Futhark: Eski ve Genç Runik Alfabeler
Germen halklarının kutsal yazı sistemi olan runalar: 24 harfli Elder Futhark, 16 harfli Younger Futhark ve Anglosakson Futhorc; her runanın taşıdığı ad, ses ve gizli anlam ile yazı, büyü ve kehanet arasındaki sınırın bulanıklaştığı bir simge dünyası.
“Runaları bilir misin, yorumlamayı bilir misin, oymayı bilir misin, sınamayı bilir misin, dua etmeyi bilir misin, kurban sunmayı bilir misin?” — Hávamál, 144. kıta
Yazıdan Fazlası
Çoğu alfabe yalnızca sesleri kaydeden nötr bir araçtır; runalar ise doğdukları andan itibaren bunun ötesinde bir şey olmuşlardır. Eski İskandinav dilinde rún sözcüğü “sır, gizem, fısıltıyla söylenen şey” anlamına gelir; aynı kök Eski İngilizcede rún (gizli danışma), Eski Yüksek Almancada rûna (gizem) ve Gotçada runa (sır) olarak yaşar. Fince runo (büyülü şarkı, şiir) sözcüğünün de bu Germen kökenden ödünç alındığı düşünülür. Demek ki bir runa, başından beri hem bir harf hem de bir gizem idi: gözle görülen çentik, görünmeyen bir gücün taşıyıcısıydı.
Bu ikili doğa, runaları dünya yazı sistemleri içinde özel bir yere koyar. Tıpkı Kelt dünyasının ağaç adlarıyla örülü Ogham çentik alfabesi gibi, runalar da salt iletişimin değil, kutsalla temasın aracıdır. Bir runa kazımak — rísta rúnar — bir sözcüğü kaydetmek kadar bir niyeti gerçeğe çentmek demekti.
Kökeni: Akdeniz'den Kuzey Ormanlarına
Runaların kökeni uzun süredir tartışmalıdır, ama bilimsel uzlaşı runik yazının Akdeniz alfabelerinden, büyük olasılıkla bir Kuzey İtalik (Etrüsk kökenli) alfabe ya da doğrudan Latin alfabesinden türediği yönündedir. MÖ son yüzyıllarda Alpler çevresindeki Germen kabileleri, ticaret ve askerî temas yoluyla İtalik harf biçimleriyle karşılaştılar ve bu biçimleri kendi dillerinin seslerine ve kendi yazı malzemelerine uyarladılar.
Bu uyarlamanın en görünür izi, runaların geometrisindedir. Runalar ahşaba, kemiğe ve taşa bıçak ya da keskiyle çentilmek üzere tasarlanmıştır. Bu yüzden neredeyse hiç yatay çizgi içermezler: ahşabın damarına paralel bir yatay çizgi liflerin arasında kaybolur ya da odunu yarardı. Bunun yerine dikey (stafir, “direkler”) ve eğik (ættir dışı tâli çizgiler) hatlar egemendir. Yuvarlak biçimler de yoktur; her şey köşeli ve kesindir. Böylece runaların estetiği, üzerine yazıldıkları maddenin doğasından doğan bir kutsal geometri disiplini taşır.
Bilinen en eski runik yazıtlar MS 1.–2. yüzyıllara tarihlenir: Danimarka'da bulunan Vimose tarağı (yaklaşık MS 160) üzerindeki harja sözcüğü ve Øvre Stabu mızrak ucu gibi nesneler, yazının daha en başından beri silah, takı ve gündelik eşyalarla iç içe olduğunu gösterir. Runalar bir kâtipler sınıfının değil, savaşçıların, zanaatkârların ve kâhinlerin yazısıydı.
Yazının yönü de bu erken dönemde henüz oturmuş değildi. Bazı yazıtlar soldan sağa, bazıları sağdan sola, bazıları ise satır sonunda yön değiştirerek (öküzün tarlayı sürerken döndüğü gibi, boustrophedon) yazılmıştır. Kelimeler genellikle bitişik yazılır, ayırıcı olarak bir ya da birkaç nokta kullanılırdı. Bu esneklik, runik yazının uzun süre merkezî bir kurum (saray kâtipliği, kilise yazıhanesi) tarafından standartlaştırılmadan, yerel ustalar elinde elden ele aktarıldığını düşündürür.
Elder Futhark: Yirmi Dört Runanın Düzeni
En eski ve en eksiksiz runik sistem, MS 2.–8. yüzyıllar arasında Ortak Germencenin (Proto-Germence) konuşulduğu bölgede kullanılan Elder Futhark'tır (Eski Futhark). Adını ilk altı runasından alır: f-u-þ-a-r-k. Bu, alfabemizin “abece” diye anılması gibi, runik dizinin kendi başlangıç harfleriyle adlandırılmasıdır ve bize geleneğin ne denli bilinçli bir “sıra” duygusu taşıdığını gösterir.
Elder Futhark yirmi dört runadan oluşur ve bunlar geleneksel olarak sekizerli üç gruba — ætt (çoğulu ættir, “aile, grup”) — bölünür:
- Birinci ætt (Freyr/Freyja'nın ailesi): fehu (ᚠ, sığır/servet), uruz (ᚢ, yaban öküzü/güç), þurisaz (ᚦ, dev/diken), ansuz (ᚨ, tanrı/Óðinn), raidō (ᚱ, yolculuk/araba), kaunan (ᚲ, meşale/yara), gebō (ᚷ, armağan), wunjō (ᚹ, sevinç).
- İkinci ætt (Heimdallr'ın ailesi): hagalaz (ᚺ, dolu), naudiz (ᚾ, ihtiyaç/zorunluluk), īsaz (ᛁ, buz), jēra (ᛃ, hasat/yıl), eihwaz (ᛇ, porsuk ağacı), perþ (ᛈ, anlamı belirsiz, kura/oyun olabilir), algiz (ᛉ, koruma/geyik), sōwilō (ᛊ, güneş).
- Üçüncü ætt (Týr'ın ailesi): tīwaz (ᛏ, tanrı Týr/adalet), berkanan (ᛒ, huş ağacı/doğurganlık), ehwaz (ᛖ, at), mannaz (ᛗ, insan), laguz (ᛚ, su/göl), ingwaz (ᛜ, tanrı Ingwaz/Freyr), dagaz (ᛞ, gün/şafak), ōþila (ᛟ, atadan kalan mülk/miras).
Bu listenin çarpıcı yanı, her runanın bir adı olmasıdır ve bu ad, runanın temsil ettiği sesin ilk harfidir (akrofonik ilke). Fehu runası hem /f/ sesini verir hem de “sığır, taşınır servet” demektir. Böylece her harf aynı anda bir kavramın, bir nesnenin, bazen bir tanrının da işaretidir. Runik yazı bu yüzden hiçbir zaman tam anlamıyla “boş” bir fonetik sistem olmamış; her zaman anlam yüklü bir simgeler ağı olarak işlemiştir. Örneğin tek başına çizilen ansuz, Germen kâtibinin zihninde sadece /a/ değil, Óðinn'in ta kendisini çağırabilirdi.
Younger Futhark: Azalan Harf, Artan Çok-anlamlılık
Viking Çağı'na (yaklaşık MS 800) gelindiğinde İskandinav dili köklü ses değişimleri geçirmişti, ama paradoksal biçimde runik sistem genişlemek yerine daraldı. Younger Futhark (Genç Futhark) yalnızca on altı runaya indi. Bu, dilin sadeleşmesi değil — tam tersine Eski Norsça'nın ses çeşitliliği artarken yazının basitleşmesidir.
Sonuç, her runanın birden çok sese karşılık geldiği, son derece “yüklü” bir sistemdir: tek bir runa hem ötümlü hem ötümsüz ünsüzü, bazen birkaç ünlüyü birden gösterebiliyordu. Bu, okuyucudan bağlamı bilmesini, metni adeta çözmesini bekleyen bir yazıydı — ki bu da runaların “gizem” çağrışımını pekiştirir. Younger Futhark iki ana üslupta görülür:
- Uzun-dallı (Danimarka) runalar: anıt taşlarına oyulan, tam biçimli harfler.
- Kısa-budaklı (İsveç-Norveç / “Rök”) runalar: daha hızlı, gündelik yazı için sadeleştirilmiş biçimler.
Viking Çağı'nın binlerce rúnstein'ı (runik anıt taşı), özellikle İsveç'in Uppland bölgesinde, bu alfabeyle yazılmıştır. Bunların çoğu mezar taşı değil, “X, kardeşi Y'nin anısına bu taşı dikti” türünden bir aile-bellek anıtıdır; runik yazının ölüm, soy ve anma ile derin bağını gösterir. Bu dünyanın mitolojik arka planı — Æsir ve Vanir tanrıları, Yggdrasill ve dokuz dünya, kaderi dokuyan Nornlar — runaların içine işlemiştir.
Anglosakson Futhorc: Genişleyen Kol
Germen göçleriyle Britanya'ya geçen Angluslar, Saksonlar ve Jütler, Elder Futhark'ı kendi dillerinin değişen seslerine uyarlarken sistemi genişlettiler. Anglosakson Futhorc (adındaki dördüncü runa /o/ olduğu için “Futhark” değil “Futhorc” okunur) zamanla yirmi sekiz, hatta Northumbria'da otuz üç runaya çıktı. Os, æsc, yr, ear gibi yeni runalar, Eski İngilizcenin yeni ünlülerini karşılamak için eklendi.
Bu kolun en değerli kaynağı, her runanın adını ve şiirsel bir tanımını veren Anglosakson Rune Şiiri'dir (Old English Rune Poem, muhtemelen 8.–9. yüzyıl, 10. yüzyıl elyazmasından bilinir). Şiir, her runayı kısa bir kıtayla anlatır: feoh (servet) “insanlar arasında bir tesellidir ama herkes onu cömertçe dağıtmalıdır”; ós (ağız/tanrı) “her dilin kaynağıdır”. Bu şiir, runaların salt ses değil, ahlâkî-kozmolojik düğümler olarak görüldüğünün en açık kanıtıdır. Benzer “rune şiirleri” Norveç ve İzlanda'dan da günümüze ulaşmış, runaların adlarını ve çağrışımlarını koruyan başlıca metinler olmuştur.
Hıristiyanlaşmayla birlikte runalar Britanya'da bir süre Latin alfabesiyle yan yana yaşadı; þorn (þ) ve wynn (ƿ) gibi runa kökenli harfler, ortaçağ İngilizce elyazmalarına geçti. Þorn bugün hâlâ İzlandaca alfabede (Þ/þ) yaşamaktadır.
Óðinn ve Runaların Kazanılışı
Runaların kökenine dair Germen mitolojisinin verdiği yanıt, onların sıradan bir buluş değil, bedel ödenerek elde edilmiş kutsal bir bilgi olduğudur. Poetic Edda'nın Hávamál bölümünde Óðinn'in kendini anlattığı meşhur dizeler bu kazanılışı betimler: tanrı, dünya ağacı Yggdrasill'in dalına dokuz gün dokuz gece, kendi mızrağıyla yaralanmış, “kendini kendine kurban ederek”, aç ve susuz asılı kalır. Bu çile, Óðinn'in kendini asması olarak bilinen mitin çekirdeğidir. En dipte, bir çığlıkla runaları “kapıp aldığında” yeniden düşer:
Bu anlatı, runaları bir şamanik inisiyasyon — ölüm-eşiğine inip dönüş — sonucunda elde edilen gizli bilgi olarak konumlandırır. Óðinn aynı zamanda galdr (büyülü ezgi) ve seiðr (kâhinlik büyüsü) tanrısıdır; bu yönüyle figürü, kuzeyin runa ustasını Avrasya'nın daha geniş şaman ve kâhin geleneğine bağlar. Runa bilgisi, böylece sıradan okuryazarlık değil, kozmosu “okuyabilen” bir bilgeliktir.
Büyü ve Kehanet: Çentiğin Gücü
Runaların büyüsel kullanımı hem mitolojik metinlerde hem arkeolojik buluntularda izlenir. Hávamál'da Óðinn on sekiz büyülü şarkı (ljóð) ve runaların nasıl “oyulup”, “boyanıp” (çentikleri kırmızıya boyamak yaygın bir uygulamaydı) ve “sınanacağını” sayar: yangını söndüren, kılıcı köreltzen, ölüyü konuşturan runalardan söz eder. Sigrdrífumál adlı kahramanlık şiirinde Valkyrie Sigrdrífa, Sigurðr'a hangi runaların hangi amaçla — zafer, doğum, dalga (denizcilik), söz (hukuk) için — kazınacağını öğretir. Bu, runaların adeta bir “uygulamalı simge” repertuvarı olarak kavrandığını gösterir.
Arkeoloji bunu doğrular. Bind-rune denen, birkaç runanın tek bir simgede birleştirilmesiyle oluşan işaretler; muska, takı ve silahlara kazınmış koruyucu formüller; ve çoğu zaman alu (büyü/koruma) ya da laukaz (pırasa, bereket-sağlık simgesi) gibi tek sözcüklük tılsımlar bulunmuştur. Norveç'teki Bergen kazılarından çıkan yüzlerce ortaçağ tahta runik çubuğu ise tablonun öbür yüzünü gösterir: bunların çoğu büyü değil, borç senedi, aşk mektubu, ticarî not ve hatta kaba şakalardır. Yani runalar aynı anda hem kutsal hem son derece gündelik bir yazıydı.
Birkaç ünlü buluntu, runik yazının bu çok katmanlı doğasını özetler. Norveç'teki yaklaşık MS 400 tarihli Tune taşı, hem bir mirasçı beyanı içerir hem de cenaze-bira (arbija) ritüeline değinir; hukukun, ölümün ve kutsalın aynı yazıtta birleşmesi tipiktir. Danimarka'daki MS 5. yüzyıl Gallehus altın boynuzları üzerindeki “Ben Hlewagastiz, Holt'un oğlu, bu boynuzu yaptım” yazıtı, bir zanaatkârın imzasını ölümsüzleştiren erken bir “usta sözü”dür ve Germen alliterasyonlu (baş kafiyeli) şiirinin de bilinen en eski örneklerinden sayılır. Onuncu yüzyıldan Jelling taşları ise Kral Harald Gormsson'un (“Mavidiş”) Danimarka'yı birleştirip Hıristiyanlaştırdığını ilan eder — runik anıtın artık yeni dinin hizmetinde, neredeyse bir devlet beyannamesi olarak kullanıldığı bir andır. Böylece runalar, paganizmden Hıristiyanlığa geçişin sessiz tanıkları hâline gelir.
“Runaları okuyarak gelecek görme” anlamındaki klasik runik kehanet uygulamasının tek doğrudan antik tanığı, Romalı tarihçi Tacitus'tur. Germania (MS 98) eserinin 10. bölümünde, Germenlerin bir ağaç dalını çubuklara böldüğünü, üzerlerine “belli işaretler” çentip beyaz bir bez üzerine rastgele saçtığını, sonra bir rahip ya da aile reisinin tanrılara dua ederek üçer çubuk seçip bu işaretleri yorumladığını anlatır. Tacitus bu işaretlerin tam olarak runa olup olmadığını söylemez (yazıt kanıtları onun zamanından biraz sonradır), ama tarif, sonraki runik kehanet anlayışının antik temeli sayılır.
Hıristiyanlaşma, Unutuluş ve Modern Diriliş
Kuzey Avrupa'nın 10.–12. yüzyıllarda Hıristiyanlaşmasıyla Latin alfabesi resmî yazı hâline geldi ve runalar yavaşça geri çekildi. Yine de bazı kırsal bölgelerde — özellikle İsveç'in Dalarna eyaletinde — runalar değişip evrilerek, 19.–20. yüzyıla dek dalrunor (Dalecarlian runaları) biçiminde gündelik kullanımda kaldı. Runalar hiçbir zaman tümüyle “ölü” bir yazı olmadı.
- yüzyılın romantik milliyetçiliği ve Germen filolojisi runalara bilimsel ilgiyi canlandırdı. Ne yazık ki bu ilginin bir kolu karanlığa saptı: 20. yüzyıl başında Guido von List gibi Ariosofi akımı temsilcileri, hayalî bir “Armanen” runa sistemi uydurdu ve runaları ırkçı-mistik bir ideolojinin parçası yaptı. Nazi rejiminin sōwilō runasından türettiği SS amblemi ve algiz runasının kötüye kullanımı, bu istismarın en bilinen örnekleridir. Bu tarihsel yük, runaların ciddi incelenmesinde dikkatli bir ayrım gerektirir: tarihsel runoloji ile 20. yüzyıl uydurmacılığı birbirinden kesinlikle ayrılmalıdır.
Çağdaş dönemde runalar iki ayrı yaşam sürer. Bir yanda runoloji, titiz bir filoloji ve arkeoloji disiplini olarak yazıtları okumaya devam eder. Öte yanda, 1980'lerde Ralph Blum'un popülerleştirdiği “runa falı” gibi modern Yeni-Çağ (New Age) uygulamaları, çoğu kez tarihsel temelden uzak, çağdaş icatlar olarak yaygınlaşmıştır. Akademik bakış, bu modern fal sistemlerinin antik runik kehanetle doğrudan bir süreklilik taşımadığını vurgular. Yine de runaların binlerce yıl önce taşıdığı temel sezgi — yazının yalnızca kaydetmediği, aynı zamanda bağladığı ve açtığı fikri — hem antik Germen dünyasının hem de Kelt ogham geleneğinin paylaştığı, yazıya kutsal bir güç atfeden o eski Avrupa kavrayışının kalıcı izini taşır.
Kaynaklar
- R. I. Page, An Introduction to English Runes (2. baskı, Boydell Press, 1999)
- R. I. Page, Runes (Reading the Past serisi, British Museum Press, 1987)
- Tineke Looijenga, Texts and Contexts of the Oldest Runic Inscriptions (Brill, 2003)
- Klaus Düwel, Runenkunde (4. baskı, Metzler, 2008)
- Mindy MacLeod & Bernard Mees, Runic Amulets and Magic Objects (Boydell Press, 2006)
- Tacitus, Germania (MS 98), bölüm 10
- Poetic Edda: Hávamál ve Sigrdrífumál (çev. Carolyne Larrington, Oxford World's Classics, 2014)
- The Old English Rune Poem (ed. Maureen Halsall, University of Toronto Press, 1981)