Hitit Dini: Bin Tanrılı Anadolu, Fırtına Tanrısı ve Kutsal Krallık
Hitit dinî dünyası (Anadolu, MÖ ~1650-1180): Hatti'nin Bin Tanrısı, fırtına tanrısı Teşub/Tarhunna, Arinna'nın Güneş Tanrıçası, Telipinu miti, Kumarbi gök-krallığı döngüsü, Yazılıkaya, kral-rahip ve ant ritüelleri; Mezopotamya, Mısır ve Yunan teogonileriyle karşılaştırma.
Hitit Dini: Bin Tanrılı Anadolu, Fırtına Tanrısı ve Kutsal Krallık
Tanım ve Tarihsel Çerçeve
Hitit dini, Orta ve Geç Tunç Çağı'nda (yaklaşık MÖ 1650-1180) Orta Anadolu'da, başkenti Hattuşa (bugünkü Boğazkale, Çorum) olan Hitit Krallığı'nın resmî inanç dünyasını ifade eder. Hint-Avrupa dil ailesinin en eski yazılı kolu olan Hititçe ile, çivi yazılı binlerce kil tablette belgelenen bu din, tek bir kurucu vahye değil, Anadolu'nun yerli Hatti halkının inançlarına dayanan ve zamanla Mezopotamya, Hurri ve Suriye katmanlarıyla zenginleşen senkretik bir yapıdır. Hititler kendi panteonlarını gururla "Hatti Ülkesi'nin Bin Tanrısı" (Hititçe ifadeyle ülkenin "bin tanrısı") diye adlandırırdı; bu deyiş, her dağın, ırmağın, kaynağın ve şehrin kendi koruyucu tanrısına sahip olduğu engin bir çoktanrılı evreni anlatır.
Hitit dini, sumer-manevi-gelenegi ve babil-dini-maneviyat gibi Mezopotamya gelenekleriyle aynı çiviyazısı kültür havzasında doğmuş olsa da, Anadolu'ya özgü bir karakter taşır. Bu not, Hitit tanrı dünyasını, fırtına tanrısı Tarhunna/Teşub ile Arinna'nın Güneş Tanrıçası'nı, "kaybolan tanrı" Telipinu mitini, Kumarbi döngüsü olarak bilinen gök-krallığı destanını, Yazılıkaya açık hava tapınağını, kral-rahip kurumunu ve ant-yemin ritüellerini inceler; ardından Hitit teogonisini Mezopotamya, Mısır ve Yunan koşutluklarıyla karşılaştırır. Yaklaşım tümüyle tarihsel, mitolojik ve akademiktir.
Tarihsel Arka Plan: Hatti Ülkesi'nin Yükselişi ve Çöküşü
Hitit dininin doğru anlaşılması, onu yeşerten siyasî-tarihsel zeminin bilinmesini gerektirir. Hint-Avrupa dilli toplulukların MÖ 3. binyılın sonlarında Anadolu yaylasına girmesinden önce, bölgede Hatti adı verilen ve dil bakımından Hint-Avrupa dışı (izole) bir halk yaşıyordu. Hititler, bu yerli Hatti halkının topraklarına yerleşmiş, onların pek çok tanrısını, ritüelini ve kült terimini benimsemiş, hatta kendi ülkelerini "Hatti Ülkesi" diye adlandırmayı sürdürmüşlerdir. Bu yüzden Hitit dininin en eski katmanı baştan sona Hatti renklidir.
Krallığın siyasî tarihi genellikle üç evreye ayrılır. Eski Krallık (yak. MÖ 1650-1500), Kuşşara kralı Anitta'nın Hattuş kentini yakıp lânetlemesinin ardından, I. Hattuşili'nin (adı "Hattuşalı" anlamına gelir) aynı yıkık kenti başkent edinip Hattuşa'yı kurmasıyla başlar. Hattuşili'nin ardılı I. Murşili, Bâbil'e kadar uzanan bir sefer düzenleyerek MÖ 1595 dolaylarında kenti yağmalamış, böylece Hitit gücü Mezopotamya'nın kalbine değmiştir. Orta Krallık (yak. MÖ 1500-1400) görece karanlık bir geçiş dönemidir. Yeni Krallık ya da İmparatorluk dönemi (yak. MÖ 1400-1180), I. Şuppiluliuma (yak. MÖ 1350) ile zirveye ulaşır; bu büyük kral, Mitanni'yi parçalayıp Suriye'yi denetimine alarak Hattuşa'yı Mısır ile boy ölçüşen bir süper güce dönüştürür.
İşte bu imparatorluk genişlemesi, Hitit panteonunu da köklü biçimde değiştirir: fethedilen Hurri ve Suriye bölgelerinin tanrıları başkente taşınır, kraliyet hanedanı Hurri tanrılarını benimser, panteon "bin tanrı"ya doğru şişer. MÖ 1180 dolaylarında, "Deniz Kavimleri" göçleri, kıtlık ve iç çözülmenin birleşik baskısıyla Hattuşa terk edilir ve Tunç Çağı'nın büyük çöküşü içinde Hitit İmparatorluğu tarih sahnesinden silinir. Bu çöküş, gilgamis-destani'nın doğduğu Mezopotamya dünyasıyla aynı geç-Tunç ekosisteminin parçasıydı; Hitit dininin metinleri de tıpkı o destan gibi, ancak modern arkeolojiyle yeniden gün ışığına çıkacaktı.
Hatti'nin Bin Tanrısı: Panteonun Yapısı
Hitit panteonu tek bir ulusun değil, fethedilen ve komşu olunan tüm halkların tanrılarını içine alan kapsayıcı bir bütündü. Hititler, bir bölgeyi egemenlikleri altına aldıklarında o yörenin tanrılarını da kendi kült dünyalarına katar, böylece "bin tanrı" deyişinin altını sürekli doldururlardı. Polonyalı Hititolog Piotr Taracha'nın gösterdiği gibi, Erken Hitit döneminde başkent Hattuşa'nın panteonu büyük ölçüde yerli Hatti geleneğini yansıtırken, İmparatorluk döneminde panteon Hatti, Hitit, Luvi, Hurri, Suriye ve Mezopotamya tanrılarının coğrafî ilkeye göre düzenlenmiş bir bileşimine dönüşmüştür.
Bu çokkatmanlı yapı, tanrıların çoğu kez aynı işlevi farklı adlarla taşımasına yol açtı: fırtına tanrısı Hattice Taru, Hititçe-Luvice Tarhunna/Tarhunt, Hurrice Teşub adıyla anılırdı. Tanrılar insanbiçimli (antropomorf) tasavvur edilir; aç, susuz, öfkeli olabilir; tapınaklarda "beslenir", giydirilir ve eğlendirilirlerdi. İnsanın varoluş gâyesi, tıpkı sumer-manevi-gelenegi antropolojisinde olduğu gibi, tanrılara hizmet etmek, onların yeryüzündeki "evlerini" (tapınakları) ve sofralarını eksiksiz tutmaktı. Bu hizmet aksarsa tanrılar öfkelenir, ülkeden çekilir ve bereket sona ererdi.
Fırtına tanrısı ile Güneş Tanrıçası'nın oluşturduğu baş çiftin yanı sıra, panteonda işlevsel olarak özelleşmiş çok sayıda tanrı bulunurdu. Bunların başlıcaları arasında savaş tanrısı Wurunkatte (Hattice) ve onun Hurri-Mezopotamya karşılığı Zababa; gökyüzünün eril güneş tanrısı İştanu (gün ışığının ve adaletin gözcüsü); Hurri kökenli Şauşka (aşk, cinsellik ve savaş tanrıçası, Mezopotamya İştar'ının Anadolu yüzü); fırtına tanrısı ile Hebat'ın oğlu Şarruma (geyik ve dağ ile ilişkilendirilen genç tanrı); koruyucu kır-av tanrısı LAMMA; ve ant-yemin tanrıları olarak çağrılan İştanu ile Ay tanrısı sayılabilir. Bu işlevsel zenginlik, Hitit dininin yalnızca "çok sayıda tanrı" değil, çok katmanlı bir tanrı dilbilgisi olduğunu gösterir: aynı kozmik güç, farklı halkların dilinde farklı adlar alır, ama benzer bir işlevi yerine getirir. Bu özellik, karşılaştırmalı din açısından senkretizmin (din-karışımı) en saf örneklerinden birini sunar ve sembol-teorisi-genel çerçevesinde "tanrısal işlevin ad-üstü sürekliliği" olarak okunabilir.
Fırtına Tanrısı: Tarhunna / Teşub
Hitit panteonunun en güçlü eril tanrısı, gök gürültüsünün, şimşeğin ve yağmurun efendisi fırtına tanrısıydı. Hint-Avrupa gök-tanrılarının Anadolu'daki temsilcisi olan Tarhunna, hem tarımın hayat kaynağı yağmuru getirir hem de savaşlarda krala zafer bağışlardı; bu yüzden seferlerden önce ona başvurulurdu. İkonografide çoğu kez bir elinde balta veya topuz, diğerinde şimşek demeti tutan, boğa üstünde ya da boğaların çektiği arabada ilerleyen güçlü bir erkek olarak betimlenir. Boğa, fırtına tanrısının kutsal hayvanı ve simgesiydi.
Hurri etkisiyle fırtına tanrısı Teşub, eşi tanrıça Hebat ile birlikte İmparatorluk döneminin hanedan kültünün merkezine yerleşti. Anadolu'da gök ile yer arasında köprü kuran bu fırtına-boğa motifi, daha sonraki çağlarda Anadolu'nun başka kültlerinde de yankılanacaktır; boğanın kozmik güç simgesi olarak sürekliliği, mithraizm gibi sonraki Roma gizem dinlerinde boğa kurbanı (tauroktoni) izleğiyle uzaktan koşutluk gösterir. Fırtına tanrısının ejderha Illuyanka ile savaşı (aşağıda) ise, yilan-sembolizmi başlığında işlenen evrensel "tanrı-ejderha mücadelesi" arketipinin Anadolu örneğidir.
Arinna'nın Güneş Tanrıçası: Krallığın Hâmisi
Hitit devlet kültünün başında, fırtına tanrısının yanı sıra Arinna'nın Güneş Tanrıçası dururdu. Hattice adıyla Wurunşemu, kraliyet yazışmalarında "Gökyüzü ve Yeryüzü'nün Kraliçesi" olarak anılan bu tanrıça, adaletin, kraliyet otoritesinin ve devletin koruyucusuydu. İlginç biçimde, Mezopotamya'da güneş bir erkek tanrıyken (Şamaş/Utu), Hatti geleneğinde başlıca güneş tanrısallığı bir tanrıça biçiminde tezahür eder; bu, Anadolu inancının ana-tanrıça ağırlığını yansıtan özgün bir çizgidir.
Arinna'nın Güneş Tanrıçası, fırtına tanrısı Tarhunna'nın eşi sayılır ve birçok dua ve kült metninde panteonun başında, hatta kimi zaman eşinin de önünde anılırdı. Kraliçe Puduhepa'nın ona yazdığı dualar, Hitit dindarlığının en içten metinleri arasındadır. Bu güçlü ana-tanrıça figürü, Anadolu'nun derin tarihsel sürekliliği içinde gobekli-tepe'den itibaren izlenebilen kutsal-dişil vurgusuyla ve Türk-Mongol geleneğindeki koruyucu ana-tanrıça umay-ana ile karşılaştırmalı sembolizm açısından ilgi çekicidir; ancak bu koşutluklar tarihsel süreklilik değil, tipolojik benzerlik düzeyindedir.
Telipinu Miti: Kaybolan Tanrı
Hitit mitolojisinin en tanınmış ve en eksiksiz korunmuş anlatısı, kaybolan tanrı (Hititçe genel olarak "öfkeyle çekilip giden tanrı") izleğine aittir. Bunun başlıca örneği, bereket ve bitki tanrısı Telipinu'nun öyküsüdür. Mite göre Telipinu bir gün öfkeye kapılıp aniden ortadan kaybolur; sandaletlerini ters giyer ve diyârı terk eder. O gidince doğa felç olur: ateş söner, hayvanlar ve insanlar üremez, tarlalar kurur, otlar sararır, tanrılar bile açlığa düşer. Kozmik bir kıtlık ve durgunluk çöker.
Tanrılar telaşla onu aramaya koyulur. Güneş tanrısı kartalını yollar, fırtına tanrısı bizzat arar ama bulamaz; sonunda ana-tanrıçanın gönderdiği küçük bir arı, Telipinu'yu bir çayırlıkta uyurken bulup sokarak uyandırır. Ne var ki uyanan tanrı daha da öfkelenir; ancak büyü-tanrıçası Kamruşepa'nın arındırma ve yatıştırma ritüelleriyle öfkesi bedeninden sökülüp alınır, simgesel olarak mühürlenir ve Telipinu yurduna döner. Onun dönüşüyle bereket geri gelir, ocak yeniden tüter, sürüler ve insanlar çoğalır. Bu mit, mevsimsel ölüm-diriliş döngüsünü ve ritüelin kozmik düzeni onarma gücünü anlatır. Hint-Avrupa karşılaştırmalı mitolojisinde Telipinu'nun çekilişi, ejderha Vritra'yı öldürdükten sonra ortadan kaybolan Vedik tanrı Indra anlatısıyla yapısal benzerlik taşır; ölüp-dirilen bereket tanrısı motifi ise babil-dini-maneviyat geleneğindeki İştar-Tammuz döngüsüyle ve antik-misir-din-mistisizm içindeki Osiris çevrimiyle koşuttur.
Kumarbi Döngüsü: Gökteki Krallık Miti
Hurri kökenli olup Hititçeye çevrilen Kumarbi döngüsü, "Gökteki Krallık" (ya da "Doğuş Şarkısı") adıyla bilinen bir teogoni — yani tanrıların kuşaklar boyunca egemenlik için birbirini deviren bir nesil çatışması anlatısıdır. Şarkı şöyle başlar: önce Alalu gökte kraldır; dokuz yıl sonra Anu (gök tanrısı) onu devirir ve yeraltına sürer. Dokuz yıl sonra Anu'nun sâkîsi Kumarbi ayaklanır; kaçmaya çalışan Anu'yu yakalar ve erkeklik organını ısırarak kopartır. Bu eylemle Kumarbi gebe kalır ve içinden, başta fırtına tanrısı Teşub olmak üzere yeni bir kuşak tanrı doğar.
Döngünün devamında Kumarbi, oğlu Teşub'un egemenliğini elinden almak için ardı ardına korkunç rakipler yaratır: taştan dev Ullikummi (Ullikummi Şarkısı), ejderha Hedammu, gümüşten varlık Gümüş (Silver). Ne var ki her seferinde fırtına tanrısı Teşub, diğer tanrıların ve bilge Ea'nın yardımıyla galip gelir ve gök krallığını korur. Bu "nesiller arası egemenlik mücadelesi" şeması, eski Yakın Doğu'nun en yaygın teogoni kalıplarından biridir.
Hesiodos'la Koşutluk
Kumarbi döngüsünün en çarpıcı yanı, Yunan şair Hesiodos'un Theogonia'sıyla (yak. MÖ 700) gösterdiği yakın paralelliktir. Hesiodos'ta da üç kuşaklı bir egemenlik dizisi vardır: gök tanrısı Uranos, oğlu Kronos tarafından — yine erkeklik organının kesilmesiyle — devrilir; Kronos da oğlu Zeus tarafından devrilir ve egemenlik fırtına/gök tanrısı Zeus'a geçer. Anu–Kumarbi–Teşub dizisi ile Uranos–Kronos–Zeus dizisi arasındaki örtüşme, gökyüzü tanrısının hadım edilmesi ve kesilen organdan yeni tanrıların doğması ortak motifleriyle birlikte, çoğu klasik filolog tarafından Yunan teogonisinin Anadolu-Hurri geleneğinden beslendiğinin güçlü kanıtı sayılır. Bu, antik-yunan-mistisizm ile Anadolu arasındaki kültürel köprünün en somut örneklerinden biridir ve karsilastirma-yaratilis başlığında ele alınan kozmogoni tipolojilerini Akdeniz havzasında birbirine bağlar.
İlluyanka Miti: Fırtına Tanrısı ve Ejderha
Hitit "purulli" bahar bayramında okunan bir başka önemli mit, fırtına tanrısı ile ejderha (yılan) İlluyanka arasındaki savaşı anlatır. Metnin iki ayrı anlatımı vardır. Birinde ejderha, ilk karşılaşmada fırtına tanrısını yener; tanrı, tanrıça İnara'nın düzenlediği bir ziyafet hilesiyle (ejderha tıka basa yiyip sarhoş olunca bağlanır) ve ölümlü bir insanın yardımıyla galip gelir. Diğer anlatımda ejderha, tanrının kalbini ve gözlerini çalar; fırtına tanrısı bunları evlilik hilesiyle geri alıp ejderhayı öldürür.
Bu anlatı, kozmik düzenin (tanrı) kaos güçlerine (ejderha-yılan) karşı her bahar yenilediği zaferi simgeler ve doğrudan purulli yeni yıl bayramının kült anlatısıdır. Tanrı-ejderha savaşı, evrensel bir mitos olarak yilan-sembolizmi başlığında derinlemesine işlenir; Babil'deki Marduk-Tiamat mücadelesiyle (babil-dini-maneviyat) ve kötülük/kaos güçlerinin tanrısal düzence bastırılması izleğiyle (karsilastirma-ser-kotuluk) yapısal koşutluk gösterir.
Yazılıkaya: Açık Hava Tapınağı
Hattuşa'nın yaklaşık iki kilometre kuzeydoğusunda yer alan Yazılıkaya ("yazılı kaya"), Hitit dininin en görkemli açık hava kutsal alanıdır. Doğal kaya çıkıntılarının oluşturduğu iki ana odadan ibaret olan bu açık tapınak, Geç İmparatorluk döneminde (yak. MÖ 13. yüzyıl, özellikle IV. Tudhaliya zamanında) bezenmiştir. A Odası (büyük galeri), kayalara oyulmuş kabartmalardan oluşan görkemli bir tanrılar geçit alayı sergiler: sol duvarda erkek tanrılar, sağ duvarda dişi tanrıçalar iki sıra hâlinde ilerler ve arka duvarda, panteonun başı fırtına tanrısı Teşub ile eşi Hebat'ın karşılaşmasında birleşir. Her figürün başında, onu tanımlayan Luvi hiyeroglif adı bulunur.
Daha dar ve gizli olan B Odası, hanedan ve ölüm-ata kültüyle bağlantılı görünür; burada on iki yeraltı tanrısının geçit alayı, kral IV. Tudhaliya'nın koruyucu tanrı tarafından kucaklandığı sahne ve gizemli "kılıç tanrısı" kabartması yer alır. Modern araştırmalar Yazılıkaya'nın bütününü statik kozmik katmanları (yer, gök, yeraltı) ve döngüsel yenilenmeyi (gece-gündüz, ay evreleri, mevsimler) simgeleyen bir kozmos imgesi ve hatta bir tür takvim-mekânı olarak yorumlamıştır. Tapınağın bahar yeni yıl törenlerinde kullanıldığı düşünülür. Anadolu'nun bu anıtsal kutsal mekânı, çok daha eski gobekli-tepe ile birlikte, bölgenin kutsal-mimarî sürekliliğinin iki ucunu temsil eder.
Kral-Rahip ve Bayramlar
Hitit dininde din ile devlet ayrılmaz biçimde iç içeydi. Büyük Kral, aynı zamanda ülkenin tüm tanrılarının, özellikle de fırtına tanrısı ile Arinna'nın Güneş Tanrıçası'nın baş rahibiydi. Kralın en yüce görevi, tanrıların gönlünü hoş tutmak, bayramları zamanında ve eksiksiz icra etmek, böylece ülkeye bereket ve zafer sağlamaktı. Kral öldükten sonra tanrılaşır; "tanrı oldu" denirdi. Labarna/Tabarna unvanı kralın, Tawananna unvanı kraliçenin kurumsal sıfatıydı; kraliçe de kült içinde — özellikle Puduhepa örneğinde — etkin bir dinî rol üstlenirdi.
Hitit dinî takvimi sayısız bayram (Hititçe karşılığıyla mevsim törenleri) ile doluydu. En önemlileri arasında ilkbaharda kutlanan AN.TAH.ŠUM (bir bitki/çiğdem bayramı), sonbaharda kutlanan nuntarriyaşha ("acele bayramı") ve yeni yıl mahiyetindeki purulli bayramı sayılır. Kral, bu bayramlarda şehirden şehre, tapınaktan tapınağa giderek bizzat törenleri yönetir, kurbanlar sunar, kutsal içkiler dökerdi. Bu yoğun ritüel takvimi, kralı neredeyse yıl boyu seyahat eden bir baş rahibe dönüştürürdü. Hizmetin aksamasının felaket (kıtlık, veba, yenilgi) getireceği inancı, firavun-ilahi-krallik ideolojisindeki Maat (kozmik düzen) sorumluluğuyla ve Mezopotamya'nın kral-tanrı hizmet anlayışıyla yapısal olarak karşılaştırılabilir; ancak Hitit kralı, Mısır firavununun aksine bizzat tanrı değil, tanrıların vekili ve baş hizmetkârı sayılırdı.
Ant, Yemin ve Arınma Ritüelleri
Hitit dini, hukuk ve siyasetle de derinden bağlıydı. Devletlerarası antlaşmalar ve kişisel yeminler, tanrıların tanıklığına çağrılarak kutsanırdı. Hitit antlaşma metinlerinin sonunda uzun tanrı listeleri yer alır: "Hatti Ülkesi'nin bin tanrısı"nı tanık tutan kral, andı bozan tarafın bu tanrılarca lânetlenip yok edileceğini ilan ederdi. Gary Beckman'ın derlediği Hitit diplomatik metinleri, bu yemin-lânet (bereket-lânet) yapısını ayrıntılı biçimde belgeler; aynı kalıp, daha sonraki Yakın Doğu antlaşma geleneğini de etkilemiştir.
Bireysel düzeyde, kirlilik (Hititçe karşılığıyla ritüel pislik) ve arınma kavramları merkezîydi. Hastalık, salgın ya da askerî yenilgi çoğu kez ihmal edilmiş bir yemin, kirlenmiş bir kişi veya tanrısal öfke olarak yorumlanır; bunu gidermek için büyü ve arınma ritüelleri uygulanırdı. "Büyücü kadın" (Hititçe karşılığıyla yaşlı bilge kadın) figürü, bu arındırma ayinlerinin önde gelen icracısıydı. Kralın günahını bir hayvana ya da nesneye aktarıp ülkeden uzaklaştıran "günah keçisi" benzeri ritüeller de belgelenmiştir. Bu pratik dünya, sembol-teorisi-genel çerçevesinde "kirlilik-arınma" ikiliğinin antik bir örneğini sunar.
Hitit krallarının en ünlü dinî metinlerinden biri, II. Murşili'nin Veba Dualarıdır. Ülkeyi yıllarca kasıp kavuran salgını, kral, babasının (I. Şuppiluliuma) işlediği bir yemin ihlâline ve ihmal edilmiş bir kurbana bağlar; tanrılara yakararak babasının günahını itiraf eder ve onu bizzat üstlenir. Bu dualar, Hitit dindarlığının ahlâkî derinliğini gösterir: tanrısal öfke keyfî değil, bozulan bir düzenin sonucudur; ve düzeni onarmanın yolu itiraf, kurban ve doğru ritüeldir. Bu "günah-ceza-itiraf-arınma" örgüsü, babil-dini-maneviyat geleneğindeki "Babilli Eyyûb" (acı çeken sâlih) izleğiyle ve genel olarak Yakın Doğu'nun kötülük-sorunu (teodise) tartışmalarıyla karşılaştırmaya açıktır.
Tapınak, Rahiplik ve Kutsal Ekonomi
Hitit tanrıları yeryüzünde tapınaklarda ikâmet ederdi; tapınak, tam anlamıyla tanrının "evi"ydi. Hattuşa'nın Büyük Tapınağı (Tapınak I), fırtına tanrısı ile Arinna'nın Güneş Tanrıçası'na adanmıştı ve devasa depo odaları, atölyeleri, mutfakları ile yalnız bir ibadet yeri değil, aynı zamanda büyük bir ekonomik kurumdu. Tapınaklar geniş topraklara, sürülere, kölelere ve zanaatkârlara sahipti; tanrıya sunulan ürünler, tapınak personelinin geçimini ve kült ekonomisinin dönmesini sağlardı. Bu yapı, sumer-manevi-gelenegi ve babil-dini-maneviyat dünyalarındaki tapınak-merkezli kutsal ekonomiyle aynı modeli paylaşır.
Rahiplerin ve tapınak görevlilerinin nasıl davranacağı, kralın buyruğu olan "Tapınak Görevlilerine Talimatlar" (modern Hititoloji kataloğunda CTH 264) metninde ayrıntılı biçimde düzenlenmişti. Bu metin, görevlilerin tanrıya ait yiyeceği zimmetine geçirmesini en ağır suç sayar; mutfak çalışanlarının saç ve tırnaklarını kesmesini, temiz giysiler giymesini, tanrının suyunu ve ekmeğini kusursuz hazırlamasını emreder. Görevini ihmal edenin "tanrının gözünden düşeceği" ve başına felaket geleceği tehdidi metne sinmiştir. Bu titiz ritüel saflık vurgusu, kutsal hizmetin en küçük ayrıntısının bile kozmik sonuçlar doğurduğu inancını yansıtır; aynı titizlik, sonraki Yakın Doğu rahiplik geleneklerinde de yankı bulur.
Ölüm, Öte Dünya ve Kraliyet Cenâze Töreni
Hititlerin öte dünya tasavvuru, Mezopotamya'nınkine benzer biçimde genellikle karanlık ve neşesiz bir yeraltıydı; ölülerin ruhları toprağın altındaki loş diyâra inerdi. Yeraltı tanrıçaları ve "eski tanrılar" (yer altına sürülmüş ilk kuşak) bu âlemle ilişkilendirilirdi; Yazılıkaya'nın B Odası'ndaki on iki yeraltı tanrısı geçidi de bu boyutu temsil eder. Sıradan insanların ölümüne dair bilgi sınırlıdır; ancak kralın ölümü ayrı ve görkemli bir mesele sayılırdı.
Kral öldüğünde "tanrı oldu" denir ve şalliş waştaiş ("büyük günah/kayıp") adı verilen, on dört gün süren ayrıntılı bir kraliyet cenâze töreni icra edilirdi. Bu törende kralın bedeni — Mezopotamya'da alışılmadık biçimde — yakılır (kremasyon), kemikleri yağ ve değerli kumaşlarla işlenip toplanır, ardından çeşitli sunular, kurbanlar ve simgesel eylemlerle ölen kralın öte dünyaya güvenli geçişi sağlanırdı. Modern araştırmalar, bu yakma-töreniyle Homeros'un İlyada'sında betimlenen Miken-Yunan kahraman cenâzeleri (örneğin Patroklos'un yakılması) arasında çarpıcı benzerlikler bulmuş; bu da antik-yunan-mistisizm dünyası ile Anadolu arasındaki bir başka kültürel köprüye işaret etmiştir. Ölümsüzlük ve öte dünyaya geçiş kaygısı, gilgamis-destani'ndaki ölümsüzlük arayışıyla ve karsilastirma-olumsuzluk başlığında işlenen çeşitli gelenek tasavvurlarıyla karşılaştırmaya değerdir.
Büyü, Şifâ ve Bilge Kadın
Hitit dininin gündelik dokusunda büyü ve şifâ ritüelleri çok geniş bir yer tutar; arşivlerde bulunan tabletlerin önemli bir bölümü bu pratik metinlerdir. Hastalık, kısırlık, aile içi geçimsizlik, kâbus, büyülenme ya da ritüel kirlenme gibi sorunlar, sözlü formüller, simgesel jestler ve maddî nesnelerle (yün ipliği, hamur figürleri, su, ateş) çözülmeye çalışılırdı. Bu ritüellerin baş icracısı, çoğu kez "yaşlı/bilge kadın" (Hititçe karşılığıyla haşşawa) denen kadın uzmandı; metinler bu ritüelleri çoğu zaman onun ağzından, birinci tekil şahısla aktarır.
Tipik bir Hitit büyü ritüeli, kötülüğü ya da hastalığı hastadan bir taşıyıcıya aktarma (analoji büyüsü) mantığıyla işler: kötülük bir hayvana, bir nesneye veya bir hamur figürüne geçirilir, sonra bu taşıyıcı yakılır, gömülür ya da ülke sınırının dışına atılır. Bu "aktarma ve uzaklaştırma" şeması, dünya çapında yaygın bir büyü grameridir ve şamanik şifâ pratikleriyle yapısal koşutluk gösterir. Hitit ritüel dünyasının trans, ruh-çağırma ve doğa-güçleriyle ilişki boyutları, kuzey Avrasya'nın tengrizm ve şaman gelenekleriyle tipolojik (tarihsel değil) karşılaştırmaya açıktır; ancak Hitit büyüsü kurumsallaşmış bir tapınak-devleti çerçevesinde, yazılı reçeteler hâlinde işlerdi. Hastalığı kişisel bir tanrısal öfkenin işareti sayan bu anlayış, ruhsal ve bedensel şifâyı ayrılmaz gören antik bütüncül dünya görüşünün bir örneğidir.
Yeniden Keşif: Hattuşa Arşivi ve Hititçenin Çözülmesi
Hitit dini bugün ayrıntılı biçimde bilinebiliyorsa, bunun nedeni modern arkeolojidir. Yüzyıllarca Hititler yalnız Tevrat'taki kısa değinmelerle ("Hittîler") ve Mısır kayıtlarındaki "Kheta" adıyla, bulanık bir hatıra olarak biliniyordu. 1906'dan itibaren Alman Asurolog Hugo Winckler, Boğazköy'de (Hattuşa) kazılara başladı ve kraliyet kalesinde, çoğu o zaman okunamayan bir dilde yazılmış on binlerce çiviyazılı tablet içeren bir arşiv buldu. Bu tabletler, Hitit devletinin dinî, hukukî, diplomatik ve mitolojik dünyasının tümünü içeriyordu.
Dönüm noktası, Çek dilbilimci Bedřich Hrozný'nin 24 Kasım 1915'te Berlin'de verdiği bir konferansta, bu bilinmeyen dilin bir Hint-Avrupa dili — Yunanca, Latince, Sanskrit ve diğerleriyle akraba — olduğunu çözmesiyle geldi. Bu tarih, çoğu kez "Hititoloji'nin doğum günü" sayılır. O günden bu yana, Chicago Hitit Sözlüğü gibi büyük projeler ve süregelen Boğazköy kazıları, "Bin Tanrılı" dünyayı satır satır yeniden inşa etmiştir. Böylece Hitit dini, sumer-manevi-gelenegi ve antik-misir-din-mistisizm gibi, ancak yazının yeniden okunmasıyla canlanan "kayıp" bir manevî evren olmaktan çıkıp incelenebilir bir tarihsel gerçekliğe dönüşmüştür.
Mezopotamya-Hatti-Hurri Senkretizmi
Hitit dini, statik bir sistem değil, sürekli katmanlaşan canlı bir senkretizmdir. Çekirdekte yerli Hatti geleneği (Wurunşemu, Taru, Telipinu, Wurunkatte) bulunur. Bunun üzerine Hint-Avrupa kökenli Hitit-Luvi tanrıları (Tarhunna, güneş tanrısı İştanu) eklenir. İmparatorluk döneminde ise, özellikle kraliçe Puduhepa'nın etkisiyle, Hurri katmanı (Teşub, Hebat, oğulları Şarruma) hanedan kültünün merkezine yerleşir; bu Hurri tanrıları çoğu kez yerli tanrılarla özdeşleştirilir (örneğin Arinna'nın Güneş Tanrıçası ile Hebat birleştirilir). Nihayet bu bütün, Mezopotamya'dan gelen çiviyazısı bilgeliği, fal ve yıldız gözlemi gelenekleriyle kuşatılır.
Bu çoktanrılı kapsayıcılık, Hitit dinini eski Yakın Doğu'nun en hoşgörülü ve sentezci sistemlerinden biri kılar. Mezopotamya kökenli ciğer falı (bârûtu) ve gökyüzü kehâneti uygulamaları Hattuşa saraylarına girmiş, babil-dini-maneviyat ile ortak bir kâhinlik dili paylaşılmıştır. Anadolu'nun bu senkretik dini, kuzeyden gelen Türk-Mongol gök-tanrı geleneği tengrizm gibi tek-gök vurgulu sistemlerle değil, çoktanrılı Akdeniz-Yakın Doğu dünyasıyla aynı ailedendir; karşılaştırma, farkı görünür kılar.
Karşılaştırmalı Perspektif: Teogoniler
Aşağıdaki tablo, dört antik teogoni geleneğinin egemenlik-kuşak yapısını ve baş tanrı tipini karşılaştırır:
| Boyut | Hitit-Hurri | Mezopotamya (Babil) | Mısır | Yunan (Hesiodos) |
|---|---|---|---|---|
| Baş tanrı | Fırtına tanrısı Teşub/Tarhunna | Marduk (Bâbil) | Râ / Amon, Horus | Zeus |
| Egemenlik şeması | Alalu→Anu→Kumarbi→Teşub | Tiamat/Apsu→genç tanrılar→Marduk | Kozmik tanrı→Horus hanedanı | Uranos→Kronos→Zeus |
| Çatışma motifi | Nesil savaşı, hadım etme | Tanrı-ejderha (Marduk-Tiamat) | Düzen (Maat)-kaos (Isfet) | Nesil savaşı, hadım etme |
| Güneş cinsiyeti | Tanrıça (Arinna) | Erkek (Şamaş) | Erkek (Râ) | Erkek (Helios) |
| Kutsal hayvan | Boğa (fırtına tanrısı) | Boğa/ejderha | Şahin, inek, boğa (Apis) | Kartal (Zeus) |
| Kral-tanrı ilişkisi | Kral = baş rahip, ölünce tanrılaşır | Kral = tanrının vekili | Kral = yaşayan tanrı (Horus) | Kral = tanrı soyundan kahraman |
Tablo, Hitit dininin Mezopotamya ile çiviyazısı-fal dünyasını, Yunan ile teogoni şemasını, Mısır ile kutsal krallık fikrini paylaştığını; ama her birinde özgün vurgular taşıdığını gösterir. Özellikle güneşin tanrıça oluşu ve kralın tanrı değil baş rahip sayılması, Hitit dinine özgü iki ayırt edici çizgidir.
İlgili Kavramlar ve Süreklilikler
Hitit dini, Anadolu'nun derin manevî tarihinde bir halkadır. Geriye doğru, çok daha eski Neolitik kutsal mekân geleneği gobekli-tepe ile; yatay olarak çağdaş Mezopotamya dünyası sumer-manevi-gelenegi, babil-dini-maneviyat ve ölümsüzlük arayışının destanı gilgamis-destani ile bağlanır. İleriye doğru ise, teogoni mirası antik-yunan-mistisizm ve Hesiodos üzerinden Akdeniz dünyasına; boğa-kült izleği mithraizm gibi sonraki Anadolu-Roma gizem dinlerine uzanır. İran platosunun ışık-karanlık kozmolojisi zerdustculuk ve onun kutsal metni avesta ile karşılaştırma, Anadolu çoktanrıcılığının düalist olmayan karakterini belirginleştirir.
Bereket tanrısının ölüp-dirilmesi (antik-misir-din-mistisizm Osiris'i, Babil Tammuz'u), tanrı-ejderha savaşı (yilan-sembolizmi), kutsal dağ ve su sembolizmi (karsilastirma-dag-sembolu, karsilastirma-su-sembolu), kutsal ağaç motifi (karsilastirma-agac-sembolu) ve ana-tanrıça figürü (umay-ana) gibi izlekler, Hitit dinini evrensel sembol dünyasına bağlar. Karşılaştırmalı mitoloji ve din tarihinin kuramsal çerçevesi için sembol-teorisi-genel başlığına bakılabilir.
Eleştiriler ve Tartışmalar
Hitit dini üzerine modern akademik tartışmalar birkaç eksende yoğunlaşır. Birincisi, kaynak sorunudur: elimizdeki metinlerin neredeyse tamamı kraliyet arşivlerinden, yani devlet kültü ve saray çevresinden gelir. Bu yüzden sıradan köylünün gündelik dindarlığı, yerel kültlerin gerçek dokusu ve halk inançları büyük ölçüde karanlıkta kalır; "Hitit dini" derken aslında çoğunlukla devletin resmî dinini kastederiz. İkincisi, senkretizmin derecesi tartışmalıdır: Hatti, Hitit-Luvi, Hurri ve Mezopotamya katmanlarının nerede başlayıp nerede bittiğini ayırt etmek çoğu kez güçtür; Taracha gibi araştırmacılar bu katmanları titizlikle çözmeye çalışsa da, sınırlar bulanıktır.
Üçüncü ve en geniş yankı uyandıran tartışma, Hitit-Yunan koşutluklarının niteliğidir. Kumarbi döngüsü ile Hesiodos arasındaki benzerlik, çoğu klasik filolog için doğrudan bir kültürel aktarımın kanıtıdır; ancak bu aktarımın hangi yoldan (Kuzey Suriye'deki Hurri-Fenike kanalları, Kıbrıs, Geç Hitit şehirleri) ve ne ölçüde gerçekleştiği hâlâ araştırılmaktadır. Benzer biçimde, Hitit-Tevrat antlaşma koşutlukları (yemin-lânet yapısı) çoğu kez abartılı genellemelere konu olmuştur. Sağduyulu yaklaşım, bu koşutlukları ortak bir Yakın Doğu kültür havzasının doğal ürünleri olarak görmek, ama her geleneğin özgünlüğünü de korumaktır. Bu metodolojik denge, sembol-teorisi-genel çerçevesinde "tipolojik benzerlik" ile "tarihsel köken" ayrımının neden önemli olduğunu gösterir.
Sonuç: Bin Tanrılı Anadolu'nun Mirası
Hitit dini, MÖ 12. yüzyılda Tunç Çağı çöküşüyle birlikte siyasî bir güç olarak sona erdi; Hattuşa terk edildi, çiviyazısı arşivleri toprağa gömüldü. Ne var ki Hitit dünyasının izleri Anadolu'da silinmedi: Geç Hitit (Neo-Hitit) şehir devletlerinde fırtına tanrısı ve onun kültü yaşamaya devam etti; teogoni anlatıları Yunan mitolojisine sızarak Batı düşüncesinin temel metinlerinden birine, Hesiodos'un Theogonia'sına kaynaklık etti. 1906'dan itibaren Hattuşa'da bulunan on binlerce çiviyazılı tablet, bu "kayıp" dünyayı yeniden gün ışığına çıkardı ve Hititçenin Hint-Avrupa dili olduğu çözüldü.
Bugün Hitit dini, Anadolu'nun en eski yazılı manevî dünya görüşü olarak, hem yerli Hatti köklerinin hem de Mezopotamya, Hurri ve Akdeniz etkileşimlerinin bir kavşağında durur. "Hatti Ülkesi'nin Bin Tanrısı", insanlığın kutsalı çoğul, kapsayıcı ve coğrafyaya bağlı biçimde tasavvur ettiği zengin bir evrenin adıdır; ve bu evren, karşılaştırmalı maneviyat açısından, Doğu ile Batı arasındaki en eski köprülerden birini oluşturur.