Önemli Şahsiyetler

Akşemseddin: Fâtih'in Hocası, Hekim-Ârif ve Bayramî Şeyhi

Akşemseddin: Hacı Bayram Velî'ye intisâbı, Bayramiyye'nin Şemsiyye kolu, tıp/nebâtât bilgisi ve 'mikrop' rivayeti, İstanbul'un fethinde mânevî rehberlik, Eyüp Sultan kabrinin keşfi.

21 bağlantı Orta Önemli Şahsiyetler Haritada göster → ⌛ 15. yüzyıl

Akşemseddin: Fâtih'in Hocası, Hekim-Ârif ve Bayramî Şeyhi

Akşemseddin: Fâtih'in Hocası, Hekim-Ârif ve Bayramî Şeyhi

Akşemseddin (asıl adıyla Şemseddin Muhammed b. Hamza; 792/1390, Şam – 863/1459, Göynük), XV. yüzyıl Anadolu tasavvufunun en çok yönlü simalarından biridir. Aynı şahısta bir araya gelen üç vasıf onu istisnâî kılar: o, hem büyük bir ârif ve mürşid, hem dönemin en mâhir hekimlerinden biri, hem de İstanbul'un fethine mânevî rehberlik etmiş bir gönül adamıdır. Soyu, baba tarafından meşhur sûfî müellif Şehâbeddin Sühreverdî'ye (ö. 632/1234), oradan da Hz. Ebû Bekir'e kadar uzandığı rivayet edilen Akşemseddin, böylece hem ilim hem irfan açısından köklü bir mîrâsın taşıyıcısıdır. Onun hayatı, Anadolu İrfân Geleneği'nin ilim, tıp ve tasavvufu nasıl tek bir şahsiyette birleştirebildiğinin en güzel örneklerinden biridir.

"Akşemseddin" adı, "ak" (temiz, parlak, nûrânî) ve "Şemseddin" (dinin güneşi) kelimelerinin birleşiminden oluşur; bu da onun hem zâhirî görünüşüne (ak sakallı, nûrânî yüzlü bir bilge) hem de mânevî mertebesine işaret eden bir lakap olarak yorumlanmıştır. Kaynaklarda onun bu lakabı, daha hayatındayken kazandığı, gönül aydınlığını yansıtan bir isim olarak geçer. Bir velînin adı bile, çoğu zaman onun mânevî hâlinin bir özetidir; Akşemseddin örneğinde de bu ad, dinin hakikatini gönüllere bir güneş gibi taşıyan bir ârifin portresini çizer. Bu giriş, onun çok katmanlı şahsiyetini -âlim, hekim, mürşid ve mânevî rehber- bir arada düşünmek için iyi bir başlangıç noktası sunar.

Doğumu, Tahsili ve Erken Hayatı

Akşemseddin 792/1390'da Şam'da dünyaya geldi. Yedi yaşlarındayken babasıyla birlikte Anadolu'ya gelerek Amasya yakınlarındaki Kavak'a yerleşti. Küçük yaşta Kur'an'ı hıfzetti ve klasik dînî ilimleri tahsil etti. İlmî kabiliyeti erken yaşta belirginleşen Akşemseddin, Osmancık Medresesi'nde müderrisliğe kadar yükseldi. Ancak onun ilgisi yalnızca naklî ilimlerle sınırlı kalmadı; bu dönemde tıp ilmine de yöneldi ve hekimlik sahasında derin bir bilgi edindi. Bu çok yönlülük, sonraki hayatında onu hem bedenlerin hem gönüllerin tabîbi yapacaktı.

Yirmi beş yaşlarındayken, içindeki mânevî arayış onu bir mürşid bulmaya sevk etti. Rivayete göre önce Halep–Şam taraflarında tanınmış mutasavvıf Zeynüddin el-Hâfî'ye intisâb niyetiyle yola çıktı; ancak bir mânevî işaretle yönünü Anadolu'ya çevirerek Ankara'da Hacı Bayram Velî'ye bağlandı. Bu intisâb, hem Akşemseddin'in hayatının hem de Bayramiyye tarîkatının dönüm noktası oldu.

Akşemseddin'in ilim hayatının dikkat çekici bir yönü, onun çok disiplinli bir tahsil görmüş olmasıdır. Devrin medrese geleneği içinde tefsir, hadis, fıkıh gibi naklî ilimleri okumuş; bunun yanında dönemin "aklî ilimler" diye anılan mantık, felsefe ve özellikle tıp sahalarında da derinleşmiştir. Bu çok yönlülük, XV. yüzyıl Osmanlı-Anadolu âlimlerinin idealize ettiği "câmiu'l-ulûm" (ilimleri kendinde toplayan) tipini yansıtır. Ancak Akşemseddin için bu zâhirî ilimler, bir gâye değil, bir basamaktı; zira o, bütün bu birikimin ardından bir iç boşluk hissetmiş, asıl aradığının kitaplarda değil, bir mürşidin terbiyesinde ve kalbin tasfiyesinde olduğunu anlamıştır. İşte bu idrâk, onu medrese kürsüsünden alıp Hacı Bayram Velî'nin dergâhına götüren asıl sâiktir. Bu yönüyle Akşemseddin'in hayatı, ilim ile irfânın, medrese ile tekkenin birbirini tamamlaması gerektiğine dair Anadolu irfânının temel kanaatini örnekler.

Hacı Bayram Velî'ye İntisâb ve Bayramiyye

Akşemseddin'in Hacı Bayram Velî'ye bağlanma hikâyesi, tasavvuf menkıbeleri arasında ayrı bir yere sahiptir. Anlatıya göre Akşemseddin Ankara'ya geldiğinde, Hacı Bayram'ı müridleriyle birlikte halktan yardım (çerâğ) toplarken görür ve bu hâli şeyhliğe yakıştıramayarak geri döner. Fakat içindeki çağrı onu yeniden Ankara'ya getirir; bu kez teslîmiyetle eşiğe yüz sürer ve uzun, çetin bir riyâzet ve mücâhede sürecine girer. Hacı Bayram, bu kabiliyetli müridini sıkı bir terbiyeden geçirir; nefsini kırması, "ben"lik iddiasını terk etmesi için onu en ağır hizmetlerde dener. Bu süreçten geçen Akşemseddin, sonunda şeyhinden hilâfet alarak irşâda yetkili bir mürşid hâline gelir.

Hacı Bayram Velî'nin 833/1429-30'daki vefatından sonra Akşemseddin, onun en önde gelen halîfelerinden biri olarak tasavvuf yolunda irşâda devam etti. Bayramiyye tarîkatı içinde, kendi adına nispetle anılan "Şemsiyye-i Bayramiyye" kolunun kurucusu kabul edilir. Bu kol, Hacı Bayram'ın temsil ettiği coşkun ve halkla iç içe Anadolu irfânını, daha ketûm ve disiplinli bir sülûk anlayışıyla sürdürmüştür. Akşemseddin'in Ankara'daki Hacıbayram Câmii'nin bodrumunda bulunan halvethânesi (çilehânesi) bugüne kadar gelmiştir ve onun amelî tasavvufa verdiği önemin somut bir hâtırasıdır.

Bu intisâb hikâyesinde dikkat çeken nokta, Akşemseddin gibi medresede yükselmiş, ilmiyle tanınmış bir kişinin, halktan çerâğ toplayan bir şeyhin eşiğine yüz sürecek kadar nefsini kırabilmesidir. Bu, tasavvufun en temel dersini örnekler: ilim, tek başına insanı kurtarmaz; asıl olan, nefsin terbiyesi ve kalbin tasfiyesidir. Akşemseddin'in Hacı Bayram Velî'ye teslîmiyeti, "bilen" bir insanın "olan" bir insana dönüşme yolculuğudur. Rivayete göre, Hacı Bayram onu önce reddetmiş, sınamış, en ağır hizmetlerde çalıştırmış; Akşemseddin ise bütün bu imtihanlardan tam bir teslîmiyetle geçmiştir. İşte bu süreç, onun sonraki bütün başarılarının -hekimliğinin, mürşidliğinin, fetihteki rehberliğinin- arkasındaki o sağlam mânevî temeli oluşturur. Çünkü nefsini terbiye etmiş bir insan, ister hükümdârın huzûrunda olsun ister fırın başında, dengesini ve istikametini korur.

İstanbul'un Fethinde Mânevî Rehberlik

Akşemseddin'in adı, tarihte en çok İstanbul'un fethindeki mânevî rehberlik rolüyle anılır. Genç hükümdâr Fâtih Sultan Mehmed'in hocaları arasında yer alan Akşemseddin, 1453'teki kuşatma sırasında ordunun ve sultanın yanında bulunmuş, mâneviyâtı yükselten bir gönül adamı olmuştur. Burada vurgulanması gereken nokta, onun rolünün siyasî veya askerî değil, tamamen mânevî, ahlâkî ve psikolojik bir destek oluşudur: zorlu ve ümitsizliğe yaklaşan anlarda sabrı, metâneti ve gayreti telkin etmiş; kuşatmanın çetin günlerinde Fâtih'e yazdığı mektuplarla ona moral vermiştir.

Kaynaklar, Akşemseddin'in bu sıkıntılı anlarda zaferin yakın olduğu müjdesini vererek sabredip gayret göstermek gerektiğine dair Fâtih'e yazdığı mektupların, fethin kısa zamanda gerçekleşmesinde büyük bir tesiri olduğunu belirtir. Bu mektuplar, bir kumandanın değil, bir mürşidin dilidir: gönlü teskîn eden, ümidi diri tutan, sabrı öğütleyen bir tasavvuf dili. Fetihten sonra Ayasofya'da kılınan ilk Cuma namazında ilk hutbeyi Akşemseddin'in okuduğu rivayet edilir. Böylece o, fethin yalnızca maddî değil, mânevî veçhesinin de simgesi hâline gelmiştir. Bu boyut, fethi bir gönül ve sabır imtihanı olarak okuyan Anadolu irfânının karakteristik bir yansımasıdır.

Anadolu irfânının düşünce dünyasında "fetih" kavramının iki katmanı vardır ve bunları birbirinden ayırmak, Akşemseddin'in rolünü doğru anlamak için elzemdir. Birinci katman, maddî fetihtir: bir şehrin surlarının aşılması, bir sınırın genişlemesi. İkinci ve tasavvuf açısından daha derin olan katman ise mânevî fetihtir: insanın kendi nefsinin "surlarını" aşması, kalbinin Hakk'a açılması, "fetih" kelimesinin kök anlamındaki "açılma"nın gönülde gerçekleşmesi. Tasavvuf dilinde "fütûh" (mânevî açılışlar, ilâhî feyzin kalbe inişi) tam da bu ikinci anlamı taşır. Akşemseddin'in fetihteki rolü, işte bu iki katmanı birleştiren bir köprüdür: o, dış fethin gerçekleşmesine mânevî destek verirken, asıl önemsediği şey, bu zaferin gönülleri kibre değil şükre, gurura değil tevâzua sevk etmesiydi. Onun için bir şehrin fethi, ancak onu fethedenlerin gönülleri de "fethedilmişse" -yani nefisleri terbiye olmuşsa- gerçek bir değer taşırdı. Bu yorum, Anadolu irfânının zafer ve güç karşısındaki temkinli, mânevî duruşunu özetler.

Aynı şekilde Akşemseddin'in ordunun mâneviyâtını yükseltirken kullandığı dil de, bir savaş kışkırtması değil, bir sabır ve tevekkül telkiniydi. Kuşatmanın çetin günlerinde askere ve sultana telkin ettiği şey; aceleciliği değil sabrı, ümitsizliği değil tevekkülü, kibri değil duâ ve niyâzı öne almaktı. Bu, tasavvuf ahlâkının en temel değerlerinin -sabır, tevekkül, şükür- en zorlu anlarda dahi diri tutulması demekti. Böylece Akşemseddin figürü, mâneviyâtın insanı her hâlükârda dengede, ölçülü ve Hakk'a bağlı tutan bir iç kuvvet olduğunu gösterir.

Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin Kabrinin Keşfi Rivayeti

Akşemseddin'e nispet edilen meşhur menkıbelerden biri de, Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin kabrinin keşfi rivayetidir. Hz. Peygamber'i Medine'de evinde misafir etmiş olan ve "mihmandâr-ı nebî" diye anılan bu büyük sahâbî, rivayete göre VII. yüzyıldaki İstanbul kuşatmalarından birinde şehrin surları önünde vefat etmiş ve oraya defnedilmişti. Fetihten sonra Fâtih'in isteği üzerine Akşemseddin'in, mânevî bir keşifle bu kabrin yerini tespit ettiği ve bugünkü Eyüp Sultan Türbesi'nin inşâsına vesîle olduğu nakledilir.

Bu rivayetin tarihî tafsilâtı kaynaklarda farklı biçimlerde aktarılsa da, menkıbenin kültürel ve mânevî anlamı açıktır: fetih, geçmişin mâneviyâtıyla yeni fethedilen şehir arasında bir köprü kurmaktadır. Eyüp Sultan'ın türbesi, bu menkıbe sayesinde İstanbul'un en köklü mânevî mekânlarından biri hâline gelmiş; Akşemseddin de bu süreklilik hâlkasının kurucu siması olarak hatırlanmıştır. Burada önemli olan, olayın bir keramet anlatısı çerçevesinde, velâyet geleneğinin bir tezâhürü olarak değerlendirilmesidir.

Mürşid-Sultan İlişkisi: İktidâra Mâneviyâtı Hatırlatmak

Akşemseddin ile Fâtih arasındaki ilişki, tasavvuf tarihinde sıkça karşılaşılan "mürşid ile hükümdâr" ilişkisinin Anadolu-İslâm geleneğindeki en bilinen örneklerinden biridir. Ancak bu ilişkinin doğru anlaşılması için, onu siyasî bir ortaklık olarak değil, mânevî bir terbiye ve hatırlatma ilişkisi olarak görmek gerekir. Rivayetlere göre Akşemseddin, genç sultana karşı dahi mürşidlik vakârını korumuş; gerektiğinde onu uyarmaktan, nefsine ve gücüne dair tehlikeleri hatırlatmaktan çekinmemiştir. Bir mürşid için hükümdâr da, sıradan bir derviş gibi, nefsini terbiye etmesi gereken bir insandır.

Bu çerçevede Akşemseddin'in rolü, iktidârı kutsamak değil; iktidâr sahibine sabır, adâlet, tevâzu ve mâneviyât gibi değerleri hatırlatmaktı. Anadolu irfânının siyasete bakışı da budur: gücün karşısında dilsiz kalmak değil, güce hakkı ve mâneviyâtı söylemek. Akşemseddin'in Fâtih'e yazdığı mektupların ruhu da bu yöndedir; onlar bir dalkavukluk değil, bir gönül terbiyesi metnidir. Bu yönüyle Akşemseddin figürü, Somuncu Baba ve Hacı Bayram Velî çizgisinin "halkın ve hükümdârın gönlünü Hakk'a çevirme" idealinin bir devamıdır.

Hekim-Ârif: Tıp Bilgisi ve "Mikrop" Fikrine Dair Rivayet

Akşemseddin'i çağdaşı pek çok mutasavvıftan ayıran en özgün yönlerinden biri, onun aynı zamanda devrin önde gelen hekimlerinden biri oluşudur. Kaynaklar onu "tabîb-i ebdân" (bedenlerin tabîbi) sıfatıyla anar; bu, onun "tabîb-i ervâh" (ruhların tabîbi) olan mürşidlik vasfını tamamlayan bir niteliktir. Anadolu irfânında bedenin ve ruhun birlikte ele alınması anlayışı, Akşemseddin'in şahsında en somut hâlini bulur.

Tıp tarihi açısından en çok tartışılan husus, Akşemseddin'e nispet edilen ve bulaşıcı hastalıkların gözle görülmeyen küçük "tohumlar"/canlılar aracılığıyla yayıldığı fikridir. Ona atfedilen ifadeye göre hastalıklar insandan insana, bu gözle görülmez "tohumlar" (bir tür "mikrop" tasavvuru) yoluyla bulaşır. Bu görüş, modern mikrop teorisinin İtalyan hekim Fracastoro tarafından formüle edilmesinden yaklaşık yüz yıl önceye tarihlenir. Bu bilgiyi tamamen nötr ve akademik bir çerçevede değerlendirmek gerekir: söz konusu olan, modern bakteriyolojinin bilimsel anlamda kuruluşu değil, hastalıkların görünmez ve canlı bir etkenle bulaştığına dair erken ve dikkat çekici bir sezgi/tasavvurdur. Akşemseddin'in döneminin tıbbî birikimi içinde böyle bir fikri dile getirmiş olması, onun gözlem gücünü ve ilmî cesaretini gösterir; ancak bunu çağdaş mikrobiyolojiyle birebir özdeşleştirmek tarihsel olarak isabetli olmaz. Bu fikir, büyük ihtimalle ona atfedilen Mâddetü'l-hayât adlı tıbbî eserle ilişkilendirilir.

Akşemseddin'in tıp anlayışında dikkat çeken bir başka boyut, nebâtât (bitkiler) bilgisi ve şifâlı otlarla tedâvîye verdiği önemdir. Anadolu'nun geleneksel halk hekimliği birikimiyle, dönemin yazılı tıp mîrâsını birleştiren Akşemseddin, bitkilerin tedâvî edici özellikleri üzerine gözlemler yapmış; bu yönüyle "tabîb-i ebdân" sıfatını sadece nazarî değil, amelî olarak da hak etmiştir. Dönemin tıp anlayışında bitkiler, mâdenler ve çeşitli tabîî maddeler, hastalıkların tedâvîsinde temel araçlardı; bir hekimin bu maddelerin özelliklerini, hangi derde hangi otun iyi geldiğini bilmesi, onun maharetinin ölçüsüydü. Akşemseddin'in bu sahadaki birikimi, onu çevresinde aranan, kendisine başvurulan bir hekim hâline getirmişti. Onun şahsında ilim, soyut bir bilgi olmaktan çıkıp, doğrudan insanların derdine derman olan amelî bir hizmete dönüşür; bu da Anadolu irfânının "ilmi, insana hizmete dönüştürme" idealinin somut bir tezâhürüdür. Onun hekimliği, beden ile ruhu birbirinden ayırmayan bütüncül bir sağlık anlayışına dayanır: hastalık yalnızca bedensel bir ârıza değil, çoğu zaman ruhî dengenin de bir yansımasıdır. Bu yaklaşım, tasavvuf geleneğinin insanı beden-nefs-ruh bütünlüğü içinde ele alan anlayışıyla tam bir uyum içindedir. Burada da vurgulanması gereken nokta, bu bilgilerin bir keramet veya mûcize iddiası olarak değil, dönemin ilim ve gözlem dünyası içinde değerlendirilmesi gerektiğidir.

Halvethâne ve Amelî Tasavvuf: Riyâzet ve Murâkabe

Akşemseddin'in tasavvuf anlayışı, yalnızca nazarî bir vahdet-i vücûd bilgisi değil; aynı zamanda sıkı bir amelî disiplindir. Ankara'daki Hacıbayram Câmii'nin bodrumunda bugüne ulaşan halvethânesi, onun bu amelî yöne verdiği önemin somut bir hâtırasıdır. Halvet (yalnızlığa çekilme), riyâzet (nefsi az yeme, az uyuma, az konuşma ile terbiye etme) ve murâkabe (Hakk'ın huzûrunda olma bilincini sürekli kılma), Akşemseddin'in sülûkünün temel taşlarıydı. Hacı Bayram Velî'nin terbiyesinde geçirdiği o çetin nefis mücâhedesi, ona "ben"lik iddiasını kırmanın, mârifetin ön şartı olduğunu öğretmişti.

Bu amelî vurgu, onun vahdet-i vücûd anlayışını kuru bir teoriden korur. Akşemseddin için varlığın birliği bilgisi, ancak fenâ tecrübesiyle, yani sâlikin kendi vehmî benliğini eritmesiyle hakiki bir mârifete dönüşür. Zikir, murâkabe ve hizmet, bu eritme sürecinin araçlarıdır. Böylece Akşemseddin, İbn Arabî mektebinin nazarî derinliğini, Bayramî yolunun amelî disipliniyle birleştirerek dengeli bir mürşid portresi çizer: ne yalnızca kitabî bir âlim, ne de disiplinsiz bir cezbe ehli; ikisini birlikte yaşayan bir hekim-ârif.

Eserleri

Akşemseddin geriye, hem tasavvufî hem tıbbî sahada birkaç önemli eser bırakmıştır. Tasavvufî eserlerinin başında şunlar gelir:

Bunların yanında Fâtih'e yazdığı mektuplar, yaklaşık otuz sekiz kadar manzûme ve tıbba dair Mâddetü'l-hayât adlı eser de ona nispet edilir. Eserlerinin ortak özelliği, derin bir mârifeti açık, anlaşılır ve savunmacı (apolojetik) bir dille sunmasıdır.

Akşemseddin'in eserlerine bütüncül bakıldığında, onların büyük ölçüde bir müdâfaa (savunma) gâyesi taşıdığı görülür. XV. yüzyıl, tasavvufa ve özellikle İbn Arabî mektebine yönelik bazı tenkitlerin yükseldiği bir dönemdi. Akşemseddin, hem Risâletü'n-nûriyye'de hocası Hacı Bayram Velî'yi ve Bayramî dervişlerini, hem de Def'u metâ'ini's-sûfiyye'de genel olarak sûfîleri bu tenkitlere karşı savunur. Onun savunma yöntemi tahkîr veya polemik değil; uzlaştırma ve açıklamadır. Tasavvufun, Kur'an ve Sünnet'e aykırı olmadığını, aksine onların özünü ve rûhunu yaşatan bir yol olduğunu göstermeye çalışır. Bu tutum, Anadolu irfânının "zâhir ile bâtını barıştırma", "şeriat ile hakikati birleştirme" idealinin somut bir ifadesidir. Akşemseddin için ilim adamı ile ârif, birbirine rakip değil, aynı hakikatin iki kanadıdır.

Şair Akşemseddin ve Türkçe Mâneviyat

Akşemseddin'in çok yönlülüğünün bir başka veçhesi de şairliğidir. Ona nispet edilen manzûmeler, dönemin Türkçe tasavvuf şiiri geleneği içinde değerlendirilir. Bu şiirlerde, ağır bir edebî gösterişten çok, mârifeti halkın gönlüne ulaştırma kaygısı öne çıkar. Bu, Yunus Emre ile başlayan ve Anadolu'da güçlü bir damar oluşturan "Türkçe ile tasavvuf söyleme" geleneğinin bir devamıdır: hakikat, halkın anladığı dille, sade ve içten bir üslûpla anlatılmalıdır. Akşemseddin'in dergâhında yetişen ve özellikle oğlu Hamdullah Hamdi'nin şahsında doruğa ulaşan bu edebî verim, Bayramî geleneğinin yalnızca bir tarîkat değil, aynı zamanda bir kültür ve edebiyat ocağı olduğunu gösterir.

Onun şiir ve nesirde ortaya koyduğu Türkçe mâneviyat dili, Anadolu İrfân Geleneği'nin halkla kurduğu o sıcak bağın bir parçasıdır. Bu gelenekte mâneviyat, seçkin bir azınlığın tekelinde değildir; çiftçinin, esnafın, askerin, sıradan insanın da erişebileceği bir gönül zenginliğidir. Akşemseddin, bir yandan Fâtih gibi bir hükümdâra mürşidlik ederken, öte yandan bu Türkçe mâneviyat diliyle halkın gönlüne hitap edebilmesiyle, irfânın hem "yukarıya" hem "aşağıya" -hem saraya hem çarşıya- aynı anda seslenebildiğini gösterir.

Vahdet-i Vücûd ve Sünnî Gelenekle Uyum

Akşemseddin'in fikrî duruşunda dikkat çeken nokta, İbn Arabî mektebinin vahdet-i vücûd anlayışını benimsemekle birlikte, bunu daima Kur'an ve Sünnet zemininde, mu'teber âlimlerin çizgisiyle uyumlu biçimde sunma gayretidir. Def'u metâ'ini's-sûfiyye'de İbn Arabî ile Gazâlî ve Kuşeyrî arasında bir zıtlık değil, bir süreklilik kurmaya çalışması bunun açık delilidir. Bu yönüyle Akşemseddin, tasavvufu zâhir ilimleriyle karşı karşıya getiren değil, ikisini uzlaştıran bir ârif portresi çizer. Onun tecellî ve vahdet-i vücûd anlayışı, Sadreddin Konevî ve Mevlânâ üzerinden Anadolu'ya akan büyük irfan damarının XV. yüzyıldaki bir uzantısıdır.

Ailesi, Vefâtı ve Tesiri

Akşemseddin'in çok sayıda oğlu olduğu, bunlardan bazılarının tarîkatı ve ilmi sürdürdüğü kaydedilir. Oğulları arasında Göynük'te onun yerine geçen Fazlullah, Kayseri'de irşâd faaliyetini sürdüren İbrâhim Tennûrî ve astronomi ile mûsikîde de söz sahibi, kabiliyetli bir şair-âlim olan Hamdullah Hamdi (ö. 909/1503) öne çıkar. Böylece Akşemseddin'in açtığı yol, hem soyu hem de halîfeleri aracılığıyla sonraki nesillere taşınmıştır.

Akşemseddin'in ailesi, onun mîrâsının taşınmasında önemli bir rol oynamıştır; zira oğulları arasında hem tarîkat şeyhleri hem de âlim ve şairler yetişmiştir. Bu da Bayramî-Şemsî geleneğinin yalnızca bir mânevî yol değil, aynı zamanda bir ilim ve kültür hânedânı olarak da sürdüğünü gösterir. Akşemseddin, ömrünün son yıllarını, fetihten sonra çekildiği Bolu'ya bağlı Göynük'te geçirdi ve 863/1459'da burada vefat etti. Türbesi bugün de Göynük'te ziyaret edilmektedir. Onun ardında bıraktığı miras, yalnızca bir tarîkat kolu veya birkaç risâle değil; ilim, tıp ve tasavvufu tek bir şahsiyette birleştiren bütüncül bir irfan anlayışıdır.

Dikkat çekici bir nokta, Akşemseddin'in fethin en parlak anından sonra İstanbul'da kalıp makam ve itibar peşinde koşmak yerine, sessizce Göynük'e çekilmeyi tercih etmesidir. Bu tercih, onun Somuncu Baba ve Hacı Bayram Velî çizgisinden devraldığı mahviyet ve istiğnâ (dünya makamlarına ihtiyaç duymama) ahlâkının açık bir göstergesidir. Zaferin kendisine kazandırdığı büyük itibârı bir mânevî tuzak olarak görmüş; gönlünü dünya teveccühünden korumak için inzivâyı seçmiştir. Bu davranış, Bayramî geleneğinin "şöhretten kaçma" ilkesinin Akşemseddin'deki yansımasıdır ve onun, bütün dış başarılarına rağmen, asıl önemsediği şeyin iç dünyasının selâmeti olduğunu gösterir. Şemsiyye kolu, onun bu örnek hayatı ve halîfeleri aracılığıyla Anadolu'da uzun süre yaşamış; Anadolu irfânının ilim-amel-mâneviyat bütünlüğünü sonraki nesillere taşımıştır.

Anadolu İrfânı İçindeki Yeri ve Karşılaştırmalı Bakış

Akşemseddin, Anadolu İrfân Geleneği'nin en temsil edici simalarından biridir. Hacı Bayram Velî üzerinden bir önceki nesle, oradan da Somuncu Baba (Somuncu Baba) ve nihâyetinde Ahmed Yesevî'den gelen büyük Türk tasavvuf damarına bağlanır. Hacı Bektâş Velî ve Yunus Emre ile birlikte düşünüldüğünde, Anadolu'nun XIII–XV. yüzyıllarda nasıl bir gönül medeniyeti kurduğu daha iyi anlaşılır: bu medeniyette âlim ile ârif, hekim ile şeyh, kılıç ile gönül birbirinden kopuk değildir.

Karşılaştırmalı mânevî liderlik açısından Akşemseddin'in figürü özellikle ilgi çekicidir: o, dünya tarihinde sıkça görülen "hükümdârın mânevî rehberi" tipinin Anadolu-İslâm versiyonudur. Fakat onun rehberliği, dünyevî iktidârı kutsamak değil, iktidâr sahibine sabrı, adâleti ve mâneviyâtı hatırlatmaktı. Aynı şekilde "hekim-ârif" tipi de, birçok gelenekte rastlanan, bedeni ve ruhu birlikte iyileştiren bilge figürünün İslâm tasavvufundaki güçlü bir örneğidir. Bu yönüyle Akşemseddin, Somuncu Baba ve Hacı Bayram Velî ile birlikte, Anadolu irfânının "amel, ilim ve mâneviyat" üçlüsünü en olgun biçimde temsil eden kuşağın bir üyesidir.

"Hekim-ârif" tipi üzerinde biraz daha durmak gerekir; zira bu, Akşemseddin'i çağdaşlarından ayıran en özgün niteliklerden biridir. Pek çok kültürde, bedeni iyileştiren tabîb ile ruhu iyileştiren bilge, çoğu zaman aynı kişide birleşir; çünkü insan, beden ile ruhun ayrılmaz bir bütünü olarak görülür. İslâm tasavvufunda da "tabîb-i ebdân" (bedenlerin tabîbi) ile "tabîb-i ervâh" (ruhların tabîbi) arasında derin bir bağ kurulur: hastalık çoğu zaman yalnızca bedensel değil, nefsî ve rûhî bir dengesizliğin de işaretidir; gerçek şifâ ise hem bedeni hem kalbi onarmayı gerektirir. Akşemseddin'in şahsında bu iki tabâbet (hekimlik) tek bir potada erimiştir: o, hastasına hem otlardan yapılmış bir ilâç hem de gönlünü Hakk'a bağlayan bir zikir ve murâkabe reçetesi sunabilen bir bilgedir. Bu bütüncül şifâ anlayışı, modern tıbbın giderek yeniden keşfettiği "beden-zihin bütünlüğü" fikriyle de ilginç bir biçimde örtüşür; ancak Akşemseddin'in çerçevesi daima tasavvufî, yani insanı Hakk'a yönelen bir varlık olarak gören bir çerçevedir.

Akşemseddin'in bütün bu yönleri -âlim, hekim, mürşid, şair, mânevî rehber- aslında tek bir merkez etrafında birleşir: insanı bütün boyutlarıyla (bedeni, aklı, nefsi, ruhu) Hakk'a doğru yetiştirme kaygısı. O, bir tek alanda derinleşen bir uzman değil; insanı bir bütün olarak ele alan, ona her cephesinden hizmet eden bir "kâmil insan" idealinin temsilcisidir. İşte bu bütüncüllük, onu Anadolu İrfân Geleneği'nin en parlak ve en temsil edici simalarından biri yapar.

Sonuç

Akşemseddin, XV. yüzyıl Osmanlı-Anadolu coğrafyasında, ilim ile irfânı, beden tıbbı ile ruh tıbbını, halkla iç içe bir hayat ile derin bir tasavvuf tecrübesini tek bir şahsiyette birleştirmiş müstesnâ bir velîdir. Hacı Bayram Velî'ye intisâbıyla Bayramiyye'nin Şemsiyye kolunu kurmuş; İstanbul'un fethinde sabrı ve ümidi telkin eden mânevî rehberliğiyle gönüllerde yer etmiş; Eyüp Sultan kabrinin keşfi rivayetiyle yeni fethedilen şehre mânevî bir kök kazandırmış; "mikrop" sezgisiyle de tıp tarihinde dikkat çekici bir iz bırakmıştır. Onun mirası, Anadolu İrfân Geleneği'nin ilmi, tıbbı ve mâneviyâtı kucaklayan o bütüncül ruhunu bugüne taşıyan en parlak örneklerden biridir.

Akşemseddin'in hayatına bütün olarak bakıldığında, onun şahsında Anadolu irfânının en derin ideallerinden birinin gerçekleştiği görülür: bilgi ile hâlin, dünya ile âhiretin, hizmet ile mâneviyâtın birliği. O, ne dünyadan tamamen el çeken bir münzevî, ne de mâneviyâttan kopmuş bir dünya adamıdır; ikisini dengeli biçimde bir araya getiren bir kâmil insandır. Bir hastayı iyileştirirken de, bir sultana yol gösterirken de, bir mürîdi terbiye ederken de aynı gâyeyi güder: insanı, bütün boyutlarıyla, Hakk'a yaklaştırmak. Bu yönüyle Akşemseddin'in mîrâsı, yalnızca tarihî bir hâtıra değil; ilim ile irfânın, akıl ile gönlün, hizmet ile teslîmiyetin nasıl birleştirilebileceğine dair her devirde geçerli bir örnektir. İşte bu sebeple o, Göynük'teki türbesinde asırlardır ziyaret edilen, sevilen ve hatırlanan bir gönül sultanı olarak yaşamaya devam etmektedir.