Fena Vernichtung: Sufi Ego-Tod versus Mystische Negation
Sufî fenâ ile Budist śūnyatā, Hristiyan kenosis ve Hegel'in olumsuzlaması: nefsin, tanrının ve varlığın ölümü üzerine üç farklı 'hiçleşme' gramerinin mukayeseli ve eleştirel bir okuması.
“Öl ki dirilesin. Sen benlikten geçtiğinde, O kalır; sen kaldığın sürece, O perdelidir.” — Mevlânâ Celâleddîn Rûmî'ye atfedilen mâna, Mesnevî ruhuyla
Bir Ölümün Üç Grameri
Mistik geleneklerin neredeyse tamamı, ufukta bir ölümden söz eder: fiziksel ölümden değil, “ben” diyenin ölümünden. Ama bu ortak imge, kapatıcı bir benzerlik değil, yanıltıcı bir akrabalıktır. “Ego ölür” cümlesini İslâm sûfîsi, Budist keşiş, Rheinland mistiği ve Hegelci filozof ağzına aldığında, dört farklı dilbilgisi konuşur. Birinde ölen nefstir ve geriye Tanrı kalır; ötekinde zaten hiç var olmamış bir ben yanılsamasının çözülmesidir; üçüncüsünde Tanrı'nın kendisi kendini boşaltır; dördüncüsünde ölüm, daha yüksek bir bütünlüğe yükselen diyalektik bir momenttir.
Bu kesitsel notun amacı, “hepsi aynı şeyi söylüyor” diyen ucuz perennializme de, “ortak hiçbir şey yok” diyen kuru ayrıştırmacılığa da düşmeden, bu dört “hiçleşme” gramerini yan yana koymaktır. Sorulacak temel soru basittir: Ne ölür, ne kalır? Cevaplar şaşırtıcı biçimde ayrışır.
Fenâ: Nefsin Ölümü, Hakk'ın Bekası
Tasavvufta fenâ (فناء), kulun beşerî sıfatlarının, irade ve benlik iddiasının Hakk'ın huzurunda erimesini, “yok olmasını” adlandırır. Kelime, Kur'ân'daki Rahmân 26-27 âyetinden beslenir: “Yeryüzünde olan her şey fânîdir (küllü men aleyhâ fân); ancak celâl ve ikram sahibi Rabbinin yüzü (vechi) bâkî kalır.” Burada fenânın karşısında daima bekā (بقاء), yani “kalış” durur. Sûfî hiçliğe değil, kendi hiçliğinden Hakk'ın bekasına geçer. Cüneyd-i Bağdâdî'nin meşhur formülasyonuyla tasavvuf, “Hakk'ın seni senden öldürmesi ve seni Kendisiyle diriltmesidir.”
Bu, fenâ ve bekā döngüsünün kalbidir: fenâ asla son durak değildir. Hallâc-ı Mansûr'un “Ene'l-Hakk” (Ben Hakk'ım) sözü, çoğu klasik müfessire göre bir ulûhiyet iddiası değil, fenâ ânında konuşanın artık “Hallâc” olmadığının itirafıdır — Bâyezîd-i Bistâmî'nin “Sübhânî” (Beni tenzih ederim) nidası gibi, şath denen taşkın söz, ego perdesinin yırtıldığı eşikte dökülür. Önemli olan nokta şudur: Burada bir ontolojik mesafe korunur. Kul, Tanrı olmaz; kulun benlik iddiası siler, fakat yaratan-yaratılan ayrımı (özellikle Eş'arî kelâmına bağlı kalan sûfîlerde) varlığını sürdürür. İbnü'l-Arabî'nin vahdet-i vücûd'unda bu mesafe inceltilir ama “ittihâd” (birleşme/özdeşleşme) genellikle reddedilir: kul, Hakk'ın bir “tecellîsi”dir, O'nun aynı'sı değil.
Fenânın tedricî bir yolu vardır; sûfî onu nefs mertebelerinden geçerek kateder: emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne... Bu yüzden fenâ, ahlâkî bir arınma süreciyle iç içedir; salt epistemolojik bir “uyanış” değil, terbiye edilmiş bir ölümdür.
Anattā ve Śūnyatā: Hiç Olmamış Benin Çözülmesi
Budist gelenek radikal biçimde farklı bir yerden başlar. Burada ölecek bir öz-ben (Sanskrit ātman, Pâli attā) zaten yoktur. Anattā (öz-yokluk) öğretisi, “ben” dediğimiz şeyin beş yığının (skandha: beden, duyumlar, algılar, oluşumlar, bilinç) geçici, koşullu ve sürekli akan bir bileşiminden ibaret olduğunu söyler. Dolayısıyla sûfînin “nefsimi öldürdüm” demesi, Budist için kategorik bir hatadır: öldürebileceğin sabit bir nefs hiçbir zaman olmadı; sadece onun var olduğu yanılsaması (avidyā) söndü.
Mahāyāna'da bu içgörü śūnyatā (boşluk) öğretisinde derinleşir. Nāgārjuna'nın Mūlamadhyamakakārikā'sında śūnyatā, hiçbir şeyin “kendinden-var” (svabhāva) olmadığı, her şeyin karşılıklı bağımlı doğuşla (pratītyasamutpāda) ortaya çıktığı anlamına gelir. Burada hayatî bir incelik vardır: śūnyatā nihilizm değildir; “hiçbir şey yok” demez, “hiçbir şeyin bağımsız, sabit bir özü yok” der. Nāgārjuna ünlü uyarısını yapar: boşluğu bir “şey” gibi kavrayan, yanlış tutulmuş bir yılan gibi kendini zehirler.
Mukayese açısından kritik fark şudur: Fenâda geriye Hakk'ın bekası kalır — dolu, kişisel, mahbûb bir Mutlak. Anattā'da ise geriye “kalan bir töz” yoktur; nirvâna bile bir “yer” ya da “varlık” olarak tözleştirilmez. Bu yüzden sönüş hâlleri olan nirodha ve fenâyı karşılaştıran çalışmalar, fenânın “birine kavuşma” (union), nirodhanın ise “durma/sönme” (cessation) gramerine ait olduğunu vurgular. Sûfî âşıktır; Budist uyanıktır. İkisi de “ben”i bırakır, ama birinin elinde Sevgili, ötekinin elinde dinginlik kalır.
Vedânta ise üçüncü bir konum sunar: Şankara'nın advaita'sında bireysel benin (jīva) ölümü, onun zaten Brahman ile özdeş olduğunun (tat tvam asi — “o sensin”) fark edilmesidir. Budist anattā ile advaitik ātman tam da burada çarpışır; bu metafizik ayrım âtman, brahman ve anâtman tartışmasında daha ayrıntılı işlenir.
Kenosis: Tanrı'nın Kendini Boşaltması
Hristiyan mistisizmi sahneye bambaşka bir ölüm sokar. Kenosis (κένωσις, “boşaltma”), Pavlus'un Filipililere Mektubu'ndaki (2:6-8) ilâhîden gelir: Mesih, “Tanrı özünde olduğu hâlde, bunu zorla sürdürülecek bir şey saymadı, kendini boşalttı (ekénōsen heautón), kul suretini aldı.” Burada boşalan, dikkat edilsin, kul değil Tanrı'nın kendisidir. Bu, fenânın neredeyse ters çevrilmişidir: sûfîde kul kendini Hakk'ta yok ederken, kenosiste Tanrı kendini insanlık ufkuna indirir.
Bu kozmik kenosis, Hristiyan kenosis öğretisinin çekirdeğidir ve mistik pratikte yankılanır. İnsan tarafındaki karşılığı, “kendini hiçleştirme” yoluyla Tanrı'ya yer açmaktır. Meister Eckhart'ın Gelâzenheit (bırakmışlık, kendini koyverme) ve Abgeschiedenheit (uzaklaşma, sıyrılma) kavramları tam bu noktada durur: ruh, kendi “ben”inden, suretlerinden ve hatta “Tanrı” tasavvurundan bile sıyrılmalıdır ki, Tanrılığın isimsiz “Çölü” (Gottheit, Eckhart'ın “Tanrı”nın ötesindeki Tanrılık dediği) onda doğabilsin. Eckhart'ın cüretkâr sözü — “Tanrı'dan, Tanrı için kurtulmamı (vazgeçmemi) Tanrı'dan dilerim” — fenânın şath sözleriyle şaşırtıcı bir akrabalık taşır; nitekim Engizisyon onun bazı önermelerini mahkûm etmiştir.
Buna paralel olarak via negativa (olumsuzlama yolu) geleneği — Areopagit Dionysios'tan, Bilinmezlik Bulutu'ndan ve Aziz Yuhannâ della Cruz'un ruhun karanlık gecesinden beslenen apophatik teoloji — Tanrı hakkında söylenen her olumlu yüklemi inkâr ederek, dilin ve kavramın ötesindeki bir buluşmaya yönelir. Bu, kavramsal bir “ego ölümü”dür: zihin, kendi tasavvurlarını teker teker bırakır. Yine de fark korunur: Hristiyan apophasisinde de geriye kişisel, sevgi dolu bir Tanrı kalır; boşluk bir uçurum değil, bir kucaklaşma için açılan yerdir. Bu nedenle kenosis, ekstasis ile kontemplasyon arasındaki gerilimi de besler: kendinden çıkmak mı, yoksa sessizce dolmak mı?
Hegel: Olumsuzlamanın İşi
Mistik dilden felsefî dile geçtiğimizde, G. W. F. Hegel beklenmedik bir muhatap olarak belirir. Hegel mistik değildir; ama onun “olumsuzlama” (Negation) ve “belirli olumsuzlama” (bestimmte Negation) kavramları, ego-ölümü gramerine felsefî bir ayna tutar. Tinin Görüngübilimi'nde bilinç, her aşamada kendi sınırlı biçimini olumsuzlar, bu olumsuzlamanın acısından geçer (Hegel buna “olumsuzun yanında durmak, ona katlanmak” der) ve daha yüksek bir biçime kaldırılır (Aufhebung — hem yok etme, hem koruma, hem yükseltme).
Hegel'in “olumsuzlamanın gücü” dediği şey, fenânın diyalektik kuzeni gibidir: hiçbir biçim, kendini olumsuzlamadan hakikate ilerleyemez. Hatta Hegel teolojiyi de bu kalıba döker: Mesih'in çarmıhtaki ölümü ve “Tanrı'nın ölümü” (Tod Gottes) — ki bu ifadeyi Nietzsche'den çok önce Luther'in bir ilâhîsinden alır — soyut, öteki bir Tanrı'nın olumsuzlanması ve Tin olarak cemaatte dirilişidir. Burada “Tanrı'nın ölümü”, inkâr değil, Aufhebung'tur.
Ama Hegel ile mistikler arasındaki uçurum tam da burada açılır. Hegel için olumsuzlama kavramın işidir; hedef, mutlak bilgidir, sessiz bir teslimiyet değil. Hegel, “salt töze dalan, ayrımı yutan” mistik birliği — özellikle Schelling'in “bütün ineklerin kara olduğu gece”sini — küçümser. Mistik fenâda bilen ben susar; Hegelci olumsuzlamada kavrayan ben daha da güçlenerek geri döner. Sûfînin “bilmemenin bilgisi” (cehl-i mukaddes, kutsal cehâlet) dediği yerde, Hegel mutlak kavramsal şeffaflık ister. Bu yüzden Hegel'i mistiklerle yan yana koymak aydınlatıcıdır ama eşitlemek değil: o, ego-ölümünü düşüncenin içine çeker, onu bir teslimiyet değil bir iş (Arbeit des Negativen, olumsuzun emeği) yapar.
Ne Ölür, Ne Kalır: Karşılaştırmalı Bir Bilanço
Dört geleneği aynı masaya koyduğumuzda, “ego ölümü” imgesinin ardındaki derin ayrımlar netleşir:
- Ölen ne? Fenâda: nefsin iddiası ve beşerî sıfatlar (ama varlık değil). Anattā'da: zaten var olmayan sabit benin yanılsaması. Kenosiste: önce Tanrı kendini boşaltır, sonra insan “ben”ini bırakır. Hegel'de: bilincin her sınırlı biçimi.
- Kalan ne? Fenâda: Hakk'ın bekası — kişisel, dolu Mutlak. Anattā'da: tözleşmemiş dinginlik, koşulsuz nirvâna. Kenosiste: sevgi dolu, kişisel Tanrı'yla birlik. Hegel'de: Tin'in mutlak öz-bilgisi.
- Yöntem hangisi? Fenâda: aşk, zikir, terbiye edilmiş tedricî yol. Anattā'da: içgörü meditasyonu (vipassanā), çözümleyici uyanış. Kenosiste: bırakmışlık ve apophatik sessizlik. Hegel'de: kavramsal diyalektik emek.
- Geriye “birisi” kalır mı? Fenâ, kenosis: evet — bir Sevgili. Anattā: hayır — sadece sönüş. Hegel: evet ama o “birisi” Mutlak Tin'dir.
Bu tablo, perennializmin “hepsi bir dağın zirvesine çıkan farklı patikalar” eğretilemesini sınar. R. C. Zaehner gibi araştırmacılar, monistik (advaita), teistik (fenâ/kenosis) ve doğa-mistisizmi türlerinin temelden farklı olduğunu savunarak bu eğretilemeye direnir; Steven Katz'ın constructivist itirazı ise her mistik tecrübenin zaten geleneğin kavramlarıyla biçimlendiğini, “saf çekirdek deneyim”in bir kurgu olduğunu söyler. Buna karşılık W. T. Stace ve Robert Forman gibi düşünürler, hiç değilse “içeriksiz bilinç” (pure consciousness event) düzeyinde ortak bir çekirdek bulunabileceğini öne sürer.
Belki de en dürüst sonuç şudur: Bu gelenekler, “ben”i bırakmanın aynı zorunluluğu etrafında buluşur ama o boşalmanın yöneldiği yer konusunda kökten ayrışır. Sûfî, geriye Sevgili kalsın diye ölür; Budist, geriye hiçbir “kalan” iddiası kalmasın diye uyanır; Hristiyan mistik, kendini boşaltan bir Tanrı'ya yer açmak için sıyrılır; Hegel, kavramın daha yükseğe çıkması için olumsuzun acısına katlanır. Aynı eşikte dört farklı kapı — ve eşiği geçen her yolcu, geçtiği kapının rengini taşır. Bu yüzden “aydınlanmadan sonra ne olur?” sorusu da her gelenekte farklı yankılanır; nitekim aydınlanma sonrası bütünleşme de bu çıkış noktalarının izini sürer.
Kaynaklar
- Annemarie Schimmel, Mystical Dimensions of Islam (University of North Carolina Press, 1975)
- Reynold A. Nicholson, The Mystics of Islam (1914) ve Studies in Islamic Mysticism (1921)
- William C. Chittick, The Sufi Path of Knowledge: Ibn al-'Arabi's Metaphysics of Imagination (SUNY Press, 1989)
- Nāgārjuna, Mūlamadhyamakakārikā (çev. Jay L. Garfield, The Fundamental Wisdom of the Middle Way, Oxford, 1995)
- Walpola Rahula, What the Buddha Taught (1959)
- Bernard McGinn, The Mystical Thought of Meister Eckhart (Crossroad, 2001)
- Aziz Yuhannâ della Cruz (St. John of the Cross), Ruhun Karanlık Gecesi (Noche oscura del alma)
- Sarah Coakley, Powers and Submissions: Spirituality, Philosophy and Gender (Blackwell, 2002) — kenosis tartışması
- G. W. F. Hegel, Phänomenologie des Geistes (1807); Vorlesungen über die Philosophie der Religion
- R. C. Zaehner, Mysticism Sacred and Profane (Oxford, 1957)
- Steven T. Katz (ed.), Mysticism and Philosophical Analysis (1978)
- Robert K. C. Forman (ed.), The Problem of Pure Consciousness (Oxford, 1990)