi okunabilir, ote yandan modern feminist mistik dustupin habercisi olarak da yorumlanabilir: beden, kendi icinde manevi bir alan olarak kabul edilir. Bu yaklasim, daha sonra Hadewijch von Antwerp, Mechthild von Magdeburg, Marguerite Porete gibi orta cag kadın mistiklerinin "minne" (mistik ask) gelenegine uzanan koklere sahiptir.

Merkezi Ogreti: "Tanri'yi Korumak"

Etty Hillesum'un teolojik-mistik mirasının cekirdegi, 12 Temmuz 1942 gunluk girisi olarak bilinen ünlü pasajda billurlaşır: "Sana yardim edemeyiz, Tanrim, ama biz Sana yardim edebiliriz - ve böylece kendimize de yardim ederiz. Onemli olan tek sey, kendi icimizdeki Sana ait olan parçayı korumaktir, Tanrim, kendi icimizde Senden olan parçayi." Bu cümle, 20. yuzyil mistik literaturunun en cesur ve en sarsici ifadelerinden biridir. Pasajın orjinal Hollandacasinda - "Wij kunnen U niet helpen, God, maar wij kunnen onszelf helpen. En daarmee helpen wij U" - mistik bir doxologi nin yapisi farkedilir: insan-Tanri iliskisi karsiliklı bir koruma ve yardim baginda gorulmektedir. Bu, klasik teolojinin asimetrik (Tanri yukaridan asagiya, insan asagidan yukariya) modelinden farkli olarak, karsiliklı bir baglamadir.

Burada ortaya konulan teoloji, klasik teizmin tam tersi yonunde isler: Tanri, her seye kadir, mudahale eden, kurtaran bir kuvvet olarak degil; daha cok kirilgan, korunmasi gereken, insanlar tarafindan tasınması gereken bir ic gerceklik olarak resmedilmistir. Bu yaklaşim, Kabala gelenegindeki "tzimtzum" - Tanrı'nin kendini geri cekmesi, kendinde yer acmasi - kavramina hayret verici bir yakınlık tasir. Tzimtzum doktrininde, Isaac Luria'ya gore Tanrı yaratıyı mumkun kılmak icin kendi sonsuz varligindan bir "bos alan" yaratir; insan bu bos alanda hem ozgurluk hem sorumluluk tasir. Etty'nin "Tanrı'yi koruma" cagrisi, tam da bu kabalacı sezginin moderen bir formulasyonudur - belki dogrudan dogruya Luria'yi okumamis olsa bile. Luria'nin Safed ekolunde (16. yuzyil) gelistirdigi tzimtzum doktrinine gore, Ein Sof - sonsuz Tanri - butun varligi kapladigi icin yarati mumkun olmazdı; bu yuzden Tanri kendi varligindan "geri cekildi" ve "bos bir alan" - tehiru - yaratti; bu bos alanin icine "kaplar" - kelim - yerlestirildi ve bu kaplara ilahi isik dolduruldu. Ama kaplar isigin yogunluguna dayanamadi ve kirildi - "Sevirat ha-kelim" - kaplarin kirilması olarak bilinen kozmik felaket; isigin parcalari "kabuklara" - kelippot - hapsoldu; insanın gorevi - "tikkun olam" - bu kirik kaplari onarmak, isigin parcalarini kabuklardan kurtarmak ve onları yukarı yonlendirmek. Etty'nin "Tanrı'yi koruma" cagrisı, tam da bu lurianik kosmolojide "tikkun" pratiğine karsilik gelir: insan, Tanri'nin parcalanmıs ve karanlik altinda saklanmıs parcalarini koruyan, tasıyan, geri donusturen bir varliktır.

Etty'nin teolojisinin ikinci asamasi, "Tanri'nin acizligi" temasidir. Onun gozunde Tanri, tarihte mudahale etmeyen, gaz odalarini durdurmayan, masum cocuklari kurtarmayan bir gerceklik degildir; bilakis bu mudahale yoklugu, Tanrı'nin bir kusuru ya da bir sırrı olarak yorumlanmaz, Tanrı'nin varolusunun mahiyeti olarak kabullenilir. Bu, Bonhoeffer'in "olgun bir dunyada Tanrı" tezi ile sasırtici paralellikler tasir: Bonhoeffer da, Tegel hapishanesinde 1944'te kaleme aldigi mektuplarda, "Tanri kendisini dunyadan dışlanma haline iter; o caresizdir, ama sadece bu caresizlik icinde bizimledir" diye yazacakti. Iki dusunurun de aynı yıllarda, birbirlerinden habersiz, benzer bir Tanri tasavvuruna ulasmis olmalari, mistik anin tarihsel sentez gucunu gosterir. Hans Jonas'in 1984'te yayımladigi "Auschwitz Sonrasi Tanrı Kavramı" denemesi, Etty'nin yaklasiminın felsefi bir formulasyonu olarak okunabilir: Jonas, Auschwitz'ten sonra "her seye kadir Tanrı" kavramının teolojik olarak surdurulemeyeceğini savunur; Tanri yaratişin başlangicinda gucunu insanın ozgurlugune teslim etti ve artık tarihte insanın iyiliğinin "isigi" ya da kotuluğunun "karanlıgı" olarak yasiyor. Jonas'in bu dustup Etty'nin gunluklerinde yarım yuzyıl once mistik bir form almıstir.

Etty'nin teolojisinin uçuncu asamasi ise, "ic mekan" - innerlijke ruimte - kavramidir. O, gunluklerinde defalarca yazar: "Icimizde derin bir kuyu vardir ve o kuyunun dibinde Tanrı yasar." Bu metafor, Hristiyan mistik gelenegindeki - ozellikle Hristiyan Mistisizmi icinde Meister Eckhart'in "ruhun temeli" (Seelengrund) kavraminin - dogrudan bir yansımasidir; ayni zamanda Sufi Sabir gelenegindeki "kalb" mefhumuna, hatta Bhakti adanma gelenegindeki "hridaya" - kalp kovugu - kavramına da paraleldir. Etty, bu ic mekani disardaki dehsete karsi bir kacis yeri olarak degil, aksine, disardaki dehset icinde acinabilirin tek noktasi olarak resmeder. "Daslarin altinda bile cicekler yetisir," diye yazar Westerbork gunluklerinde; bu yaklaşim, Karsilastirma yontemiyle dusunuldugunde, Buddhist "pati kalyana" - acılarin tasvip gerçevesinde donusmesi - ogretisine bile yakındir. Bu "ic mekan" metaforu, ayni zamanda Aziz Avila'lı Teresa'nin "Ic Kale" (Castillo Interior) yapısıyla derin paralellikler tasir: Teresa, ic mekanı yedi konak olarak resmeder, her konak daha derin bir manevi ic deneyime tekabul eder; Etty ise bu kuyuyu daha az sistematik ama yine de gercek bir mistik mekan olarak duyumsar.

Bu uc-asamali teoloji - Tanri'yi koruma, Tanri'nin acizligi, ic mekan - Etty Hillesum'un onun cagina ozgu mistik katkisini olusturur. Burada onemli olan, bunu Holokost gibi bir karanligin tam ortasinda formule etmis olmasi; "tum dehsete ragmen yine de Tanrı," diye degil, "tum dehset Tanri'nin bizi nasil aciz birakdigini gosterir, ama onun isigi yine de bizde yasar," diye dusunmus olmasidir. Bu tutum, koruma ve tasıma teolojisidir; gucsuzlugun degil, asagı yukari tukenmeyen ic sefkatin teolojisi. Etty'nin teolojisi ayrıca bir baska boyut tasir: "varolusla teslim olma" - acceptatio - boyutu. O, klasik "vaftiz" ya da "iman" anlaminda bir karar verici degil, varolusun her anına evet diyen bir mistik teslim formu gelistirir. Bu, Sufi Sabir gelenegindeki "rida" - razı olma - haline, Bhakti gelenegindeki "prapatti" - mutlak teslimiyet - haline yakındir. Etty'nin "yaşamı sevecek bir bicimde sevmek" tavri, bu mistik teslim olmanın somut formudur.

Gunlukleri: Het Verstoorde Leven

Etty Hillesum'un birakdigi yazinsal miras, on bir el yazmasi defterden ve bircok mektupdan olusur. Bu defterler, Hollanda'da 1981 yilinda - kendisi olduktende 38 yil sonra - Jan Geurt Gaarlandt tarafindan secilmis bir derlemede "Het Verstoorde Leven: Dagboek van Etty Hillesum, 1941-1943" baslıgi altinda yayımlandi. Ingilizce'ye 1983'te "An Interrupted Life" olarak cevrildi. Daha sonra, 1986'da Westerbork mektuplari da ayrı bir cilt olarak yayımlandi: "Letters from Westerbork." 1986'da Klaas A. D. Smelik tarafindan tam akademik basim hazirlandi ve 2002'de "Etty: The Letters and Diaries of Etty Hillesum, 1941-1943" baslıgi altinda Ingilizce'ye cevrildi. Bu tam basim, yaklasik 800 sayfa uzunlugunda olup, Etty'nin yazdigi her satiri kapsamaktadir; ilk Gaarlandt derlemesinin yapilmadıgı bircok ic sorgulama, romantik gerilim, gunluk hayatın detayları da burada yer alır. Akademik basimın hazirlanmasi ve yayımlanmasi, "tam Etty" projesinin onemli bir kosesi olmustur ve Smelik'in bu cabasi, tarihsel-akademik çalismalar acisindan paha bicilmezdir.

Gunlukler, edebi bir form acisindan son derece zengindir. Etty, profesyonel bir yazar olarak yetistirilmis olmasa da, klasik filoloji egitimi ve coklu dil yetenegi sayesinde Hollandacasi yuksek bir estetik degere sahiptir. Defterlerinde, gozlemsel betimleme, ic monolog, dua, felsefi cikarsama, edebi alintilar, siirsel pasajlar bir arada bulunur. O Rainer Maria Rilke'yi sıkça anar - Rilke'nin "Duino Aglitleri" ve "Genc Bir Saire Mektuplar"i onun en sevdigi metinlerdendir; Dostoyevski'yi, ozellikle "Karamazov Kardesler"i; Saint Augustinus'u, Eckhart'i, Aziz Pavlus mektuplarini, Tao Te Ching'i ve Yahudi-Talmudi kaynaklari okur ve gunlugune yansitir. Rilke'nin etkisi gozumuze ozellikle carpici gozukmektedir; Etty, "Duino Aglitleri"nin "her melek korkutucu" temasını, Tanri'nin acizligi tezinin bir parcasi olarak yorumlar; "Genc Bir Saire Mektuplar"da Rilke'nin "yaşam icinde sorulari yasamak, yanitlarini beklemeden" tavsiyesini, kendi yaşaminin mottosu haline getirir. Dostoyevski'den ise ozellikle Alyosha Karamazov ile Zosima karakterleri arasındaki manevi rehberlik iliskisi onu cekmistir.

Gunluklerin teyemmel bir ozelligi, "kendiyle konusma" formatidir. Etty, gunluk yazimini bir psikoterapi prati olarak kullanir; gunde defalarca yazar, dusuncelerini sorgular, hisleri analiz eder. Spier'in tavsiyesi olan "kendinle dialog kur" pratigi, gunluklerin neredeyse her sayfasinda kendini gosterir. Bu acidan, gunlukler hem bir manevi gunluk - tipki Aziz Augustin'in "Itiraflari" ya da Therese de Lisieux'nun "Bir Ruhun Hikayesi" gibi - hem de bir psikolojik kayıt belgesidir. Augustinus'un "Confessiones" formuna olan yakınlık ozellikle dikkat cekicidir: ikisi de yazılarini Tanrı'ya hitap eden bir dua-monolog olarak yapısallastırır; ikisi de psikolojik ic gozlemi mistik yolculugun bir aracı olarak kullanır; ikisi de cinsel ve duygusal yaşamlarinın detaylarını manevi donusumun bir parçasi olarak kayda gecirirler. Bu paralellik, Etty'nin Augustinus'u okumus olduguna ve etkisi altında oldugu acıkca gunluklerinde gorulebilir.

Gunluklerin doruk noktasi, Etty'nin Westerbork'a gitmeden once Amsterdam'da yazdigi son aylarin (Haziran-Temmuz 1942) girisleridir. Bu donemde Etty, kendi tabiriyle "kayboldugumuz uzun gece" basligini tasiyan bir donemden, "varligin pırıltisi" basligini tasiyan bir doneme geçer. 3 Temmuz 1942'de yazar: "Iyi ve onurlu olmak istiyorum, bu hayatı sevecek bir bicimde sevmek istiyorum, hatta acıdan sevmek istiyorum, çunku artık seviyorum onu - cunku zaten gerçeklik o ve gerceklik sevilmesi gerekendir." Bu ifade, Perennial gelenegin temel sezgisi olan "amor mundi" - dunyanin sevilmesi - ile rezonans halindedir. Hannah Arendt'in doktora tezinde - "Aziz Augustin'de Sevgi Kavramı" (1929) - geliştirdigi "amor mundi" kavramı, Etty'nin tutumuyla derin bir baglantı tasir; Arendt bu kavramı "dunyaya iliskin sevginin felsefi yapısı" olarak tanimlar ve modern sekuler dustupin Hristiyan koklerini sergiler. Etty, bu felsefi formulasyondan haberdar olmasa da, aynı sezginin mistik enkarnasyonunu yasadi.

Bir baska önemli gunluk pasajı, 11 Temmuz 1942'de yazılan "diz cokme" girisidir. Etty, bir gece banyo halisi uzerinde diz cokerken kendisini sasırtmistir: "Hicbir Yahudi kizi diz cokmedigini bilirken, ben diz cokmeyi ogrendim. Bu beden zorlugu, bu fiziksel teslimiyet, beni daha derin bir sukunete cagirdi." Bu girisi, modernlestirici Yahudi mistik perspektifin sembolu olarak okumak mumkun: Etty, halaha (Yahudi hukuku) icinde geleneksel olmayan bir pozisyonda - diz cokme genellikle Hristiyan ya da Islami bir pratik olarak gorulur - kendi bedensel bir dua diline kavusur. Bu, dinsel sinirlari asan, Perennial mistik sezgisinin somut bir orneklemidir. Yahudi gelenegi, gercekten de standartta diz cokmeyi reddeder - "Aleinu" duasinda bir kez yapilan diz cokme istisnadir; bunun yerine "ayakta dururken sallanan" (shuckling) bir pozisyon tercih edilir. Etty'nin diz cokme deneyimi bu yuzden yenilikciydi; o, geleneksel formlarin disinda kendine ozgu bir dua bedenligi gelistirdi. Bu, ayni zamanda 20. yuzyilin diger Yahudi mistikleri - Abraham Joshua Heschel, Martin Buber, Gershom Scholem - gibi figurlerin de paylastıkları "yenilenmis Yahudi mistisizmi" yaklaşımıyla uyumludur.

Gunluklerin diger bir onemli boyutu, Etty'nin tanidiklarini portreleridir. Han Wegerif, Julius Spier, kardesi Mischa, anne ve babasi, Westerbork'taki arkadaslari - hepsi gunluklerinde canli ve karmasik figurler olarak yer alır. Etty kimseyi idealize etmez; herkesi insani zaaflarıyla ve ihtisamiyla resmeder. Bu, onun mistik gorusunun temelinde yatan "her insan bir parça kutsalligin tasiyıcisidir" inanci ile uyumludur. Han Wegerif portresi ozellikle ilgi cekicidir: Etty onu hem sevgi ile hem de zaman zaman acı ile resmeder; onun yaşlanan bedeninin sınırlamalari, ic gerilimleri, anlik kıskanc tepkileri kaydedilirken, ayni zamanda onun derin sevgisi, sadakati ve manevi duyarliligi da gosterilir. Bu karmaşik, cok yonlu portrelendirme, Etty'nin yaşadigi cevredeki insanlari "tip" ya da "soyut karakter" olarak degil, "gercek tanıkligi" gerektiren bireyler olarak gordugunu acıklar.

Westerbork Geçici Kampi

15 Temmuz 1942'de, Naziler Hollanda'daki Yahudilerin sistematik bir bicimde Westerbork transit kampina toplanmasi karariyla planlarini uygulamaya basladilar. Westerbork, kuzeydogu Hollanda'da, Drenthe vilayetinin uzak bir koşesinde, daha onceleri Alman Yahudi multecileri icin Hollanda hukumeti tarafindan acılmis bir kamptı; Naziler bu kampı isteklerinden, polonya'daki imha kamplarına - oncelikle Auschwitz ve Sobibor'a - gonderilecek Yahudilerin toplanma ve istasyon yeri olarak ele aldı. Westerbork'un dustup tarihi 1939'a, Hollanda hukumetinin Almanya'dan kacan Yahudi multecileri barindirmak icin acmasina dayanir; 1940 Alman isgalinden sonra, kamp yavasça Nazi denetimine geçti; 1942'den itibaren ise Polonya'daki imha kamplarına yapilan haftalık trenlerin baslangic noktasi haline geldi. Toplam 107.000 kisi Westerbork'tan dogu kamplarina gonderildi; sadece yaklasik 5.000'i savastan sag cikti.

Etty Hillesum, Yahudi Konseyi'nde (Joodse Raad) calistigi icin baslangicta bir korumadan yararlandi; ama ayni zamanda Yahudi Konseyi araciligiyla Westerbork'a "calismaya" gitme firsatini buldu. 30 Temmuz 1942'de Westerbork'a gonullu olarak gitti. Tartismali bir karardir bu: bircok elestirmen, Yahudi Konseyi'nin Nazilerle isbirligi yaptigini ve Etty'nin bu mekanizmaya katılarak ideolojik olarak zayıf dustugunu iddia eder; oysa Etty'nin kendi yazdiklari, bunun bir mucadeleden cayma degil, "yanlarinda olmak", "tanikligi paylasmak" kararının ifadesi oldugunu gosterir. Onun ifadesiyle: "Burası benim hayatımın gercek alanıdır, halkimin yanında ben de aci cekecegim." Bu karar, ayni zamanda onun mistik ozdesligini somut bir bicimde uygulamaktir: bircok insan gibi acı ceken Yahudilerden farklı olamaz, onlardan ayrı bir konumda kalamaz; mistik tanikligın tutarliligi, dehsetin ortasında tanik olmayi gerektirir.

Westerbork'ta Etty, Yahudi Konseyi'nin "Sosyal Yardim" boylumunde calisti; gelenleri karsıladi, onlara yardım etti, mektup tasidi, hastalara baktı. Kampta yedi-sekiz ay kaldi; bu surede defalarca Amsterdam'a izinli gitti ve geri dondu. Amsterdam'a gittiginde gunluklerini yazmaya devam etti; Westerbork'tan ise mektup formunda yazdi - bu mektuplar, sonradan "Westerbork'tan Mektuplar" baslıgı altinda yayımlanan, mistik gozlem ile dehset tanikligini bir araya getiren olaganustu metinlerdir. Westerbork'ta calistigi pozisyon "Hilfsabteilung" - Yardim Boylumu - olarak adlandiriliyordu ve bu boylum, kampa gelen yeni surgunleri karsilamaktan, hastalara temel saglik hizmeti vermekten, surgun trenlerine cikacak kisileri "hazirlamaktan" sorumluydu. Etty'nin bu son gorev, en zor olanidir; o, her hafta Pazartesi sabahı, Auschwitz'e gidecek trenin yolcularini secmek ya da onlara yolculuktan once basit ihtiyacları saglamakla gorevlendiriliyordu. Bu gorev, Yahudi Konseyi'ne yapilan elestirilerin merkezindedir: nasil olur ki birisi, kendi halkından gelen kisileri olum trenine "hazirlama"da yer alır? Etty bu sorunun bilincindedir; gunluklerinde ve mektuplarinda bu konuda ic mucadeleyi ve cesitli seviyede tartismalı bir kabullenisini sergilemektedir.

Westerbork'ta yazdiklarinda Etty, hayrete dusurucu bir bicimde, dehset karsisinda gozlemini kaybetmez. Cocuklarin agladığını, yaslı insanlarin tasınılırken oldugunu, anne-babaların bebeklerini sokerken çıglıklar attıgını - hepsini detayli olarak betimler. Ama bu betimlemenin ortasinda, bir tur ic sukunet ve hatta minnetin somut izlerini birakir. 24 Agustos 1943 tarihli bir mektupta soyle yazar: "Aksam Westerbork bozkirinda yuruyorum ve ufukta gunes batiyor; ne kadar guzel oldugunu soyleyemem - bu kadar dehsetin ortasinda da hayat hala bu kadar guzel." Bu satirlar, "kotuluge ragmen guzellik" tezini en saf haliyle ortaya koyar. 24 Agustos 1943 mektubunun tum metni, holokost edebiyatinin en derin sayfalarından biri olarak kabul edilir; Etty mektubun devamında Polonya'ya gonderilen bir trene tanıklık eder, vagonlardan duydugu seslerin betimlemesini yapar, ama bu betimlemenin ortasinda bile "Tanrı'ya sukretmenin" tonunu kaybetmez. Bu tonal hibridlik - dehset ile minnetin yan yana var olabilmesi - Etty'nin mistik tanikliginin en zor anlasilan, en ozgun ve en derin yuzudur.

Etty'nin Westerbork donemi, onun "mistik tanikligi" - Mistik Tanıklık kavramının tam yerine oturdugu donemdir. O, hem fiziki olarak yanından gecen insanlik trajedisinin gozlemcisidir, hem manevi olarak onlarla birlikte aci cekendir; ve hem de, kendi sozleriyle, "bu cagin tarihini yazan, gelecek nesillere aktaran" kisilerden biri olmak ister. 25 Eylul 1942'de yazar: "Bu cagi gelecek nesillere aktarmam gerekiyor. Eger hicbir sey diger nesle aktarmazsam, hep bir sey eksilik kalacak." Bu hissiyat, gunluklerinin ve mektuplarının kismen niçin bu kadar dikkatli ve edebi olarak iyice yazıldığını aciklar. Etty'nin bu "tanikligi gelecek nesle aktarma" sorumlulugu, Walter Benjamin'in "Tarih Felsefesi Uzerine Tezler"de gelistirdigi "ezilen tarihe sadik kalma" tezi ile derin bir paralellik gosterir; Benjamin de aynı yıllarda - 1940'ta İspanya'da intihar etmeden hemen önce - tarihsel materyalist bir mistik vizyon gelistirmistir.

Westerbork'taki Etty, dini-mistik anlamda dramatik bir donusum yasadi. Kampin ortasında, kendi olum yolculugunun yaklasmakta oldugunu bilirken, onun teolojisi giderek daha radikal ve daha dingin oldu. "Bütün sersemce konusmalari, korkulari, hesaplari birakti," diye yazar; "Sadece tanrı, sadece duamla yasıyorum, sadece her ana sukurle bakiyorum." Bu, Hint geleneginde "sannyasa" - feragat - olarak adlandirilan, dunyevi baglardan tamamen kopmanin yarattigi bir manevi durulasma halidir. Sannyasa pratigi, Bhagavad Gita'nin Karma Yoga ogretisinde ve Patancali'nin Yoga Sutra'larinda detayli olarak isleyen, dunyadaki tum baglardan kopup tum eylemleri Tanrı'ya adamayı iceren bir manevi disiplin formudur. Etty, Hindu mistik kaynaklarini sistematik olarak okumamis olsa bile, onun Westerbork son aylarinda yasadigi varolus, klasik sannyasin tutumuyla derin bir paralellik gosterir.

Etty'nin ailesi - anne, baba ve kardes Mischa - de zaman icinde Westerbork'a gonderildi. Mischa, taninmis bir piyanist olarak, "ozel bir liste"de yer almasi icin Yahudi Konseyi tarafindan basvuruldu; bu girisim Etty'yi rahatsiz etti, cunku o, hicbirinin "ozel imtiyazlardan" yararlanmasini istemiyordu - hepsinin yanindaki insanlarin kaderini paylasmasını istiyordu. Bu ahlaki tutum, Yahudi tarihinin en derin etik isimlerinden biridir: "Birlikte olmak." Bu tutum, kabalistik ogretideki "klal Yisrael" - tum Israil'in birligi - kavramının somut bir uygulamasidir; Talmud'un "Birinin canı tum dunyanın canı kadar degerlidir" ogretisinin terslenmis bir formudur (tum kollektif kader bir bireyin kaderi kadar onemlidir). Etty'nin bu tutumu, sonraki yillarda Holokost'tan sag cıkan az sayıda Yahudi'nin de yasadıgı "kollektif sucluluk" deneyimine bir karsi-onerge olarak okunabilir: o, kendi kaderini halkının kaderinden ayri tutmadi, "neden ben kurtuldum, onlar kurtulmadi" gibi acılı bir soruyla yuzlesmek zorunda da kalmadi.

7 Eylul 1943 sabah saatlerinde, Etty, anne-babasi ve kardesi Mischa, Westerbork'tan Auschwitz'e giden trene bindirildi. Bu olay, Westerbork'taki kamp yonetiminin Etty'yi koruyacagi sozunden caymasıyla ani bir bicimde gerçeklesti. Etty trende yolda iken bir kart yazdı ve trenden attı; bu kart bir koylu tarafindan bulunup Hollandalı Posta tarafindan Amsterdam'a teslim edildi - bu kart Etty'nin son yazdıgı seydi: "Yuzleri ile sesleri ile bir tren cikıyor Westerbork'tan. Babam, annem, Mischa ve ben de yanlarındaydım. Auschwitz'e gidiyoruz. Sevgi, Etty." Bu son satırlar, onun mistik tanıkliginin son izleridir.

Mistik Taniklik

Mistik tanıklık - witnessing mysticism - kavramı, Etty Hillesum'un katkisini en iyi tanimlayan kategorilerden biridir. Klasik mistisizm, genelde dunyadan cekilmeyi, derin ic sukunete dalmayi, kendine ozgu bir uzaklasma alani yaratmayi onerir; oysa Mistik Tanıklık gelenegi, mistik bir bilincin tam da tarihin gozlerinden kacirilmaya calisilan dehset noktasinda var olabilecegini, hatta var olmasi gerektigini iddia eder. Etty, bu gelenegin 20. yuzyildaki en duru orneklerinden biridir. Bu kategori, Soren Kierkegaard'in "iman sehidi" (martyrs of faith) kavramından, Simone Weil'in "amaca yonelik tanıklık" (attention) kavramından, Maurice Blanchot'un "olum tanikligi" kavramından beslenen, 20. yuzyila ozgu bir mistik kategoridir; Etty bu kategorinin somut, yaşanmıs bir orneklemidir.

Onun mistik tanikligi uc dustup uzerine kuruludur. Birinci dustup: kotuluge tanıklık. Etty, kotulukten gozlerini kacirmaz, onu yalanlamaz, kuçumsemez. Westerbork mektuplari, Nazi terorunun en zalim detaylarini - hastalarin nakil sırasında olmesi, cocuklarin ailelerinden zorla ayrilmasi, insanların açlıkla terbiye edilmesi - sadakatle kaydeder. Ama bu kaydı, kine ya da insanı insandan ayri gormeye varmaz. Su soz onun siyasi-mistik tutumunun anahtaridir: "Eger benim icimde bir hizmetciye karsi nefret varsa, hizmetcim sergeant olacak; sonra sergeant general olacak; sonra general fuhrer olacak; ve sonra her sey ben oldugum icin oldu." Bu pasaj, Levinas'in daha sonra felsefelestirecegi "otekiyle yuzlesme" etiğinin manevi habercisidir: kotulugun ortasinda bile, insanin insanligi inkar edilemez. Bu mistik tutum, ahlaki olarak hem cesurca hem de cok zorludur; cunku Etty kendi kendisini bile elestirir ve nefretin ic dunyasındaki tum izlerini takip eder. O, klasik bir "sevgi tarafından" yaklasimi onermez; bilakis nefretin kendisini bir "ic mikrop" olarak gormez ve onu bilincli bir cabayla aşmaya calisır. Bu, ic-disardaki kotuluk arasindaki ozdesligi - "kotulugun siyasal bicimleri bizim ic kotuluklerimizden besleniyor" - kabul eden, derin bir psikolojik realizmdir.

Ikinci dustup: guzellikge tanıklık. Etty, kotulugun ortasinda guzellikten vazgecmez. Westerbork'un bozkırlarında gun batisini, ufuktaki kus surulerini, banyolari ya da arkadaslarinin yuzlerini betimlerken, mistik bir su kollektoru gibi guzelligi toplar ve onu bir hediye olarak kabul eder. "Hayat guzeldir," diye yazar defalarca; "Bu acılı, dehsetli, anlamsız hayat hala guzeldir." Bu ifade, Buddhist "asubha" ile "subha" - cirkin ve guzel - tasavvurlarinın otesinde, neredeyse hindu Vedantik bir "satchitananda" - varolus-bilinc-mutluluk - yaklasimina sahiptir; cunku Etty, varlik kendisinin guzel oldugunu, varlik olmanin kendisinin bir mucize oldugunu duyumsar. Bu guzellik tanıkligı, Aziz Augustinus'un "pulchritudo tam antiqua et tam nova" - cok eski ve cok yeni guzellik - kavramına derin bir benzerlikle ilgilidir. Augustinus, "Itiraflar"da, Tanrı'yi guzellik olarak deneyimledigi ani anlatir: o guzellik antik (her seyden onceki) ve aynı zamanda yeni (her ani yeniden cikan) olarak. Etty'nin Westerbork bozkırlarinda gozlemledigi gunes batisı tam da bu mistik guzellik kategorisine girer.

Ucuncu dustup: Tanri'ya tanıklık. Etty, en derin dehsete ragmen Tanrı'nin var olmaya devam ettigine - ama belki klasik teist anlamda degil, kendine ozgu bir bicimde - tanıkligi surdurur. "Tanrı'ya kararli bir bicimde inaniyorum," der; "Onun aciz oldugunu da biliyorum; ama bu onun yokluğu anlamina gelmez, bu sadece onun bizdeki varlığının ne kadar kirilgan oldugunu gosterir." Bu, modern dunyada teizmin krizinin asilmasinin manevi yollarından birini gosterir: Tanri, hipotez veya kanıtlanması gereken bir varlik degildir; kendi icimizdeki bir tasiyiciligin ifadesidir. Bu yaklaşim, Tillich'in "ulurolimaye iliskin nihai ilgi" (ultimate concern) kavramına, Rahner'in "deneyimsel Tanrı" (Erfahrungstheologie) yaklasımına ve Buber'in "Ben-Sen" (Ich-Du) iliskisine derinden yakındir. 20. yuzyilin tum bu teolojik yenilenmelerinin Etty'nin mistik tanikligında bir ortak noktada bulustugu soylenebilir: Tanri, kanıtlanması gereken bir nesne degil, yasanması gereken bir iliski olarak konumlandırılır.

Bu uc-yonlu mistik tanikligin onemi, Hollanda kulturunde Etty'nin "dingin mistik" olarak adlandirilmasiyla daha iyi anlasilir. O, ne aktivist bir direnisci, ne militan bir teolog, ne de kacis arayan bir cilekestir. O, oldugu yerde, kendi kaderine sahip cikan, ama bunu sevgiyle ve uyaniklikla yapan bir varlıktır. Onun mirası, mistik gelenegin nasil tarihin en karanlık anlarında bile var olabilecegini gosterir. Etty'nin "dingin mistik" niteligi, Almanca "Stille im Sturm" (firtina icinde sessizlik) deyimiyle de tanimlanabilir; bu deyim, klasik mistisizmin bir konumunu - "her ne kadar dunyevi gurultu olursa olsun, ic mekanda mistik bir sessizlik mumkundur" tezini - somutlastirır. Etty'nin Westerbork ve onceki gunluklerinde gozlemlenen "ic durulasma" pratigi, bu deyimin canli bir uygulamasidir.

Karsilastirmali Perspektif

Etty Hillesum'un mistik tanikligi, 20. yuzyilin diger derin maneviyat ureticileriyle karsilastirildiginda belirgin ve ozgun bir konum tasir. Bu karsilastirmali analiz, hem onun benzersiz yerini, hem de Perennial gelenegin coklu seslerini gostermek acisindan onemlidir.

Birinci karsilastirma, Etty Hillesum ile Dietrich Bonhoeffer arasindadir. Ikisi de Nazi terorunun magduru olarak oldu; ikisi de mistik-teolojik bir dil gelistirdi; ikisi de "Tanri'nin acizligi" temasini isledi. Ama farkli yollarda: Bonhoeffer, Luteryen Hristiyan teolojisi cercevesinde, sistematik bir dusunur olarak yazdi; "Maliyetli Lutuf" ("Discipleship") ve "Etik" gibi sistematik calismalari vardir; Tegel hapishanesinde yazdigi mektuplarda "din olmayan Hristiyanlik" - religionsloses Christentum - tezini gelistirdi. Etty ise sistematik bir teolog degildi; onun yazisi gunluk formunda, kisisel ve poetiktir. Bonhoeffer "Tanri olu mu?" gibi modern teolojik sorulara dolaysız yanıtlar ararken, Etty bu sorulara ima yoluyla, deneyimsel olarak cevap verir. Bonhoeffer'in olumu (Nisan 1945, Flossenburg toplama kampinda asilarak) ile Etty'nin olumu (Kasim 1943, Auschwitz'te muhtemelen gaz odasinda) birbirine yakindir tarihsel olarak; ikisi de "Tanri'nin yeni bir cagda yeniden anlasilmasi" projesinin sehidleri olarak kabul edilir. Bonhoeffer ile Etty'nin ortak yanı, biri Hristiyan, digeri Yahudi gelenekten gelen iki mistigin Holokost ortasinda neredeyse aynı teolojik sonuca varmis olmalaridir; bu, klasik dini sınırlarin asabildigi bir mistik ortakligin gostergesidir.

Ikinci karsilastirma, Etty Hillesum ile Simone Weil arasindadir. Weil, Yahudi koklu, Fransiz filozof ve mistik, 1943 yilinda - Etty ile ayni yil - Ingiltere'de tukenmislik ve aclıktan oldu. Weil'in mistik dustup "decreation" - kendinden vazgecme - temasi, Etty'nin "Tanri'yi koruma" temasıyla rezonansta olmakla beraber, ikisi cok farkli teolojik antropolojilere dayanir. Weil, klasik Eflatuncu ve Hristiyan mistik gelenegi cercevesinde, "biz Tanri'nin onunde hicligimizdir; onun lutfu icin kendimizden cikmaliyiz" der; bu, neredeyse Eckhart'in "ent-werden" - de-becoming - dustup ile aynidir. Etty ise daha enkarne, daha bedenle olan, daha hayata bagli bir mistisizm gelistirir. Onun cilesi feragat degil, sevgi ile katılimdir. Bir baska fark: Weil hayati boyunca Yahudilikten yabancılastı ve nihayet Hristiyanliga teolojik olarak yakinlasti (vaftiz olmadi); Etty ise tam tersi yonde - asimile bir Yahudi olarak basladi, ama tam zamani gelince halkı icin "tanik" olmaya karar verdi. Ikisi de Holokost yillarinin manevi figurleridir, ama biri Avrupa entelektuel mistisizminin, digeri Hollanda halki mistisizminin temsilcisidir. Weil'in "Yercekimi ve Lutuf" (La Pesanteur et la Grace, 1947) ile Etty'nin gunlukleri arasındaki teolojik yakınlık, Hans Urs von Balthasar gibi 20. yuzyıl teologlarinın da gozlemledigi onemli bir konudur; ikisi de "Tanri'nin geri cekilmesi" - Weil'in "yercekimi" ve Etty'nin "acizlik" - kavramlarının farklı formulasyonlarini gelistirmislerdir.

Ucuncu karsilastirma, Etty Hillesum ile Anne Frank arasindadir. Ikisi de Hollandalı Yahudi olarak, ikinci dunya savasi yillarinda yazdı ve kamplarda oldu. Ama burada sasırtici bir cografi yakınlık ile derin bir varolussal mesafe vardır. Anne Frank (1929-1945), Etty'nin 15 yas kucugudur; o saklanmis bir cocuk, on uc-on bes yas arasi bir genc kız olarak yazdi; gunluklerinde aile dinamikleri, ilk ask, Hollanda hayatinin sıkıntilari ve - sayet bir gun ozgur olursa - gelecek hayalleri agirlık tasir. Etty ise yetiskin bir kadın - 27-29 yas arasi - olarak yazdi; gunlukleri kendi dini-mistik donusumunun belgesidir. Anne Frank'in gunlukleri "yarinlara umut" temasi etrafinda doner; Etty'nin gunlukleri ise "bu an icin tanıklık" etrafinda. Anne, "hala iyi olduguna inaniyorum insanların" yazarken bir tur naif iyimserlik tasir; Etty ise "biliyorum ki insanlar zalim olabilir, ama yine de onlarin icinde iyi olan vardır" diyerek olgunlasmis bir iyimserlik tasir. Iki tanıklık birbirini tamamlar: Anne, genc Yahudi kadinligin sesidir; Etty, olgun mistik kadinligin sesi. Frank'in gunluklerinin gozlemledigi "saklı yer"in (Achterhuis) klastrofobik atmosferi ile Hillesum'un gunluklerinin gozlemledigi Amsterdam ve Westerbork'un acik atmosferi de bu varolussal mesafenin somut bir gostergesidir.

Dorduncu karsilastirma, Etty Hillesum ile Edith Stein arasindadir. Stein (1891-1942), Alman Yahudi felsefeci, fenomenoloji ekolunden - Husserl'in ogrencisi - olup, 1922'de Katolik Hristiyanliga gecti ve Karmel rahibesi oldu (Teresa Benedicta a Cruce adıyla). 1942'de Hollanda'daki Echt Karmel manastırından Naziler tarafından alındı ve Auschwitz'te oldu. Etty ile Stein, ayni cografya ve ayni kaderde bulustular; ama farkli yollarla. Stein, Yahudi kokenden Hristiyan mistisizmine sistematik bir gec is yaparak, Aziz John of the Cross ve Aziz Teresa of Avila'nin gelenegine baglandi; Etty ise Yahudi kokunde kaldi (resmen dini hicbir gecis yapmadi), ama tum mistik geleneklerden serbestce besledigi bir sentez gelistirdi. Edith Stein'in "Hac Bilimi" (Kreuzeswissenschaft) kitabi, mistik istiraplari teolojik bir cerceve icinde sistematize ederken; Etty'nin yazıları sistematik ya da teolojik degil, deneyimsel ve gunluk-formludur. Iki kadın - aynı yıl, aynı yerde olmus olsalar da - mistik gelenegin iki farkli moduslunu, klasik-monastik ve modern-laik formunu temsil ederler. Edith Stein 1998'de Vatikan tarafindan azize ilan edildi; Etty Hillesum, hicbir dini gelenek tarafindan azize ilan edilmemekle birlikte, modern manevi gelenegin "uniform olmayan" azizesi olarak kabul edilir.

Besinci karsilastirma, Sufi Sabir gelenegi ile yapilabilir. Tasavvuf gelenegindeki "sabr" - manevi sabir - kavramı, Etty'nin Westerbork tanıklığıyla derinden yankılanır. Ahmet bin Hanbel ya da Imam Cunayd Bagdadi gibi sufi mursitlerin "tevekkul" - Allah'a teslim olma - ve "rida" - razı olma - kavramları, Etty'nin "Tanri'nin acizligini kabul ederek ona razi olma" tutumuyla ilgilidir. Onlardaki gibi, Etty'de de razi olma pasif degil, derin bir aktif yagisli bir teslimiyettir; "fenafillah" - Allah'ta yok olma - kavramının modern bir izduşumudur sanki. Sufi mursit Mansur el-Hallac'in idamından (922) once "Ene'l Hak" - Ben Hakkim - ifadesinin geri donusu kabul edilen "ic ozdesligin" Etty'nin yazılarında belli bir baska formda yansıdığı goruluyor: "Icimizde derin bir kuyu vardır ve Tanrı o kuyunun dibinde yasar." Rumi'nin "Mesnevi"sinde defalarca isleyen "icindeki kalbinde Tanri'yı arayanlar" mecazi, Etty'nin ic mekan kavramının somut bir paraleli olarak okunabilir. Sufi gelenegindeki "hal" (manevi durum) ile "makam" (manevi asama) ayrımı da Etty'nin yazılarında izlenebilir: o, ic sukunet ile mistik birlik arasında salınan, ama hicbir zaman bir "son durum"a ulasmadigını gosteren bir mistiktir; bu, Sufi gelenegine ait dinamik ve devamli yolculuk modeline yakındır.

Altinci karsilastirma, Bhakti adanma gelenegi ile yapilabilir. Hindu mistik gelenegindeki bhakti yogi, Christ Consciousness ya da Krishna-bilincine adanma yoluyla, kendisini Tanri'nin sevgisine teslim eden mistiktir. Krishna Caitanya Mahaprabhu (1486-1534) gibi bhakti azizlerinin "asha-vega" - sekiz yonlu manevi cosku - ve "krishna-prem" - Tanrı sevgisi - tasvirleri, Etty'nin gunluk pasajlarinda - ozellikle son aylarinda Tanrı'ya yaptıgı yakaris ve sevgi taşkınlıkları - ilginc benzerlikler tasir. Bir farkla: bhakti adanmasi genellikle bir kisilik Tanri'ya - Krishna, Rama, Sita - yonelikken, Etty'nin Tanrı'si daha soyut, kisiletisilmeyen, neredeyse Ein Sof-vari bir gerceklikdir. Bu yakinlik, Aldous Huxley'nin "perennial felsefe" tezinin somut bir kanitlamasi gibi okunabilir. Aynı zamanda, Etty'nin "agape" sevgisinin Bhakti'deki "prema" - en yuksek mistik sevgi - kavramına benzerligi de gozlemlenebilir; ikisi de karsi tarafdan beklenmeyen, kendiliginden surdurulen, kosulsuz bir sevgi formudur.

Yedinci karsilastirma, Mahayana Buddhist gelenegi ile yapilabilir; ozellikle bodhisattva ideali ile. Bodhisattva, tum varliklarin aydinlanmasi icin kendi nihai aydinlanmasını erteleyen, dunyaya geri donerek aci ceken varlıklara yardımdan ayrılmayan bir mistik figurdur. Etty'nin Westerbork'a gonullu olarak gitmesi ve halki ile birlikte aci cekmesi, bodhisattva ideali ile derin bir paralellik tasir. Onun "Tanrı'yi koruma" cagrısi, bodhisattva'nın "bodhicitta" - aydinlanma niyeti - ile karsilastirilabilir; ikisi de mistik bilincin tek basina ic kacis degil, tum varliklara yonelik kollektif kurtulus olduguna ait bir aksiyomu tasıkır. Bu paralellik, ozellikle Etty'nin Yahudi Konseyi'ndeki calismasi ve hastalarla ilgilenmesi cercevesinde gozlemlenebilir; o, sadece kendi mistik tecrubesinin acisina kapanmadi, baskalarinin acısını paylasmayı kendi mistik yolunun parcasi olarak gordu.

Holokost ve Mistisizm Sorunu

Etty Hillesum'un yazılari, 20. yuzyilin en zor teolojik-felsefi meselelerinden birini gundeme getirir: Holokost sonrasi mistisizm mumkun mudur? Bu sorun, hem Yahudi cemaati icin hem de Hristiyan ve Musluman dunyalari icin, ozellikle Theodor Adorno'nun "Auschwitz'ten sonra siir yazmak barbarliktir" sozunden bu yana, derin bir aciklik durumundadir. Adorno'nun bu unlu sozu, sadece estetik bir yargı degil, Auschwitz sonrasi tum kulturel ureti pratiklerinin meşruiyetini sorgulayan bir epistemik baskidir; ve bu baski, mistik dustup ureti icin de gecerlidir: Auschwitz'ten sonra Tanrı'yı tarif etmek, Tanri ile mistik bir iliski kurmak, ya da mistik bir vizyonu paylasmak da Adorno'nun sorgulamasinin altına girer.

Yahudi teolojisi acisindan bu sorun, "Tanrı'nin sessizligi" ya da hester panim (yuzunu sakladıgı zaman) sorunu olarak tartisilir. Emil Fackenheim, "Tarihin Karanligi"nda, Auschwitz sonrasi imkansiz olan klasik teizm formunu reddederken, Yahudi cemaatinin sermaye olarak hayatta kalmaya - "614. emir" - vurgu yapmistir. Richard Rubenstein, "After Auschwitz"de daha radikal bir adim atmıs ve klasik teist Tanri'nin "olmus oldugunu" - en azindan dustup duzeyinde - ilan etmistir. Eliezer Berkovits, "Faith After the Holocaust"ta, Tanri'nin "sessizliginin" insan ozgurlugunun kosulu oldugunu savunmustur. Bu uc dustup, post-Holokost Yahudi teolojisinin temel yonelimlerini olusturur; ve Etty'nin yazılari, bu donemden once - olaylar tam yasanmakta iken - aynı sorunu mistik bir formda gundeme getirdigi icin onemi daha da artar.

Etty Hillesum'un katkisi, bu tartismadan onceki bir donemde - olayların icindeyken - gelistirilmis olmasi acisindan ozeldir. O, "Tanri olu" demez; ama klasik teist anlamda her seye kadir Tanri'yi da onaylamaz. Onun cozumu, "Tanri'nin acizligi" tezi etrafinda bicimlenir: Tanrı varolusunu kaybetmemistir, ama tarihte dogrudan mudahale edebilen bir varlik olarak da kabul edilemez. Bunun yerine, Tanri "icimizde" yasayan bir kirilgan gerceklikdir ve onu korumak insanin gorevidir. Bu cozum, hem klasik teizmi terketmeden modern moralin radikal sorulariyla yuzlesir, hem de mistik bir ic gerceklik olarak Tanrı'yi yenilemeye calisir. Etty'nin bu yaklasimi, Avraham Joshua Heschel'in (1907-1972) "Tanri Adam Arar" ("God in Search of Man", 1955) eserinde gelistirdigi yaklasimla derin paralellikler tasir: Heschel, klasik teistik mudahale Tanrı kavramının yerini "Tanri'nin insana ihtiyac duymasi" kavramının almasini onerir; insan, Tanri'nin yaratısının ona yansidigi varliktır, ve insan Tanri'yı korumaktan sorumludur. Etty bu dustup Heschel'den 15 yil once mistik gunluklerinde formule etmistir.

Hannah Arendt'in "Eichmann in Jerusalem" (1963) eserinde gelistirdigi "kotulugun banalligi" - banality of evil - tezi, Etty'nin tanıkligiyla ilginc bir gerilim icindedir. Arendt, Eichmann'da gozlemledigi "dusunmeme" halinin - kendi eylemlerinin ahlaki dustupini fark etmeme - 20. yuzyil kotulugunun mahiyetini olusturdugunu iddia eder. Etty ise, bu dusunmeme halinin tam karsisinda, "dusunmeyi" ve "fark etmeyi" mistik bir pratik haline getirmistir. Onun gunluklerindeki sayfalar dolu cumleler, "iyice gozlemleme", "tam dikkat", "bilinc" cabasının kayitlaridir. Bu acidan Etty, Hannah Arendt'in tezinin negatifini yasayan biri olarak okunabilir: kotulugun banalligi karsisinda iyinin radikalligi, sürekli dikkat ile mumkun olur. Simone Weil'in "attention" - tam dikkat - kavramı da bu cerceveye girer: dikkat etmek, etik bir eylemdir; varligi tam dikkat altına almak, ahlaki sorumluluk halinin gostergesidir. Etty, hayatinın son aylarinda bu dikkati pratik mistik bir disiplin haline getirmistir.

Manevi Direnis mefhumu, bu cercevede onemlidir. Etty'nin direnisi, silahlı bir direnis olmadi - kendisi de pasifist olarak kalmayi sectigini soyler. Ama onun mistik tanikligi, klasik anlamda bir direnis olarak okunabilir: insanligi koruyan, insanı insandan ayri gormeyen, Tanri'yi icimizde tasiyan bir bilinc, Nazi ideolojisinin tam karsiti olan bir manevi pozisyondur. Bu, Manevi Direnis ekolunun bir orneglemidir; Mahatma Gandhi'nin satyagraha pratigi, Martin Luther King'in non-violent resistance felsefesi, ve - daha mistik bir formda - Etty Hillesum'un tanıklığı, manevi direnisin diğer formlarını olusturur. Bu cercevede Etty'nin tanıkligi, Wladyslaw Bartoszewski'nin (Polonya Holokost direnis aktivisti) "manevi direnis" kategorisine girer; Bartoszewski, silahlı direnisin yaninda "varolus direnisi" formunun da tarihsel anlama sahip oldugunu savunur. Etty'nin Westerbork'taki günlük "varolus tanıkligi" - her insanın yuzunde Tanri'yi tanıma cabası - tam da bu kategoriye girer.

Burada bir baska soru daha gundeme gelir: Etty'nin mistik tanikligi, gercek bir ahlaki tepki midir, yoksa bir kacis miydi? Hannah Arendt'in totaliterlik analizine yakin elestirmenler, Etty'nin Westerbork'a gonullu gitmis olmasini ve direnisin pasif kalmasını elestirmislerdir. Onlara gore, mistik tanıklık, gercek ahlaki eylemden kacısdır. Ama Etty'nin yazılari bu elestiriyi karsilamak icin gerekli mateyali saglar: o, direnisin tum formlarinin - eylem, silahlı mucadele, mistik tanıklık - meşru olduğunu, ama her insanın kendi karakterine gore secim yapması gerektigini ima eder. Onun kendi seciminin, Yahudi halkinin yaninda olmak ve ic gerceklikten yana taniklik etmek olduguna karar vermistir. Bu secim, kaçis degil, tam tersi, en zor olan secimdir - cunku silahli bir direnisten cok daha az anlik tatmin saglar. Hatta Etty bu konuda gunluklerinde kendi kendisiyle de gercekten cesik bir tartışma yapmıştir; "Belki bana 'koymak istemiyorum, kacacagım' diyenler iyi yapıyor, belki silahla direnenler de iyi yapıyor; ama ben kendi yolumdan gitmek istiyorum: tanıklığımdan vazgecmeden, halkımın yanında olmak, ama icime sahip cikmak" diye yazar.

Modern Resepsiyon: Patrick Woodhouse

Etty Hillesum'un Hollanda dısındaki uluslararası taninmasi, 1981'de Gaarlandt'in kismi derlemesinin yayımlanmasıyla basladi; ama gercek anlamda bir akademik ve manevi alan olarak ortaya cikmasi, 2000'li yillarin baslarinda olmustur. Bu surecte, Anglikan dunyasinda en onemli ses Patrick Woodhouse'tur. Woodhouse'un 2009'da yayımlanan "Etty Hillesum: A Life Transformed" kitabi, Etty'yi Hristiyan teolojik dunyaya tanıtan ve onun mistik mirasını sistematik bir bicimde sunulan ilk Ingilizce monografidir. Woodhouse, Wells Katedrali'nin emekli rahip mudur yardimcisi olarak, Anglikan teolojisi ile psikoterapi arasındaki kopruleri ariyordu; Etty'nin yazılari onun bu projesi icin ideal bir kaynak olusturdu.

Woodhouse, Anglikan bir psikolog ve teolog olarak, Etty'nin yazılarını uc katmanli bir manevi-psikolojik donusum sureci olarak okur. Birinci katman: psikolojik kurtulus. Etty, Spier ile karsilasmadan once derin bir ic kaos icindeydi; saplantı, hipokondri, romantik karmasiklıklar, depresyon onun ruhunu sıkıstirmıştı. Spier'in terapotik yontemiyle ic dunyasını duzenlemeyi ogrendi ve psikolojik bir kurtulus yasadi. Ikinci katman: manevi uyanis. Psikolojik kurtulusun zemininde, Etty bir derin mistik uyanis yasadi; bu, "ic mekan", "Tanri ile temas", "varlikla butunlesme" gibi mistik kategorileri yasamasi anlamina geliyordu. Ucuncu katman: ahlaki olgunluk. Mistik uyanisin urunu olarak, Etty'nin yasama tutumu kokten degisti; o artik kendi acilarına degil, baskalarinin acılarına yonelmis bir insandi. Bu uc katmanli okuma, klasik mistik gelenegin "purgatio - illuminatio - unio" (arınma - aydınlanma - birlik) ucgenine derin bir paralellik tasir; ama Woodhouse, bu klasik formu modern psikolojik tabanlarda yeniden yorumlamayi basarir.

Woodhouse'un katkisı, Etty'yi sadece bir Holokost tanıgı olarak degil, evrensel bir manevi yasanma rehberi olarak okumustur. Onun Etty'sı, sadece 20. yuzyıl dehsetinin bir kurbani degildir; o, modern insanın icine dustugu varolus krizinden cikabilmenin bir paradigmasidir. Onun gunluklerini okumak, sadece tarihsel bir egzersiz degildir; aksine bir tur kendinden donusum egzersizidir. Bu yaklasim, Etty'nin uluslararasi resepsiyonunda devrim niteliginde bir donumdur; cunku 1980'lerde ve 90'larda Etty oncelikle "Holokost yazarı" olarak konumlandirilmis ve onun mistik mesajı arka plana itilmistir.

Etty Hillesum'un modern resepsiyonunun diger figurleri arasında Klaas Smelik (akademik tam basimın hazirlayicisi), Maria Gabriella Nocita (Italyan Etty arastirmaları), Alexandra Pleshoyano (Kanada Etty merkezi), Meins Coetsier (Avustralyali Etty arastirmacisi) ve Denise de Costa (Hollandali feminist Etty okumasi) bulunur. Bu cesitli okumalar, Etty'nin yazilarinin cok katmanli olduğunu ve farkli geleneklerle dialogla farklı veçhelerinin acigına ciktigini gosterir. Pleshoyano'nun calismalari ozellikle "mistik feminism" perspektifinden, Etty'yi 20. yuzyıl kadın mistiklerinin kanonu icinde konumlandirır; de Costa'nın "Anne Frank ve Etty Hillesum" karsilastirmali calisması, iki Hollandali Yahudi kadın yazarın benzerlik ve farklılıklarini detayli bir analizle sunar; Smelik'in akademik tam basimi, tum bu calismaların temel kaynagı olarak kalmaktadir.

Italya'da Etty Hillesum çok ozel bir konum tasir: Roma'da Etty Hillesum Centro adli bir arastirma merkezi vardır; her yıl onun yazıları üzerine seminerler ve konferanslar duzenlenir. Hollanda'da, Amsterdam'in Gabriel Metsustraat 6 numaradaki evi - Etty'nin gunluklerini yazdığı yer - bir muze olarak isaretlenmistir. Avustralya, Almanya, Fransa, ABD'de Etty topluluklari vardir. Onun gunlukleri, su anda 20'den fazla dilde mevcuttur ve milyonlarca okur tarafından erisilmistir. Bu uluslararasi resepsiyon, Etty'nin yalniz bir bireysel tanik olmadigini, evrensel mistik gelenegin modern bir temsilcisi haline geldiğini gosterir. Italyan Katolik dunyasının Etty'ye ozellikle ilgi gostermesi anlamlıdır; cunku Italyan teolojisi - ozellikle Carlo Maria Martini gibi figurler aracılıgıyla - Yahudi-Hristiyan diyalogunun derinlestirilmesi ile ilgilenmekte ve Etty bu diyalog icin ideal bir mistik kaynak olusturmaktadir.

Etty'nin etkisi gunumuzun manevi-psikolojik literaturune de yansır. Bessel van der Kolk'un "The Body Keeps the Score" (2014) kitabinda Etty'nin bedenle iliski kurma yontemi travma terapisi icin onemli bir model olarak referans edilir. Rachel Naomi Remen'in "Kitchen Table Wisdom" (1996) ve diger calismalarinda Etty'nin tanıkligı tip etigi ve hekim-hasta iliskisinin manevi boyutu icin model olarak kullanılır. Henri Nouwen'in "The Wounded Healer" konseptinin gelisiminde Etty'nin etkisi gozlemlenebilir; Nouwen, Etty'yi okumus ve onun "tanıklik" kavramını kendi "yaralı sifaci" formulasyonunda kullanmıstır.

Eleştiriler: Asimilasyon mu, Yeni Mistisizm mi?

Etty Hillesum, butun bu yuksek manevi degerlendirmelere ragmen, elestirilerden de azade degildir. Bu elestiriler, hem Yahudi hem de Hristiyan dustup ve teorisinden gelmis, hem siyasal hem teolojik boyutlar tasimistir. Bu elestirileri ele almak, onun mirasını eksiksiz bir bicimde anlamak için gereklidir.

Birinci elestiri kategorisi, "asimilasyon" elestirisidir. Etty'nin Yahudi mistik gelenegine sistematik bir bicimde donmediği, aksine Hristiyan ve perennial mistik gelenekleri serbestce kullandigi gozlemiyle ilgilidir. Bazı Yahudi elestirmenler - ozellikle Klaas Smelik'in akademik basimi sonrasi Hollandalı haredi cevresi - Etty'nin gunluklerinde dile getirilen mistik dilin, Yahudi gelenegine ait olmadığını, hatta Hristiyanlasmis bir mistisizmin formu oldugunu iddia etmislerdir. Bu okuma, ozellikle Etty'nin "diz cokme" pratiklerini, Aziz Pavlus mektuplarini sıkça anmasını, Eckhart referanslarını delil gosterir. Yael Feldman gibi Yahudi-Amerikan akademisyenler, Etty'nin gunluklerini "post-Yahudi" - dini Yahudilikten kismen kopmus ama Yahudi kimligini koruyan - bir kategori altinda okumus ve bu okumanın klasik Ortodoks ya da haredi perspektifle ne kadar uyumsuz olduguna isaret etmislerdir.

Bu elestiriye karsi savunma soyle yapilabilir: birincisi, Etty'nin Yahudi gelenegine yabancılaşmasi onun bilincli bir tercihi degildir; bu, Hollanda Yahudiligi'nin asimilasyon kosullarında onun dogup buyumesinin bir sonucudur. Ikincisi, Etty'nin mistik dili gercekten coklu kaynakli olsa da, onun olumune kadar sahiplendigi kimlik Yahudi kimliği olmustur; o, Westerbork'a "halkıyla" gitti, hicbir zaman vaftiz olma ya da din değiştirme dustup bile etmedi. Ucuncusu, Etty'nin perennial mistik yaklasimı, Avraham Cohen Herrera ya da Abraham Joshua Heschel gibi Yahudi mistiklerinin de gostermis oldugu gibi, Yahudi mistik gelenegine yabancı degildir; aksine Kabala gelenegi her zaman acık ve sentezleyici olmustur. Kabala'nin tarihsel evrimi - 13. yuzyıl Provence ve Katalonya'dan, 16. yuzyıl Safed'e, 18. yuzyıl Polonya Hasidikine kadar - Hristiyan, Mussulman, Helenistik kaynaklar ile etkilesim icinde sekillenmistir. Bu acidan Etty'nin "asimile" yaklasimı, Yahudi mistik geleneginin kendisi icinde de olabilen bir formulasyondur.

Ikinci elestiri kategorisi, "siyasi pasifizm" elestirisidir. Etty'nin silahlı direnise katilmaması ve bunun yerine "mistik tanıklığı" secmesi, bazı elestirmenler tarafindan ahlaki sorumluluktan kacma olarak yorumlanmistir. Hannah Arendt'in "Eichmann'a karsı Yahudi pasifizmi" elestirisinin uzantisinda, Etty'nin Yahudi Konseyi'nde calismasi ve Westerbork'a gonullu gitmesi, "Nazilerle isbirligi" olarak okunmustur. Bu elestiri ozellikle 1980'lerde ve 1990'larda yapilmıs ve Etty'nin akademik resepsiyonunu kismen geciktirmistir. Raul Hilberg gibi Holokost tarihçileri, Yahudi Konseylerinin (Judenrate) Nazilerle isbirligi acisindan ahlaki olarak problemli oldugunu savunmus ve bu calismalarin Etty'nin Westerbork'a gidisinin yorumunu zorlastiran bir baglam olusturdugunu kabul etmistir.

Bu elestiriye karşi savunma da soyle yapılabilir: Etty'nin Yahudi Konseyi'nde calismasi bir "isbirligi" olarak okunamaz; oysa bircok Yahudi konseyi uyesi gibi onun da amacı, mumkun olduğunca cok insanı kurtarmak ya da en azından onlara insani bir muamele saglamak idi. Westerbork'a gitmesi de bir "kacis" degildir; o, kampta calismayi ve halkina yardim etmeyi tercih etti. Onun pasifizmi, sorumsuzluk degil, bir bilincli mistik secimdir; ve bu secimin manevi degeri, silahlı direnişin manevi degerinden daha az degildir. Sonuçta, Etty Westerbork'tan kacma firsatlarini bilinçli olarak reddetti; bircok arkadasi ona "kacalim" diye teklif etti, ama o "ben halkımla kalmak istiyorum" diyerek bu teklifleri reddetti. Bu, klasik Yahudi tarihindeki "kiddush ha-shem" (ismin kutsanması) gelenegine baglanan bir ahlaki seçimdir; bu gelenekte Yahudiler, kendi hayatlarini halklarinin kaderiyle birlestirmeyi en yuksek manevi pratik olarak gormuslerdir.

Ucuncu elestiri kategorisi, "naif iyimserlik" elestirisidir. Etty'nin "her sey guzeldir," "tum dehsete ragmen Tanrı yasiyor," "ben sevgide kalıyorum" gibi pasajları, bazı elestirmenler tarafindan gerceklikten kacıs ya da kendi durumunu inkar etme olarak yorumlanmistir. Bu okuma, ozellikle psikolojik bir bakis acisinın olusturulmus olabilir. Lawrence Langer gibi Holokost edebiyatı uzmanları, Etty'nin "guzellik" kavramının Holokost'un travma analizine yetersiz oldugunu iddia etmis ve onun yazılarini "anti-tanıklık" - yani gercek dehsetin guzellestirilmis bir versiyonu - kategorisinde degerlendirmislerdir.

Bu elestiriye karsi en guclu savunma, Etty'nin gunluklerinin kendisidir: o, hicbir zaman dehset i inkar etmez, kotuyu kuçumsemez, acıyı yumuşatmaz. Aksine, dehsetin ortasinda guzelliğin de var olduğunu, kotulugun ortasinda iyilik kapasitesinin de surdugunu kaydeden bir tanıkligi olusturur. Bu, naif iyimserlik degildir; trans-rasyonel bir mistik realizmdir. Etty'nin gunluklerinin ozellikle Westerbork donemine ait pasajları, Lawrence Langer'in elestirisinin haksizligini gosterir; Etty kotulugun en somut detaylarını - cocuk ayrılıkları, hastalarin olumu, tren kalabaligi, açlik - acık olarak betimler ve hicbir zaman bunlari estetik olarak ortmek istemez. Onun "guzellik" tutumu, kotulugun dısinda degil, icinde, onunla beraber yer alır.

Dorduncu elestiri kategorisi, "yeni mistisizm" elestirisidir. Bazı geleneksel teologlar - hem Yahudi hem Hristiyan - Etty'nin Tanri'nin "acizligi" tezini ortodoks olmayan ve teolojik olarak tehlikeli bir cizgide bulmuslardir. Onlara gore, "Tanri'yı koruma" cagrısı, Tanri'nin asimetrik yuceliğini kucumser ve insanı yanlıs bir konuma yerlestirir. David Hartman gibi modern Ortodoks Yahudi teologlar, Etty'nin teolojisinin klasik Yahudi tevhid (monoteizm) anlayisı ile gerilim icinde oldugunu ve "iki tanrılı" - Tanri ve insan, esitce yardim eden - bir kosmoloji uretebilecegini elestirmislerdir.

Bu elestiriye karsi savunma, Kabala gelenegine basvurarak yapilabilir: Isaac Luria'nin tzimtzum doktrini, gercekten de "Tanrı'nin kendini kucultmesi" temasını icerir; insanın "tikkun olam" - dunyanın tamiri - sorumluluğu da bu acizliğin sonucu olarak okunur. Etty'nin teolojisi, dolayisıyla, Yahudi mistik gelenegine yabanci değil, onun derin ve mistik yorumunun modern bir formudur. Bu acidan, "yeni mistisizm" elestirisi, klasik bir Yahudi mistik perspektifin kabul etmedigi, daha modern liberal ya da ortodoks bir teolojinin sinirlamasıdır. Hans Jonas'in (1903-1993) "Auschwitz Sonrası Tanrı Kavramı" (1984) makalesi, Etty'nin teolojisini felsefi olarak formulasyonlastirir: Tanri, yaratışta gucunu insanın ozgurlugune teslim etti; artık tarihte aktif degildir, ama "kosul" olarak yaşar. Jonas'in dustup, Etty'nin sezgisini akademik bir sisteme dokulmus haldedir.

Miras: 21. Yuzyil Manevi Tanıklıgı

Etty Hillesum'un 21. yuzyıldaki etkisi, hem akademik calismalarda hem de manevi pratiklerde derinden hissedilmektedir. Onun mirasi, asagidaki birkaç boyutta artikule olur.

Birinci boyut: travmatik tarihsel olaylarin mistik isleminin paradigmasi olarak. Etty, sadece Holokost'un degil, herhangi bir kollektif travmanın - savaslar, soykirimlar, dogal afetler, salgın hastaliklar - ortasında nasıl manevi bir varolus surdurulebilecegini gosterir. Onun yazılari, Bosna savaşi sonrası, Ruanda soykirimi sonrasi, Suriye savasi yıllarinda, Covid-19 pandemisi sırasinda manevi okul olarak kullanılmistır. Etty, "Bu donemin mistigidir" olarak, herhangi bir karanlık donemin ic gerceklik tanıgi haline gelir. 2020 Covid-19 pandemisinin ozellikle ic gozlem ve kollektif yas pratikleri icin Etty'nin tanıklıgi bircok manevi ogretmen ve psikoterapist tarafindan canli bir kaynak olarak gosterildi; ozellikle saglik çalisanlarinın ic dustup egitimi için onun "tanıklık" pratigi referans kaynagı olarak kullanıldı.

Ikinci boyut: feminist mistik gelenek olarak. Etty, klasik mistik gelenegin neredeyse tamamen erkek-egemen olan yapısinin disinda, yeni bir kadin mistik dilinin temsilcisidir. O, ne manastir yaşamı icinde kalmis, ne bekareti mistik bir sermaye olarak gormus, ne de geleneksel bir dini cerceveye sıkıstırılmistır. Onun mistisizmi enkarne, bedensel, askeri, gunluk hayatın detaylari ile ic ice gecmis bir gelenektir. Bu acidan, Etty Hillesum, Modern Mistisizm icinde feminist bir kanon olusturur ve - Therese de Lisieux, Simone Weil, Edith Stein, Caryll Houselander, Dorothy Day ile birlikte - 20. yuzyil kadın mistiklerinin onemli bir parçasidır. Carol Ochs'un "Women and Spirituality" calismalari, Etty'yi feminist mistik gelenegin onemli bir figuru olarak konumlandirır; aynı sekilde Beverly Lanzetta'nın "Radical Wisdom" calisması, Etty'yi "via feminina" (kadına ozgu mistik yol) icinde bir tasiyici figur olarak konumlandirır.

Ucuncu boyut: dinler arası dialog olarak. Etty'nin perennial mistik yaklasimi, dinler arası dialog gelenegine derinden katki saglamistir. O Yahudi olarak Hristiyan, Sufi ve Hindu mistik gelenekleri arasinda sentez yapan bir model olusturur. Bu, Perennial felsefenin somut bir orneklemi olmakla beraber, dinsel cogulculugun mistik bir ifadesidir. Aldous Huxley'nin "Sonsuz Felsefe" tezinin pratik kanıtlamalarından birini olusturur. Catolik teolog Raimundo Panikkar (1918-2010) ile Yahudi rabbi Zalman Schachter-Shalomi (1924-2014) gibi 20. yuzyıl dinler arası dialog onculeri, Etty'yi kendi calismalarinda referans olarak kullanmıs ve onun mistik diline klasik dinler arasi dialogun ulasamayacagı bir derinligi atfetmislerdir.

Dorduncu boyut: olum karsisinda manevi varolus olarak. Etty'nin Westerbork ve Auschwitz yolculugu, modern insanın olum dehsetinin karsisinda manevi varolusu surdurme problematigi icin paradigmatik bir ornek olusturur. Onun "olum bilinciyle yaşamak" - ki bu mevcut anin tum derinlemesine yaşanmasini icerir - cagrısı, Buddhist marananussati - olum üzerine murakabe - geleneğine yakındir; ayni zamanda Heidegger'in "olume dogru varolus" (Sein-zum-Tode) kavramının manevi bir versiyonudur. Etty, olumu bir son olarak degil, hayatın yogun bir parcası olarak yasamayi ogretmistir. Kubler-Ross'un (1926-2004) "olum hekimi" gelenegi, Atul Gawande'in "Being Mortal" (2014) calismasi, ve modern hospis hareketinin filozofik baglamı icin Etty'nin tanıkligı onemli bir kaynak olarak kullanılır; cunku o, olum süreci icinde manevi varolusu surdurmenin somut bir orneklemini olusturur.

Besinci boyut: bilinc çalisması olarak. 21. yuzyilin bilinc bilimlerinin gelisimiyle birlikte, Etty Hillesum'un yazıları yeniden okunmaya basladi - bu kez bir bilinc pratigi rehberi olarak. Onun "tam dikkat", "ic gozlem", "varolusla temas" pratikleri, modern mindfulness ve contemplatif gelenek icin tarihsel bir kaynak olusturur. Bilinc arastirmaları, ozellikle William James'in mistik deneyim tipolojisi, Stanislav Grof'un transpersonal psikolojisi, Ken Wilber'in bilinc gelisim modeli gibi gelenekler icinde, Etty'nin yazıları bir mistik deneyim katalogu olarak kullanılir. Jon Kabat-Zinn'in MBSR (Mindfulness-Based Stress Reduction) gelenegi, Tara Brach'in "Radical Acceptance" calismasi, Pema Chodron'un Buddhist-femina gelenegi gibi modern mindfulness ekolleri, Etty'nin "tam dikkat ile yaşamak" pratigine derin baglar tasir.

Ayrica burada onemli bir karsilastirma daha vurgulanmalidir: Etty Hillesum ile Martin Buber arasindaki iliski. Buber (1878-1965), Avusturyali-Yahudi filozof ve Hasidik gelenek aratstrmacisi olarak, Etty'nin gunlukleri yazdığı donemde yasiyordu ve Hasidik hikayeleri Almanca'ya kazandirmis bir entelektuel olarak Avrupa Yahudi mistik dustup uzerinde derin bir etki yapmıstır. Etty'nin gunluklerinde Buber'in dogrudan etkisi gozlemlenmemekle beraber, Buber'in "Ben-Sen" (Ich-Du) iliskisi, Etty'nin Tanri ile kurdugu samimi diyalog formu ile derin paralellikler tasir. Buber'in "ben-sen" iliskisi - karşilikli, esit, kisilikli bir baglanti - Etty'nin gunluklerinde "Sen" diye seslenen Tanri ile olan diyalogunda kendini gosterir. Bu acidan Etty, Buber'in felsefi formulasyonunun mistik enkarnasyonu olarak okunabilir. Buber'in "Tales of the Hasidim" (1947) eseri, Hasidik gelenegin temel kaynaklarini Bati'ya tanitmis ve Etty'nin Spier araciligiyla Hasidik geleneğin bazi imgelerine asina olmasini saglamis olabilir; ama Etty'nin Hasidik gelenege yaklasimi, sistematik bir okumadan cok, dogal bir mistik yakınlık seklindedir.

Ayrica Emmanuel Levinas'in (1906-1995) etik felsefesi de Etty ile derin ilgi gosterir. Levinas, Litvanyalı-Fransız Yahudi filozof olarak, Husserl'in fenomenolojisinden cikis yaparak "otekiyle yuzlesme" etigini gelistirdi. Onun "yuz" (visage) kavramı - otekinin yuzunde ortaya cikan ahlaki cagrı, hicbir kategoriye sıgmayan radikal sorumluluk - Etty'nin yazılarında somut bir bicimde gozlemlenir. Etty, Westerbork'ta her insanın yuzunde bir kutsalligin tasıyıcısını gorur; Levinas'in soyut etigi, Etty'nin mistik tanıkligında pratik bir form bulur. Levinas, Etty'nin gunluklerini okuduguna dair acık bir kayit yoktur; ama onun "Totalite ve Sonsuzluk" (1961) eserinde geliştirdigi "yuz" etigi, Etty'nin Westerbork'ta gozlemledigi her insanın yuzunde Tanri'nin izini gormek tutumuyla derin paralellikler tasir. Iki dustupin kaynagı da Yahudi mistik gelenegine - Tora'daki "her insan Tanri'nin suretinde yaratildi" ogretisine - dayalıdır.

Sonuc olarak, Etty Hillesum'un mirasi, sadece bir bireysel mistik tanıklık degil, 20. yuzyilin manevi sentezinin onemli bir parçasıdır. Onun yazıları, Perennial gelenek icinde, Holokost sonrasi mistik dustupin imkanini, kadın mistik dilinin yeni bir formunu, dinler arası dialogun pratigi mistik gosterir ve modern bilinc çalismasinin tarihsel bir kaynagidir.

Kasim 1943'te - tam tarih belirsiz, muhtemelen 30 Kasim - Etty Hillesum, Auschwitz'te oldu. Onun olum belgesi, onun adı, dogum tarihi ve "ifade edilmemis nedenle" notunu tasir. Ailesi - anne, baba, kardes Mischa - da kisa bir sure içinde aynı sekilde oldu. Sadece kardesi Jaap, savasin sonuna kadar yasadi ama 1945'te tukenmislikten dustup ardından oldu. Hillesum ailesinin tum uyeleri, Yahudi soykırımının kurbanları arasinda yer aldi. Bu tam yikim - bir ailenin butun uyelerinin kaybedilmesi - 20. yuzyilin tipik aile travmasinin agir bir formudur; Etty'nin yazılarinin onemi bu yikima karşi tek tanıklık olarak da degerlendirilebilir.

Ama Etty'nin yazılari hayatta kaldı. Onun Amsterdam'daki ev arkadasi Maria Tuinzing, gunluk defterlerini Etty'nin Westerbork'a gitmeden once gizlice saklaması icin ev arkadasi Han Wegerif'e teslim etmisti; Wegerif onları savasta sakladi; savas sonrasi onları yazar Klaas Smelik (Smelik Sr.) tesalim etti; ve yarim asır sonra, Smelik'in oglu Klaas A. D. Smelik tarafindan akademik basima dahil edildi. Bu yolculuk - el yazmalarinin kirilgan bir manevi tanıklığı 40 yıldan fazla bir sure boyunca koruyan ellerden geçmesi - kendisi bir tur metahikayedir, Etty'nin yazılarındaki "Tanri'yı koruma" temasının somut bir tezahurudur. Bu el yazmasi yolculugu, Walter Benjamin'in 1940'taki kayıp el yazmasi gibi, modern tarihin pek bilinmeyen "kirilgan mirasını koruyanların" sessiz hikayelerinden birinin parcasıdır.

Etty Hillesum, son gunluk girisinde - 13 Eylul 1942'de, Westerbork'a kalıcı olarak gitmeden once - soyle yazar: "Birgun cikip insan denilen bu sasırtıcı dunyaya bakmak isteyecegim - belki o zamana kadar bu defterler kaybolur, belki kalır; ama eger kalırlarsa, onlar benim Tanri ile, hayat ile, sevgili insanlarla iç kavgalarımın tanıklıgı olacaktır. Insanlar bana inansin ya da inanmasin, fark etmez; bu bir mevcudiyet olarak yazılmistır, varolusumun bir izi olarak; ve eger okuyanlardan biri, bu sayfalarda bir an icin kendini bulursa, o zaman ben hicbir sey kaybetmedim, hatta dehsetin icinde bile."

Bu kapanis, Etty Hillesum'un yazısının ve onun mistik tanıkligının her okuyusuyla yeniden var olabilecek bir manevi varolusu temsil eder. O, sadece bir tarihsel figur degildir; o, bizim icimizdeki Tanrı'yı koruyabilmenin, bizim icimizdeki ic gercekligi tasıyabilmenin, bizim icimizdeki guzelligin dehset ortasında bile yesertebilecegimizin sahidi olarak yasamaktadir. Onun mirası, su sentezde toparlanabilir: mistik tanıklık, ne dunyayı reddetmek ne onunla kacmak ne onu kuçumsemek; aksine, dunyanin tum dehsetiyle birlikte, onun icinde var olan "ic mekanı" - Tanrı'nin kuyusunu - korumayi yasamaktır. Bu mistik form, Perennial gelenegin Holokost cagına ozgu, kadın ozgu, modern ozgu bir formulasyonudur; ve bu formulasyon, yeryuzunde mistik dustupin gelecek nesillere devam edecegi bir koksal kaynagı olarak kalmaktadir.

Etty Hillesum'un mistik mirasi, "agape" kavramının modern bir enkarnasyonudur. Hristiyan teolojide agape - karsiliksiz, kosulsuz, ilahi sevgi - en yuksek mistik kategoriyi olusturur; ama Etty bu kavramı dini bir bagama bagli kalmadan, perennial bir mistik tutum olarak yasamıstır. Onun gunluklerinde gozlemlenen sevgi - hem Han Wegerif'e, hem Julius Spier'e, hem Westerbork'taki yabanci yaslılara, hem de Nazi askerlerine yonelmis bir sevgi - klasik agape kavramının cesitli formlarını icerir. Bu sevgi pratigi, Christ Consciousness gelenegindeki "Mesih bilinci" - tum varliklarda Mesih'i tanıma - dustup ile derin paralellikler tasir; ama Etty'nin Yahudi kimliginin icinde, bu "Mesih bilinci" daha cok "Sehina" (Tanri'nin dunyadaki mevcudiyeti) ile karsilastirilabilir bir mistik kategoriyi olusturur. Sehina, Kabala gelenegindeki en kadinsi ilahi dustup olup, Tanri'nin yerel ve enkarne tezahurudur; surgun halinde "uzaktan" tanıdığı her cocuga, her sığınmacıya, her acıya tanıkligı surdurur. Etty'nin Westerbork'ta yasadigi sevgi pratigi, Sehina'nın surgun haliyle ozdesleserek, kendi varolusunda Tanri'nin enkarne kadinsi yuzunu yasamayı ifade eder.

Son olarak, Etty Hillesum'un katki yaptıgı "hikmet" gelenegine ozgun bir not eklemek gerekir. O, klasik hikmet (sophia, hokhmah) geleneklerinin - Eflatun'un sophia'sı, Yahudi Mişle (Suleyman'in Atasozleri) hokhmah'i, Sufi hikmeti - modern bir formulasyonunu sundu. Klasik hikmet, "dunyada var olusun derin gercekligini bilme" anlamına gelir; Etty'nin Westerbork'taki tanıklıgı tam da bu derin gercekligin yasanmasıdır. O, hikmetin bilgi degil deneyim oldugunu, sistematik teoriden cok yasanmis tanıklık oldugunu, ve hikmetin sadece dunyadan çekilerek degil, dunyanin tam icinde yasanarak elde edilebilecegini gostermistir. Bu acidan Etty, modern "hikmet ehli"nin (sapientiae) bir prototipidir; ve onun mistik tanıkligı, geleneksel hikmet gelenegine 20. yuzyila ozgu bir katki olusturur. Etty'nin "ruh" - Hollandacasinda "ziel", Almancasinda "Seele", Ibranicesinde "nefes" - dustupi de bu hikmet gelenegine baglanır: ruh, bir nesne degil, "ic mekanın" kendisidir; "Tanri'yı korudugumuz" ic varolus alanidir.