Skeptisizm ve İlahi Bilgi: Maneviyat Felsefesinde Şüphe
Düşünsel şüphenin maneviyat tarihindeki paradoksal rolü: Pyrrhoncu epoché'den İslâm, Hindu, Hıristiyan ve Budist geleneklerine, kesin bilgiyi askıya alan şüphenin nasıl bir arınma ve teslimiyet aracına dönüştüğü.
“Hiçbir şeyi diğerinden daha çok belirlemeyiz; sonunda söz söylemeyi bırakır, dinginliğe (ataraxia) ulaşırız.” — Sextus Empiricus, Pyrrhonizmin Anahatları I.196
Şüphenin İki Yüzü
Modern Batı tahayyülünde "şüpheci" sözcüğü çoğu zaman dindarlığın karşıtını çağrıştırır: inancı aşındıran, kutsalı sorgulayan, soğuk bir akılcının portresi. Oysa maneviyat tarihine yakından bakıldığında şüphe ile ilahi bilgi arasındaki ilişkinin sanıldığından çok daha girift olduğu görülür. Şüphe yalnızca inancı yıkmaz; pek çok gelenekte onu derinleştirir, arındırır, hatta mümkün kılar. Bir gelenekte putların kırılması demek olan şey, başka bir gelenekte de kavramsal putların — yani Tanrı, Mutlak ya da Hakikat hakkında zihnin kurduğu kesin önermelerin — kırılması anlamına gelir.
Burada birbirinden ayrılması gereken iki ayrı şüphe türü vardır. Birincisi, bilginin imkânına dair epistemolojik şüphedir: "Kesin bilgiye ulaşabilir miyiz?" Bu sorunun klasik temsilcisi antik Yunan'ın Pyrrhonculuğudur. İkincisi ise manevî-arındırıcı şüphedir: zihnin Mutlak'ı kavramsal olarak kuşatma iddiasına duyulan güvensizlik. Bu ikincisi, olumsuzlama teolojisi denilen büyük geleneğin kalbinde yatar. Bu notun tezi, bu iki şüphe türünün — yüzeyde karşıt görünseler de — tarih boyunca defalarca aynı menzile, yani sözün ve kavramın askıya alındığı bir sessizliğe açıldığıdır.
Pyrrhon ve Hint Çıplak Bilgeleri
Şüphenin felsefî biyografisi çoğu zaman Elisli Pyrrhon (yaklaşık MÖ 360-270) ile başlatılır. Onu sıradan bir kuşkucudan ayıran detay, biyografisinin ta kalbinde durur: Pyrrhon, Büyük İskender'in Hindistan seferine filozof olarak katılmış ve orada Yunanlıların gymnosophistai — "çıplak bilgeler" — dediği Hint çilecileriyle karşılaşmıştı. Antik kaynaklar (özellikle Diogenes Laertios'un aktardığı Antigonos), Pyrrhon'un adiaphoria (kayıtsızlık), apatheia (tutkusuzluk) ve kayıtsız dinginlik öğretisini bu karşılaşmaya bağlar.
Bu, mukayeseli maneviyat açısından çarpıcı bir bağdır. Pyrrhonculuğun üç adımlı yapısı — her önerme karşısında eşit güçte bir karşı-önerme kurmak (isostheneia), bunun sonucunda yargıyı askıya almak (epoché), ve bu askıya alıştan beklenmedik bir dinginliğin (ataraxia) doğması — Hint geleneğindeki neti neti ("ne bu, ne o") ediminin ve Madhyamaka okulunun dört köşeli inkârının (catuṣkoṭi: ne var, ne yok, ne hem var hem yok, ne ikisi de değil) yapısal bir yankısıdır. Her iki gelenekte de hedef, bir doktrini "kanıtlamak" değil; zihni, kesinlik talebinin yarattığı huzursuzluktan kurtarmaktır. Pyrrhonculukta hakikat değil, huzur aranır — ve huzur, paradoksal biçimde, hakikat iddiasından vazgeçildiğinde gelir.
Pyrrhon'un öğrencisi Timon ve çok sonra MS 2. yüzyılda Sextus Empiricus, bu tutumu sistematik bir yönteme dönüştürdüler. Sextus'un kilit ayrımı şudur: Pyrrhoncu, "hiçbir şey bilinemez" diye dogmatik bir olumsuzlama yapmaz — bu da bir kesinlik iddiası olurdu. O yalnızca yargısını askıya alır ve "öyle görünüyor ki" (phainetai) demekle yetinir. İşte bu ince ayar, şüpheciliği yıkıcı bir nihilizmden ayırıp ona neredeyse mistik bir disiplin niteliği kazandırır.
İslâm: Gazzâlî'nin Yöntemsel Şüphesi
İslâm düşüncesi şüpheyi yabancı bir hastalık olarak değil, hakikate giden bir geçit olarak deneyimlemiş bir geleneğin en güçlü örneklerinden birini sunar. Hüccetü'l-İslâm Gazzâlî (1058-1111), el-Münkızü mine'd-Dalâl (Dalâletten Kurtaran) adlı otobiyografik eserinde, kendi entelektüel buhranını çıplak bir dürüstlükle anlatır. Gazzâlî, "kesin bilgi" (ilm-i yakîn) arayışında önce duyulara, sonra akla güvenini sorgular; duyuların yanıltıcılığını, ardından mantıksal bedâhetlerin (apaçık öncüllerin) bile bir üst yargı tarafından çürütülebileceği ihtimalini düşünür. Bu öyle derin bir kuşkudur ki, kendi ifadesiyle yaklaşık iki ay süren neredeyse "sofistik bir hastalık" hâline dönüşür.
Bu pasaj, Descartes'ın yöntemsel şüphesinden beş yüzyıl önce yazılmıştır ve yapısal benzerliği — duyulardan başlayıp akla uzanan kademeli kuşku — modern araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Ama kritik fark şudur: Gazzâlî'yi şüpheden kurtaran, Descartes'taki gibi bir mantıksal kanıt (cogito) değildir. Onu kurtaran, kendi deyimiyle "Allah'ın kalbe attığı bir nûr"dur — yani akıl-üstü, doğrudan bir kavrayış. Gazzâlî böylece şüpheyi sonuna kadar yaşar, fakat ondan çıkışı marifet denilen sezgisel/zevkî bilgide (ilm-i zevkî) bulur. Şüphe burada aklın kibrini kıran bir çekiçtir; akıl bir kez kendi sınırını itiraf edince, kalp daha yüksek bir bilgiye açılır. Bu, aklın ilahi bilgi karşısındaki rolü tartışmasının klasik bir düğümüdür.
İslâm kelâmında ayrıca, kesin bilgiyi büsbütün reddeden bir akım — Sümeniyye'ye (Hint kökenli şüpheciler olarak tasvir edilirler) ve bazı Sofistâiyye gruplarına atfedilen tutum — kelâmcılar tarafından titizlikle çürütülmeye çalışılmıştır. Yani İslâm düşüncesi şüpheyi hem içeriden bir arınma aracı olarak kullanmış, hem de aşırı (dogmatik) biçimini bir tehdit olarak ciddiye almıştır.
Hint Gelenekleri: Neti Neti ve Boşluğun Bilgeliği
Hint düşüncesinde şüphe, müstakil bir "şüphecilik okulu" biçiminde değil, bilginin sınırlarını işaretleyen yaygın bir yöntem olarak belirir. Upanişadlar'daki ünlü neti neti ("ne bu değil, ne o değil") formülü, Brahman/Mutlak Bir hakkındaki her olumlu yüklemi reddederek O'nu tüm kavramların ötesinde konumlandırır. Bu bir inkâr değil, bir arındırmadır: Mutlak'ı şu ya da bu nitelikle sınırlandıran her önerme yanlış olduğu için reddedilir; geriye kalan, adlandırılamayan bir hakikattir.
Budizm'de ise Madhyamaka okulunun kurucusu Nâgârjuna (yaklaşık MS 2. yüzyıl), tüm felsefî pozisyonları sistematik biçimde çürüten prasaṅga (saçmaya indirgeme) yöntemini geliştirir. Nâgârjuna'nın kendisi hiçbir tez (pratijñā) öne sürmediğini söyler — bu, Pyrrhoncu epoché'ye dikkat çekici biçimde yakındır. Karşılaştırmalı felsefe literatüründe (özellikle Thomas McEvilley'in çalışmasında) Pyrrhon ile Madhyamaka arasındaki bu paralellik, İskender sonrası Yunan-Hint temaslarının gerçek bir düşünsel alışveriş içerdiği tezini destekler. Yine de fark önemlidir: Nâgârjuna'nın şüphesi soteriolojik bir hedefe — nirvâna'ya, kavramsal tutunmaların (prapañca) tümüyle sönmesine — bağlıdır; Pyrrhoncu için ise hedef bu dünyadaki dinginliktir.
Tasavvuf geleneğinin bir kanadı da bu Hint duyarlılığıyla şaşırtıcı bir akrabalık kurar. Niffârî (ölm. 965 dolayları) el-Mevâkıf adlı eserinde Allah'ın kendisine "Marifet bir perdedir" diye seslendiğini aktarır — yani Hakk hakkındaki kesin bilgi iddiasının bile, daha derin bir karşılaşmanın önünde engel olabileceğini söyler. Aynı şekilde Cüneyd-i Bağdâdî'ye atfedilen "Arif, suyun bardağın rengini aldığı gibi, halinin rengini alandır" sözü, sabit ve nesnel bir "Tanrı bilgisi" yerine, sürekli akışkan ve kavramı aşan bir hâli işaret eder. Bu çizgi, kâmil insanın bilgisinin niçin önermesel değil varoluşsal sayıldığını anlamaya da bir kapı aralar: bilen, bildiği şeye dönüşür; özne-nesne ayrımının çözüldüğü yerde kavramsal kesinlik anlamını yitirir.
Hıristiyan Apofatizm ve Bilgisizlik Bulutu
Hıristiyan mistisizmi, şüphenin manevî verimini belki de en sistematik şekilde teolojiye yerleştiren gelenektir. MS 5-6. yüzyılda yazan Pseudo-Dionysios Areopagites, Mistik Teoloji adlı küçük ama devrimci risalesinde, Tanrı hakkında söylenebilecek her şeyin önce olumlanması (kataphasis), sonra olumsuzlanması (apophasis), nihayet hem olumlama hem olumsuzlamanın da aşılması gerektiğini öğretir. Tanrı "iyi" değildir — çünkü bizim "iyi" kavramımızı sonsuzca aşar; ama "iyi değil" de değildir. Akıl, kendi kategorilerinin yetersizliğini kabul ettiğinde, bir "bilgisizlik" (agnosia) içine girer ki bu, sıradan cehaletten farklı olarak, kavrayışın en yüksek biçimidir: ışıktan değil, "ilahi karanlıktan" gelen bir bilgi.
Bu çizgi Ortaçağ'da iki büyük esere uzanır. Anonim İngiliz mistik metni Bilgisizlik Bulutu (The Cloud of Unknowing, 14. yüzyıl), Tanrı'nın akılla değil ancak "sevgi okuyla" delinebilen bir "bilmeyiş bulutu"nun ardında olduğunu söyler; arayıcı, tüm kavramları bir "unutuş bulutu" altına gömmelidir. Nicholas Cusanus (Kues'lü Nikolaus) ise De Docta Ignorantia (Bilgili Bilgisizlik Üzerine, 1440) adlı eserinde, en yüksek bilgeliğin kendi bilgisizliğinin bilincine varmak olduğunu — yani Sokrates'in "yalnızca hiçbir şey bilmediğimi biliyorum" sözünün mistik bir genişlemesini — savunur. Burada şüphe, bir başarısızlık değil, bilinçli ve disiplinli bir öğrenilmiş tutumdur.
Şüphe ve Teslimiyet: Mukayeseli Bir Bilanço
Bu farklı geleneklerden ortak bir desen süzülür. Şüphe, maneviyatta üç ayrı işlev görür. Birincisi, putkırıcı işlev: zihnin Mutlak hakkında ürettiği kavramsal idolleri kırar. İslâm'da Allah'ı yaratılmışa benzetmeyi reddeden tenzih, Upanişad'ın neti neti'si, Dionysios'un apophasis'i hep bu işi görür. İkincisi, arındırıcı işlev: kesinlik kibrini söker, arayıcıyı alçakgönüllü kılar; Gazzâlî'nin buhranı buna örnektir. Üçüncüsü, eşiğe taşıyıcı işlev: aklın tükendiği noktada, akıl-üstü bir kavrayışa ya da teslimiyete kapı açar. Bilinmezliğin kabulü, çoğu gelenekte, ya doğrudan sezgiye (marifet, gnosis, prajñā) ya da iradenin teslimine (tevekkül, abandon) dönüşür.
Ancak gelenekleri yan yana koyarken farkları da göz ardı etmemek gerekir; aksi takdirde yüzeysel bir "hepsi aynı şeyi söylüyor" perennializmine düşülür. Pyrrhoncu için epoché dünyevî huzura hizmet eder ve herhangi bir aşkın hakikat varsaymaz; tersine, böyle bir hakikatin bilinebilirliğini de askıya alır. Nâgârjuna'nın boşluğu (śūnyatâ) bir "şey" değil, şeylerin özsüz oluşudur. Buna karşılık Gazzâlî, Dionysios ve Cusanus için şüphenin ötesinde gerçek ve müspet bir İlahî varlık durur — kavranamaz ama vardır. Yani Yunan-Budist hat bir epistemolojik askı ile yetinirken, İbrahimî ve teistik Hint hatları şüpheyi bir Mutlak'a teslimiyetin önsözü kılar.
Yine de ortak içgörü inkâr edilemez: hemen her ileri maneviyat geleneği, bir noktada, dilin ve kavramın Mutlak'ı kuşatamayacağını itiraf eder. Bu itiraf, bir entelektüel yenilgi değil; aksine olgunlaşmanın işaretidir. Wittgenstein'ın Tractatus'unun ünlü son cümlesi — "Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı" — laik bir biçimde de olsa, bu kadim sezgiyi yankılar. Maneviyat felsefesinde şüphe, böylece, inancın düşmanı değil; çoğu zaman onun en sadık bekçisi, kavramsal putlara karşı sürekli nöbet tutan bir koruyucudur. Mutlak'ın huzurunda dürüst kalmanın bedeli, belki de, bilmediğimizi bilmektir.
Kaynaklar
- Sextus Empiricus, Outlines of Pyrrhonism (çev. R. G. Bury, Loeb Classical Library, 1933)
- Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, IX. Kitap (Pyrrhon)
- Gazzâlî, el-Münkızü mine'd-Dalâl (Dalâletten Kurtaran), çeşitli çeviriler
- Thomas McEvilley, The Shape of Ancient Thought: Comparative Studies in Greek and Indian Philosophies (Allworth Press, 2002)
- Pseudo-Dionysius Areopagites, The Mystical Theology (içinde: Pseudo-Dionysius: The Complete Works, çev. Colm Luibheid, Paulist Press, 1987)
- The Cloud of Unknowing (çev. ve giriş: A. C. Spearing, Penguin Classics, 2001)
- Nicholas of Cusa, De Docta Ignorantia / On Learned Ignorance (çev. Jasper Hopkins, 1985)
- Jan Westerhoff, Nāgārjuna's Madhyamaka: A Philosophical Introduction (Oxford University Press, 2009)
- Richard H. Popkin, The History of Scepticism: From Savonarola to Bayle (Oxford University Press, 2003)
- Annemarie Schimmel, Mystical Dimensions of Islam (University of North Carolina Press, 1975)