Erlik Han: Türk-Altay Mitolojisinde Yeraltı Egemeni
Türk-Altay mitolojisinde yeraltının ve ölüler diyarının egemeni Erlik Han: Ülgen'in karşıtı olarak yaratılış mitindeki yeri, kara iyeler, şamanın yeraltına inişi ve düalist okumanın sınırları.
“Yer altında dokuz kat karanlık, dokuz kapı; her kapıda bir bekçi. En altta Erlik, demir sarayında oturur.” — Altay yaratılış söylemlerinden (W. Radloff derlemesi)
Karanlığın Egemeni
Türk-Altay mitolojisinin kozmik mimarisinde, ışıklı göklerin tepesinde yaratıcı Ülgen otururken, dünyanın en alt katında, dokuz kat yerin dibinde Erlik hüküm sürer. O, ölülerin diyarının efendisi, hastalığın ve kötülüğün kaynağı, insanın gök katlarına yükselişini engelleyen karanlık güçtür. Adı Altay ve Sibirya Türk topluluklarında Erlik, Erlik Han, Erlik Kan ya da Moğolca etkisiyle Erlik Han / Yerlik biçimlerinde geçer; Yakut (Saha) geleneğinde Arsan Duolay, Buryatlarda yeraltı hükümdarları silsilesi olarak yankılanır.
Erlik adının kökeni üzerine başlıca görüş, sözcüğü Eski Türkçe erklig ("güçlü, kudretli, muktedir") sıfatına bağlar. Bu etimoloji dikkat çekicidir: yeraltının efendisi, ürkütücü olduğu kadar kudret sahibi bir varlık olarak adlandırılmıştır — salt bir "şeytan" değil, kendine ait bir egemenlik alanı, sarayı ve maiyeti olan kozmik bir fail. Eski Uygur Budist metinlerinde aynı ad (Erklig Kan), ölüleri yargılayan Hint-Budist ölüm tanrısı Yama'nın karşılığı olarak kullanılmış; bu da Erlik figürünün İç Asya'da Budizm, Maniheizm ve yerel inançların kavşağında biçimlendiğini gösterir.
Tengri Kozmolojisinde Erlik'in Yeri
Türk halk maneviyatının köklerindeki Tengri merkezli dünya görüşü, evreni katmanlı bir yapı olarak tasavvur eder. En yaygın şema üç bölgelidir:
- Üst dünya (gök katları): Tengri'nin ve Ülgen'in alanı, ışık, beyazlık ve yukarı yön.
- Orta dünya: İnsanların, hayvanların ve sayısız iye'nin (koruyucu ruhun) yaşadığı yeryüzü.
- Alt dünya (yeraltı): Erlik'in egemenliği, karanlık, ölüler diyarı ve aşağı yön.
Bu dikey eksen — çoğu zaman bir dünya ağacı ya da göğün katlarını delip geçen bir direk imgesiyle somutlaşır — Türk-Altay kozmolojisinin belkemiğidir. Erlik, bu eksenin en alt ucunda, "dokuz kat yerin altında", kara çamurdan ya da demirden bir sarayda, kara bir tahtta betimlenir. Sarayının çevresinde kara sular akar, etrafını dokuz nehir kuşatır; girişini bekçiler ve onun hizmetindeki kötü ruhlar tutar.
Erlik'in maiyeti, halk muhayyilesinde geniş bir kara iyeler ve aşağı ruhlar topluluğudur. Bunlar arasında onun oğulları (kimi derlemelerde dokuz oğul ve kız), elçileri ve insanların canını almakla görevli körmös / kärmäs denen ölü ruhları sayılır. Anohin'in derlemelerinde Erlik'in oğullarına ad ad rastlanır (Karaş, Kerey Kan, Padış Kan ve diğerleri); bu oğullar, babalarının yeryüzü üzerindeki kollarını oluşturur ve her biri belirli bir hastalık ya da musibetle ilişkilendirilir. Hastalık, salgın, ani ölüm, kâbus ve nazar gibi olumsuzluklar geleneksel olarak bu aşağı dünyanın yeryüzüne sızması olarak yorumlanmıştır. Bu yüzden geleneksel sağaltım, çoğu zaman "hangi ruhun çarptığını" teşhis edip onu yatıştırmaya ya da geri göndermeye dayanır — hastalık, bedensel bir arıza kadar kozmik bir ilişki sorunu olarak görülür.
Bu tasavvurda iyeler dünyası ikiye ayrılır: yeryüzünün ve ev-ocak-su gibi mekânların koruyucu, çoğu zaman yardımsever iyeleri (koruyucu ruhları) ile Erlik'e bağlı kara iyeler. İnsan, sürekli bu iki tür arasındaki dengeyi gözeten bir varlıktır: koruyucu iyeleri hoş tutar, kara iyeleri ise uzak tutmaya çalışır. Yeryüzünün koruyucu ve bereket getirici dişil gücü Umay Ana ne kadar doğumun, çocuğun ve yaşamın yanındaysa, Erlik de o kadar ölümün ve çözülüşün tarafındadır. İki figür, kozmik dengenin iki ucunu —can verme ile can alma— kişileştirir.
Yaratılış Mitinde Erlik
Erlik'in mitolojik kişiliği en belirgin biçimde Altay yaratılış (türeyiş) destanlarında ortaya çıkar. 19. yüzyılda Wilhelm Radloff ve sonrasında N. F. Katanov, A. V. Anohin gibi araştırmacıların Altay ve Hakas topluluklarından derlediği anlatılar, dünyanın başlangıçta uçsuz bucaksız bir su olduğunu söyler. Bu sularda Tanrı (Ülgen / Kuday) ile birlikte ikinci bir varlık yüzmektedir — kimi varyantlarda bir kaz, kimi varyantlarda Ülgen'in kendisinden türettiği ya da sularda karşılaştığı bir "yoldaş".
Yaygın su dibinden toprak getirme (earth-diver) motifinde Tanrı, bu ikinci varlığı suyun dibine dalıp toprak (ya da çamur) getirmeye gönderir. Bu varlık toprağın bir kısmını ağzında gizler ya da kendi adına bir parça saklar; toprak büyümeye başlayınca ağzındaki de şişer ve onu tükürmek zorunda kalır — böylece yeryüzündeki bataklıklar, çorak yerler ve engebeler oluşur. Bu ortak yaratımın ardından söz konusu varlık büyüklenir, Tanrı'ya başkaldırır ya da kendi başına insan/canlı yaratmaya kalkışır; bunun üzerine yukarıdan kovulup yerin altına, karanlığa sürülür. İşte bu sürgün edilen, başlangıçta yaratıma katılmışken sonra düşen figür Erlik'tir.
Bu mitin teolojik yükü ağırdır. Erlik, kökeninde Tanrı'ya tümüyle yabancı, ezelî bir karşı-tanrı değildir; yaratımın içinden çıkmış, sonra ayrışmış bir varlıktır. Düşüşün nedeni de ahlâkî açıdan öğreticidir: kimi anlatıda Erlik'in suçu, sahibinden gizlice toprak (yani yaratma gücünün bir payı) saklamak, yani paylaşılan bir armağanı sahiplenme arzusudur; kimi anlatıda ise Ülgen'in yarattığı ilk insanlara izinsiz dokunup onları kendine çekmeye kalkışmasıdır. Her iki durumda da kötülük, mutlak bir karanlık ilkesinden değil, aşırılıktan, haddi aşmaktan ve sahiplenmeden doğar — bu, Türk düşüncesinin kötülüğü ahlâkî bir ölçüsüzlük olarak kavrayışına işaret eder.
İnsanın yaratılışında da Erlik'in rolü vardır: pek çok varyantta insanın bedenini Ülgen yapar, fakat Erlik ona dokunarak, tükürerek ya da ters çevirerek hastalığı, ölümlülüğü ve kötü huyları bulaştırır. Bir anlatıda Ülgen insanı kemikten ve çamurdan yaratıp ona can vermek üzere gökten köpek bekçi bırakarak ayrılır; Erlik köpeği kandırıp insanın henüz canlanmamış bedenini kirletir, bunun üzerine Ülgen kirlenen dışı içe, temiz kalan içi dışa çevirerek insanı "içi temiz, dışı kusurlu" bir varlık olarak tamamlar. Böylece insan, hem göğe ait bir soluğu (can) hem de yeraltına ait bir kırılganlığı taşıyan ikili bir varlık olur — ölümlülüğü ve hastalığı, doğuştan Erlik'le kurulmuş bir akrabalıktır.
Ülgen'in Karşıtı: İkili Bir Düzen
Erlik'i anlamanın anahtarı, onun Ülgen ile kurduğu kutupsal ilişkidir. Altay kozmolojisi sayısız karşıtlık üzerine kuruludur ve Ülgen–Erlik çifti bunların başında gelir:
| Ülgen | Erlik |
|---|---|
| Gök, yukarı, ışık | Yeraltı, aşağı, karanlık |
| Beyaz | Kara |
| Yaratma, bereket, can verme | Bozma, hastalık, can alma |
| Ak şaman (göğe çıkan) | Kara şaman (yere inen) |
| Sağ, doğu | Sol, batı/kuzey |
Ritüel düzeyde bu ayrım, kurbanlara kadar uzanır: Ülgen'e açık renkli (ak) hayvanlar ve göğe doğru yapılan törenlerle yaklaşılırken, Erlik'i ve yer ruhlarını yatıştırmak için ona ayrı kurbanlar (çoğu kez koyu renkli hayvanlar) sunulur. Dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Erlik'e kurban, ona tapınma değil, yatıştırma ve uzak tutma amacı taşır. İnsan, ölümün ve hastalığın efendisiyle bir tür pazarlık içindedir; ona hakkını verir ki canına ya da sürüsüne dokunmasın.
Bu kutupsal düzenin Türk düşüncesinde tümüyle "iyi tanrı / kötü tanrı" biçiminde dondurulmadığını vurgulamak gerekir. Ülgen ve Erlik, çoğu anlatıda aynı en yüce ilkenin (Tengri / Kayra Han) iki yüzü ya da iki oğlu gibi konumlanır; ikisi de nihaî olarak göksel iradeye bağlıdır. Erlik kötülüğü temsil etse de, evrenin işleyişinde —ölümün, çözülüşün, dönüşümün gerekliliğinde— bir işlevi vardır. Bu, onu mutlak kötülükten ayıran kritik bir incelik.
Şamanın Yeraltına İnişi
Erlik figürünün canlı kaldığı asıl alan, şamanizm (kamlık) pratiğidir. Türk-Altay şamanı (kam), iki yönlü bir yolcudur: sağaltım, bereket ve dua için göğün katlarına yükselir; ölmüş bir ruhu uğurlamak, çalınmış bir canı geri getirmek ya da hastalık yollayan gücü yatıştırmak için ise yeraltına, Erlik'in diyarına iner.
A. V. Anohin'in 20. yüzyıl başında derlediği ünlü Altay törenlerinde, şamanın Erlik'e yolculuğu sahne sahne anlatılır: Kam, davulunu (onun "atı" ya da "kayığı" sayılır) çalarak transa girer; ruhu bedeninden ayrılıp aşağı doğru iner; yolda dokuz engelden, kara sulardan ve nehirlerden geçer, bekçileri atlatır; sonunda Erlik'in demir sarayına ulaşıp onun huzuruna çıkar. Orada şaman, getirdiği kurban ve armağanlarla pazarlık eder, hastanın canını ister ya da gönderilen kötü ruhu geri çevirmeye çalışır. Erlik kimi zaman öfkeli, kimi zaman alaycıdır; şamanın hüneri, onu ikna edip sağ salim yeryüzüne dönmektir.
Bu yolculuk, şamanizmin evrensel "öteki dünyaya seyahat" örüntüsünün Türk-Altay biçimidir ve Mircea Eliade'nin klasik çözümlemesinde merkezî yer tutar. Şamanın yeraltı yolculuğu, ölümün eşiğine gidip geri dönebilme yetisini simgeler; kam, toplumun ölümle yaşam arasındaki aracısıdır. Erlik, bu dramada vazgeçilmez karşı-kutuptur: onsuz şamanın inişi anlamsız kalırdı.
Bu noktada ak şaman / kara şaman ayrımı belirginleşir. Geleneksel tasnife göre ak (beyaz) kam, göğe ve Ülgen'e yönelen, bereket ve dua törenlerini yürüten şamandır; kara kam ise yeraltına inebilen, Erlik'le pazarlık edebilen, ölü ruhlarla ilişki kurabilen şamandır. Bu ayrım katı bir ahlâkî karşıtlık (iyi büyücü / kötü büyücü) değildir; daha çok şamanın hangi kozmik yöne yetkin olduğunu, hangi ruhlarla çalıştığını gösterir. Pek çok güçlü kam her iki yöne de seyahat edebilir. Önemli olan, yeraltına inişin son derece tehlikeli sayılması ve yalnızca deneyimli kamların göze alabileceği bir iş olarak görülmesidir; Erlik'i öfkelendiren ya da yolda kaybolan şamanın geri dönemeyeceğine, hatta canını orada bırakacağına inanılır.
Şamanın çağrılışı (vokasyon) anlatılarında da Erlik diyarı sık sık belirir: geleceğin kamı, çoğu zaman ağır bir hastalık ya da kriz döneminde ruhsal olarak parçalanır, kimi anlatılarda ruhu yeraltı varlıklarınca "pişirilip" yeniden kurulur ve ancak bu ölüm-dirim deneyiminden sonra şaman olarak doğar. Bu motif, Erlik'in diyarını yalnızca bir korku mekânı değil, aynı zamanda bir dönüşüm ve yeniden doğuş eşiği olarak da gösterir.
Düalist Okuma ve Sınırları
Erlik–Ülgen karşıtlığı, 19. yüzyıldan itibaren birçok araştırmacıyı Türk inancını düalist (iki ilkeli) bir sistem olarak okumaya yöneltmiştir. Bu okumaya göre Türk-Altay dini, tıpkı İran'ın Zerdüştçülüğü gibi, iyilik (Ahura Mazda / Ülgen) ile kötülük (Ehrimen / Erlik) arasındaki kozmik bir mücadeleye dayanır. Benzetme cazip ve kısmen verimlidir; ölüm-yaşam, ışık-karanlık karşıtlıkları gerçekten de bu inancın dokusundadır.
Ancak bu paralellik dikkatle ele alınmalıdır:
Maniheist ve İran etkisi gerçektir ama belirleyici değildir. İç Asya, yüzyıllarca Maniheizm, Budizm ve Zerdüşt etkilerinin kavşağında kaldı; Uygurların bir dönem Maniheizm'i benimsemesi, ışık-karanlık düalizminin Türk diline ve muhayyilesine sızmasına zemin hazırladı. Erlik'in "kara" niteliğinin keskinleşmesinde bu katkı muhtemeldir. Yine de Türk yaratılış mitinin çekirdeği, İran tipi ezelî düalizmden çok, Sibirya'nın ortak earth-diver mitolojisine bağlanır.
Erlik, Ehrimen kadar bağımsız değildir. Zerdüşt düşüncesinde Angra Mainyu, Ahura Mazda'ya denk, ezelî ve ondan türememiş bir kötü ilkedir. Erlik ise —gördüğümüz gibi— çoğu anlatıda yaratımın içinden doğmuş, Tengri'ye tâbi, sürgün edilmiş bir varlıktır. Bu yönüyle Türk kozmolojisi, mutlak iki ilkeli düalizmden çok, tek bir göksel iradenin (Tengri monizminin) altında işleyen kutupsal bir düzene daha yakındır.
Erlik salt "kötü" değil, "gerekli" bir kutuptur. Mukayeseli mitolojide onun en doğru akrabaları, mutlak şeytanlar değil, ölüler diyarının egemenleridir: Yunan Hades'i, Hint-Budist Yama'sı, Mezopotamya'nın yeraltı tanrıları. Hint geleneğindeki asura ve preta gibi varlıklar da benzer biçimde, salt kötülükten çok kozmik dengenin "öbür yakasını" temsil eder.
Bu nüanslar, Erlik'i İslâm'ın cin tasavvuru ve melek hiyerarşisi ile karşılaştırırken de işe yarar. İslâmlaşma sürecinde Türk halk muhayyilesi, eski yeraltı ve kötü ruh tasarımlarını yeni bir teolojik çerçeveye taşımış; Erlik'in maiyetindeki kara iyeler, zamanla "üç harfliler", şeytanlar ve cinlerle örtüşen melez figürlere dönüşmüştür. Yine de Erlik'in kendisi, İslâmî kötülük teolojisindeki İblis'le birebir aynı değildir: İblis bir gurur ve isyan öyküsünün kahramanıyken, Erlik bir kozmik denge ve ölüm egemenliği figürüdür.
Ölüler Diyarı ve Sonrası
Erlik'in egemenliği, Türk-Altay tasavvurunda öteki dünya anlayışının da çekirdeğidir. Ölen kişinin ruhu, geleneksel inançta yeraltına, Erlik'in diyarına doğru bir yolculuğa çıkar; bu yolculuk —nehirlerden geçiş, köprü, bekçiler— pek çok kültürün ölüm sonrası imgelemiyle yapısal koşutluk taşır. Bu açıdan Erlik diyarı, cennet–cehennem karşılaştırmasının ve hatta Tibet'in ara-geçiş (bardo) öğretisinin yanına, ayrı ama akraba bir ölüm-sonrası modeli olarak konabilir. Ne var ki erken Türk inancında bu diyar, ahlâkî bir "ceza yeri" (cehennem) olmaktan çok, ölülerin doğal varış noktasıdır; ahlâkî yargı ve ödül-ceza şeması, büyük dinlerin (Budizm, Maniheizm, İslâm) etkisiyle sonradan belirginleşmiştir.
Erlik, böylece Türk halk maneviyatının en derin katmanlarından birini temsil eder: ölümün, karanlığın ve dönüşümün kişileşmiş hâli; korkulan ama yok sayılamayan, yatıştırılan ama tapılmayan bir egemen. Onun figürü, sonraki yüzyıllarda Anadolu ve Orta Asya halk inancındaki sayısız korkutucu varlığa —kara koncolostan gulyabaniye— bir arketipsel zemin sağlamıştır.
Kaynaklar
- Jean-Paul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini (çev. Aykut Kazancıgil, İşaret Yayınları)
- Jean-Paul Roux, Orta Asya'da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar
- Mircea Eliade, Şamanizm: İlkel Esrime Teknikleri (çev. İsmet Birkan, İmge Kitabevi)
- Wilhelm Radloff, Sibirya'dan (Aus Sibirien; seçme çeviriler)
- Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm: Materyaller ve Araştırmalar (Türk Tarih Kurumu)
- Fuzuli Bayat, Türk Mitolojik Sistemi (Ötüken Neşriyat)
- Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları (Kabalcı Yayınevi)
- A. V. Anohin, Altay Şamanlığına Ait Materyaller (çev. Zekeriya Karadavut – Jannet Meyermanova)
- TDV İslâm Ansiklopedisi, ilgili "Şamanizm" ve "Türkler (Din)" maddeleri