Varlık, Hakikat, Ontoloji

Aklı Küllî: İslami Filosofyada Evrensel Zeka

İslam felsefesinde aklın iki yüzü: insandaki düşünme yetisi (epistemoloji) ile kozmik bir hipostaz olan al-'aql al-awwal (İlk Akıl). Fârâbî–İbn Sînâ kozmolojisindeki Faal Akıl'dan Plotinos'un Nous'una ve Vedânta'nın Mahat'ına uzanan karşılaştırmalı bir okuma.

15 bağlantı İleri Varlık, Hakikat, Ontoloji Haritada göster →

“İlk varlıktan, O olduğu için, zorunlulukla bir İkinci sudûr eder. Bu İkinci de cisimsizdir, maddede değildir; kendini ve İlk'i akleder. Kendi zâtını aklettiği ölçüde bir feleği var eder, İlk'i aklettiği ölçüde de kendinden sonraki Akl'ı.” — Fârâbî, el-Medînetü'l-Fâzıla

İki Anlamı Olan Bir Kelime

İslam düşüncesinde akl (عقل) kelimesi, tek bir terimin altında iki ayrı evreni barındırdığı için sürekli bir kavram kaymasına açıktır. Arapça kök olan ʿa-qa-la “bağlamak, dizginlemek” demektir; devenin ayağına vurulan köstek (ʿiqâl) ile aynı köktendir. İlk anlamıyla akıl, insanın tutkularını dizginleyen, doğruyu yanlıştan ayıran, kavram kuran yetidir — yani bir psikolojik-epistemolojik kapasite. Kur'an'ın defalarca “akletmez misiniz?” (efelâ taʿqilûn) diye seslendiği akıl budur; ahlâkî sorumluluğun ve imanın zeminini kuran insanî melekedir.

Ama Helenistik felsefenin Arapçaya tercümesiyle birlikte (8.-10. yüzyıllar, Beytü'l-Hikme çevresi) terim ikinci, çok daha radikal bir anlam kazandı: Aristoteles'in nous'u ve Plotinos'un Nous hipostazı “akl” diye çevrildiğinde, akıl artık sadece insanın içindeki bir yeti değil, kozmosun kendisinde var olan, maddeden bağımsız, ezelî ve etkin bir gerçeklik haline geldi. İşte “Aklı Küllî” (al-ʿaql al-kullî, evrensel/tümel akıl) ya da “İlk Akıl” (al-ʿaql al-awwal) dediğimizde kastedilen budur. Bu notun ekseni, bu ikinci anlam ile onun farklı geleneklerdeki karşılıklarıdır.

Mutezile: Bağımsız Aklın İlk Savunucuları

Kozmik akıl tartışmasına geçmeden önce, İslam'da aklın otoritesini ilk kuran akımı anmak gerekir. Mutezile, 8. yüzyılda Basra ve Bağdat'ta doğan rasyonalist kelâm okulu, vahiyden bağımsız olarak aklın iyiyi ve kötüyü (husn ve kubh) bilebileceğini savundu — bu, sonraki Eşʿarî gelenekle keskin biçimde ayrıştıkları noktadır. Onlara göre Allah'ın adaleti aklî bir zorunluluktur; Tanrı “akla aykırı” bir şeyi buyuramaz. Vâsıl b. Atâ, Ebü'l-Hüzeyl el-Allâf ve Kâdî Abdülcebbâr çizgisinde gelişen bu “beş esas” teolojisi, aklı vahyin yanına bir bilgi kaynağı olarak yerleştirdi.

Ne var ki Mutezile'nin aklı epistemolojik-ahlâkî bir ilkedir; henüz Plotinosçu anlamda kozmolojik bir hipostaz değildir. Mutezile aklı insanın elindedir; kozmosu yöneten ayrı bir varlık katmanı değildir. Kozmik akıl fikrini İslam'a taşıyan, kelâmcılar değil felâsife (Helenistik mirasın varisi filozoflar) oldu. Yine de Mutezile'nin “akıl yetkindir” vurgusu olmadan, felsefenin İslam toprağında bu kadar cüretkâr biçimde kök salması güçleşirdi.

Sudûr Kozmolojisi ve İlk Akıl

İslam felsefesinde Aklı Küllî'nin asıl yeri sudûr (taşma/feyz, Yunanca emanatio) kozmolojisidir. Bu şemayı Kindî'nin başlattığı, Fârâbî'nin sistemleştirdiği, İbn Sînâ'nın ise olgunlaştırdığı söylenebilir.

Şema şöyle işler: Mutlak Bir olan Vâcibü'l-Vücûd (Zorunlu Varlık, Tanrı), kendi zâtını akleder. Bu kendini-akletme ediminden, zorunlulukla İlk Akıl (al-ʿaql al-awwal) sudûr eder. “Birden ancak bir çıkar” (ex uno non fit nisi unum) ilkesi gereği, mutlak basit olan Tanrı'dan doğrudan ancak tek bir varlık taşabilir — o da İlk Akıl'dır. Bu İlk Akıl artık “birden çok” yönü barındırır: hem kendi kaynağını (Tanrı'yı), hem kendi zâtını, hem de kendi imkânını akleder. Bu üçlü akletmeden sırasıyla bir başka akıl, bir nefs (felek ruhu) ve bir gök küresi (felek) doğar. Böylece akıllar zinciri, onuncu akla kadar iner.

Bu onuncu akıl, Faal Akıl'dır (al-ʿaql al-faʿʿâl, Yunanca nous poietikos). Ay-altı âlemin yöneticisi olan Faal Akıl iki kritik işlevi yerine getirir:

Bu, İslam felsefesinin en zarif sentezlerinden biridir: bilgi teorisi ile kozmoloji aynı varlığın iki yüzü haline gelir. İnsanın düşünmesi, kozmik aklın bir uzantısıdır. İbn Sînâ bunu insanî aklın aşamalarıyla (heyûlânî akıl → meleke aklı → bilfiil akıl → müstefâd akıl) ayrıntılandırır; en yüksek aşamada insan zihni, sezgisel bir “kutsî kuvve” (hads) ile Faal Akıl'a temas eder. Peygamberlik de İbn Sînâ'da tam buradan açıklanır: nebî, Faal Akıl'la olağanüstü güçlü ve aracısız bir bağ kuran kişidir.

Bu şemanın gözden kaçırılmaması gereken bir sonucu, bilginin “doğuştan” değil de “kazanılmış” (müstefâd) sayılmasıdır: insan zihni boş bir levha gibi başlar, ama bilgiyi tek tek deneyimden tümevarımla üretmek yerine, hazırlanmış zihne Faal Akıl'dan alır. Böylece İslam felsefesinde öğrenmenin metaforu “inşa etmek”ten çok “aydınlanmak”tır — zihnin perdelerinin açılıp kozmik ışığa açılması. Bu aydınlanma dili, felâsifeden tasavvufa sızmış; sûfîlerin “keşf” ve “ilhâm” anlayışı, filozofun “ittisâl bi'l-akli'l-faʿʿâl” (Faal Akıl'la birleşme) kavramıyla aynı zemini paylaşır hale gelmiştir. İki gelenek arasındaki sınır, sanıldığından çok daha geçişlidir.

Karşı Ses: Gazzâlî ve İbn Rüşd

Bu görkemli akıl kozmolojisi itirazsız kabul görmedi. Gazzâlî, Tehâfütü'l-Felâsife'de sudûr şemasını ve âlemin ezelîliğini Kur'anî yaratılış (ibdâ) inancıyla bağdaşmaz bularak filozofları sert biçimde eleştirdi; ona göre “Birden bir çıkar” ilkesini Tanrı'nın hür iradesine dayatmak, yaratıcıyı zorunlu bir nedene indirger.

İbn Rüşd (Averroes) ise Tehâfütü't-Tehâfüt'te filozofları savundu; ancak ilginç biçimde sudûr şemasını sadeleştirdi ve Fârâbîci akıllar hiyerarşisini Aristoteles'e daha sadık biçimde yeniden kurdu. İbn Rüşd'ün Faal Akıl yorumu — özellikle “akl-ı müstefâd”ın tek ve ortak (monopsişizm) olduğu tezi — Latin Batı'da Averroizm adıyla büyük fırtına kopardı ve “kişisel ölümsüzlük var mı?” tartışmasını yüzyıllarca besledi.

Plotinos'un Nous'u: Kaynaktaki Akıl

Aklı Küllî'nin doğrudan atası, Plotinos'un Nous'u'dur. Enneadlar'da Plotinos üç temel hipostaz (asıl gerçeklik katmanı) tanımlar: Bir (to Hen, mutlak, tanımsız kaynak), ondan taşan Nous (Akıl-Zihin) ve Nous'tan taşan Psyche (Ruh). Nous, Bir'in kendini seyrinden doğan ilk çokluktur; Platon'un İdealar dünyasını içinde barındırır ve hem düşünen hem düşünülen olarak kendi içinde tam bir birliktir.

İslam filozoflarının İlk Akl'ı, neredeyse birebir Plotinos'un Nous'unun çevirisidir — nitekim Arap dünyasında Esûlûcyâ (“Aristoteles'in Teolojisi” adıyla dolaşan, aslında Plotinos'tan derlenmiş metin) bu aktarımın köprüsü olmuştur. Ancak kritik bir fark vardır: Plotinos'ta Bir'den taşma ister istemez, bilinçsiz bir bolluk taşması gibidir; İslam filozofları ise bu taşmayı Tanrı'nın kendini-akletme edimiyle (öz-bilinç) ilişkilendirerek tevhid inancına yaklaştırmaya çalışmışlardır. Yine de Gazzâlî'nin itirazı tam da bu noktada haklılık taşır: zorunlu sudûr ile hür yaratım arasındaki gerilim hiçbir zaman tam çözülmemiştir.

Platon'un kendisinde ise “akıl” daha çok Timaios'taki Demiurgos'un kozmosu İdealar'a (özellikle İyi İdeası'na) bakarak düzenlemesi biçiminde belirir; tümel akıl müstakil bir hipostaz değil, düzenleyici ilkedir. Plotinos'un katkısı, bu düzenleyici aklı bağımsız bir varlık katmanına yükseltmek olmuştur.

Latin Batı'ya Geçiş ve Rönesans Yankısı

İslam filozoflarının işlediği Aklı Küllî, 12.-13. yüzyıl Toledo çevirilerinden sonra Latin skolastiğine aktarıldı ve burada uzun ömürlü tartışmalar doğurdu. Albertus Magnus ve Thomas Aquinas, İbn Sînâ'nın “suretleri veren ayrı Faal Akıl” tezini Hristiyan ilahiyatıyla bağdaştırmaya çalışırken; Latin Averroistler (Brabantlı Siger gibi) İbn Rüşd'ün tek-ortak akıl tezini savunarak kilise ile çatıştılar. “Anlama yetisinin tüm insanlarda ortak ve tek olduğu” düşüncesi, bireysel ruhun ölümsüzlüğünü tehdit ettiği için 1277'de Paris'te resmen kınanan tezler arasına girdi.

İlginç biçimde, bu kozmik akıl mirası Rönesans'ta yeniden canlandı. Floransa'da Platoncu Akademi'yi kuran Marsilio Ficino, Plotinos'u doğrudan Latinceye çevirerek Nous-hipostazını yeniden Batı düşüncesinin merkezine taşıdı; insan ruhunu, maddî evren ile ilahî akıl arasında köprü kuran “kozmosun bağı” (copula mundi) olarak tanımladı. Böylece İslam felsefesinde billurlaşan akıl kozmolojisi, Antik Yunan kaynağına geri dönerek erken modern düşüncenin de damarlarına karıştı — felsefe tarihinin en uzun “aktarma zincirlerinden” biri.

Hint Paraleli: Mahat, Buddhi ve Vedânta

Karşılaştırmayı Akdeniz'in dışına taşırdığımızda en çarpıcı paralel Sâmkhya ve Vedânta geleneklerinden gelir. Sâmkhya kozmolojisinde, ilksel madde (prakriti) açılırken ortaya çıkan ilk ve en ince ilke Mahat (“Büyük Olan”) ya da Buddhi'dir — kozmik zekâ-ilkesi. Mahat, bireysel zihinlerin (bireysel buddhi) kaynağıdır; tıpkı Faal Akıl'ın bireysel akılları aydınlatması gibi, kozmik bir zekâ katmanı bireysel idrake önceliklidir.

Advaita Vedânta'da ise saf bilinç (cit), Brahman'ın özüyle özdeştir; burada “akıl” artık bir hipostaz değil, varlığın kendisidir (sat-cit-ânanda: varlık-bilinç-mutluluk). Bu, İslam'daki vahdet-i vücûd öğretisiyle dikkat çekici biçimde rezonansa girer: İbn Arabî çizgisinde de “akl-ı evvel”, Hakikat-i Muhammediyye ile özdeşleştirilir ve var olan her şeyin bilgisinin taşıyıcısı kılınır. Sûfî kozmolojisi, felâsifenin İlk Aklı'nı alıp onu “Muhammedî Nûr” ile kaynaştırarak felsefe ile irfanı buluşturmuştur — bu da marifet (irfânî bilgi) tartışmasının arka planını oluşturur.

Budist Madhyamaka geleneği ise burada keskin bir karşı kutup sunar: Nâgârcuna'nın şûnyatâ (boşluk) öğretisi, kalıcı bir “kozmik akıl” ya da öz (svabhâva) fikrini bütünüyle reddeder. Madhyamaka'ya göre ne bireysel ne de evrensel bir “akıl-cevheri” vardır; her şey karşılıklı bağımlı oluş (pratîtyasamutpâda) içinde, özsüz biçimde belirir. Böylece elimizde üç tutum kalır: (1) aklı kozmik bir hipostaz sayan Yeni-Platoncu/İslamî çizgi, (2) aklı nihai varlıkla özdeşleştiren Advaita, ve (3) her türlü kalıcı zekâ-özünü boşaltan Madhyamaka.

Neden Önemli: Bilen ile Bilinenin Birliği

Bütün bu geleneklerin ortak sezgisi şudur: İnsan zihni kavradığında, kendi başına yaratmıyor; zaten var olan bir anlaşılırlığa katılıyor. Matematiksel bir hakikati “icat etmeyiz”, onu “keşfederiz” — sanki kozmosta hazır bekleyen bir anlam dokusuna dokunuruz. İslam filozofları bu sezgiyi Faal Akıl'la, Plotinos Nous'la, Sâmkhya Mahat'la, Advaita ise Brahman'ın bilinciyle açıkladı. Hepsinin altında yatan soru aynıdır: Düşünce nereden gelir, ve neden gerçekliğe uyar?

Bu yüzden Aklı Küllî, salt bir antik kozmoloji fosili değildir. “Bilgi nesnel midir, zihin gerçekliğe nasıl açılır, anlam keşfedilir mi yaratılır mı?” sorularının ilk büyük metafizik cevaplarından biridir. Modern epistemoloji bu kozmik akıl katmanını terk etmiş olsa da, “bilen özne ile bilinen nesnenin nasıl buluştuğu” sorunu — Kant'tan fenomenolojiye — felsefenin kalbinde durmaya devam etmektedir.

Kaynaklar