Morphogenesis und Biolog Geometrie: Sheldrake und Evolution
Biçimin nasıl doğduğu sorusu — embriyonun şekillenmesinden bir kabuğun logaritmik sarmalına dek — modern morfogenez biliminde, Sufî sûret/mânâ öğretisinde, Hindu Sâmkhya'sında ve Pisagorcu kutsal geometride yan yana okunur; biçim-üretiminin maddî mi yoksa içkin bir kalıba mı dayandığı tartışması karşılaştırmalı ve eleştirel bir çerçevede ele alınır.
“Die Natur ist überall am ganzen, und sie wiederholt das ewige Lied in tausend Stimmen.” — Johann Wolfgang von Goethe, Die Metamorphose der Pflanzen (1790)
Biçimin Doğuşu Sorunu
Tek bir döllenmiş hücre, hiçbir dışarıdan dayatılan plan görünmeden, kendini katlayıp bükerek bir kalbe, bir ele, bir göze dönüşür. Bir deniz kabuğu, hiç matematik bilmeden, logaritmik bir sarmalın kusursuz oranını çizer. Bir kar tanesi altı kollu simetrisini tekrar tekrar üretir. Bu olguların ortak adı morfogenez (Yunanca morphē, biçim + genesis, doğuş): cansız ya da canlı maddenin belirli, tekrarlanabilir bir biçime kavuşması süreci. Soru basit görünür ama düşünce tarihinin en inatçı düğümlerinden biridir: Biçim nereden gelir? Maddenin içinde mi gizlidir, dışarıdan bir kalıpla mı basılır, yoksa kendiliğinden mi belirir?
Bu not, morfogenez sorusunu üç ayrı pencereden — modern biyoloji, mukayeseli maneviyat gelenekleri ve kutsal geometri düşüncesi — yan yana okumayı dener. Amaç bilimsel olanı mistik olanla karıştırmak değil; aksine, aynı eski soruya verilen farklı dillerdeki cevapları nesnel olarak ayırt etmek ve aralarındaki yapısal benzerlikleri ve kesin farkları görünür kılmaktır.
İki Antik Kamp: Preformasyon ve Epigenez
Biçimin kökeni tartışması Aristoteles'e kadar uzanır. De Generatione Animalium'da Aristoteles iki seçeneği netleştirir. Birinci görüş — sonradan preformasyon (önceden-oluşum) adını alacaktır — biçimin baştan, minyatür hâlde tohumda hazır bulunduğunu söyler: gelişme yalnızca var olanın büyümesidir. İkinci görüş — epigenez — biçimin gelişme sırasında, basamak basamak, daha önce var olmayan yapıların ortaya çıkışıyla yaratıldığını savunur. Aristoteles epigenezden yanaydı ve biçimi yönlendiren ilkeye eidos (form) ile bağlı bir entelekheia, yani “kendi sonunu içinde taşıyan” yönlendirici neden dedi.
17.–18. yüzyılda preformasyoncular (Swammerdam, Malebranche, Bonnet) mikroskop altında spermde minik bir “homunculus” gördüklerini sandılar; her tohumun içinde, soğanın katmanları gibi, sonsuz nesillerin önceden yerleştirildiğini ileri sürdüler. Caspar Friedrich Wolff'un Theoria Generationis'i (1759) bu fikri ampirik gözlemle çürüttü: tavuk embriyosunda organlar gerçekten yoktan, kademeli olarak beliriyordu. Epigenez kazandı — ama “neyin” gelişmeyi yönlendirdiği sorusu cevapsız kaldı. Bu boşluk, modern biyolojinin merkezî gerilimidir ve aşağıda göreceğimiz gibi mistik geleneklerin “içkin biçim” öğretileriyle şaşırtıcı bir akrabalık taşır.
Modern Morfogenez: Gradyan, Reaksiyon-Difüzyon ve Genetik Program
Yirminci yüzyıl bu boşluğu üç güçlü kavramla doldurmaya çalıştı.
İlki, konumsal bilgi (positional information) fikridir. Lewis Wolpert'in “Fransız bayrağı modeli” (1969), bir embriyodaki hücrelerin bir kimyasal morfojen gradyanının yoğunluğunu “okuyarak” nerede olduklarını bildiğini ve buna göre farklılaştığını öne sürer. Yüksek konsantrasyon mavi, orta beyaz, düşük kırmızı olur — biçim, kimyasal bir koordinat sisteminden doğar.
İkincisi, Alan Turing'in 1952 tarihli olağanüstü makalesi The Chemical Basis of Morphogenesis'tir. Turing, birbiriyle reaksiyona giren ve farklı hızlarda yayılan iki kimyasalın (aktivatör ve inhibitör), başlangıçta tamamen düzgün bir ortamda dahi kendiliğinden desen üretebileceğini matematiksel olarak gösterdi. Leopar lekeleri, balık çizgileri, parmak aralıkları — bu reaksiyon-difüzyon dinamikleri, hiçbir önceden çizilmiş plan olmadan biçimin “kendiliğinden örgütlenme” (self-organization) yoluyla belirebileceğini kanıtladı. Bu, epigenezin matematikselleşmiş hâlidir: kalıp yoktur, kalıbı doğuran kurallar vardır.
Üçüncüsü, moleküler biyolojinin gelişim genetiği programıdır. Hox genleri, vücut planının ön-arka eksenini belirleyen ve sineklerden insanlara dek korunmuş “efendi düzenleyiciler” olarak keşfedildi (Edward Lewis, Christiane Nüsslein-Volhard, Eric Wieschaus — 1995 Nobel'i). Burada baskın eğilim, biçimin nihayetinde DNA'da kodlanmış bir “program” olduğu fikridir.
Ama tam burada bilim içi bir itiraz yükselir. Genom, sineğin de farenin de neredeyse aynı düzenleyici genlere sahip olduğunu gösterir; o hâlde biçim farkını ne yaratır? Üç boyutlu kıvrımı, hücrelerin tam olarak nereye gideceğini DNA dizisi tek başına belirlemez. Brian Goodwin ve Stuart Kauffman gibi kuramcılar, biçimin gen dizisine değil, fiziksel-matematiksel dinamik sistemlerin kendine ait yasalarına — “form alanının” kendi geometrisine — borçlu olduğunu savundu. İşte bu “gen-üstü biçim yasası” arayışı, Sheldrake'in morfik rezonans hipotezinin de doğduğu zemindir: ona göre biçim ne tümüyle DNA'da, ne de yalnız fizikte değil, türlere ait bir “hafıza alanında” taşınır. Bu sav ana akım biyolojide kabul görmez ve test edilebilirliği ciddi biçimde tartışmalıdır — ama tam da klasik biyolojinin “biçimin deposu nerede?” sorusunu açıkta bıraktığı yere yerleşir.
Goethe ve Romantik Morfoloji: Urpflanze
Morfoloji terimini bilime kazandıran kişi bir şair-bilim insanıdır: Goethe. Die Metamorphose der Pflanzen'de (1790) Goethe, bir bitkinin tüm organlarının — kotiledon, yaprak, çanak, taç, organ — tek bir ideal yaprağın dönüşümleri olduğunu öne sürdü. Bütün bitkilerin ardında ideal bir arketip, Urpflanze (ilk-bitki) bulunur; gerçek türler bu içkin temanın varyasyonlarıdır. Goethe için biçim donmuş bir nesne değil, sürekli bir akış, bir “dondurulmuş hareket”tir (erstarrte Bewegung).
Goethe'nin bu sezgisi modern biyolojiye iki kanaldan sızdı: bir yandan D'Arcy Thompson'ın On Growth and Form'una (1917), öte yandan mistik-içkincilik düşüncesine. Thompson, balık türlerinin birbirine basit geometrik koordinat dönüşümleriyle (bir kâğıda çizilip esnetilen ızgaralarla) eşlenebileceğini gösterdi: biçim, mekanik kuvvetlerin ve matematiksel kısıtların ürünüdür, salt soyağacının değil. Romantik Urpflanze ile Sâmkhya'nın “ince kalıbı” arasındaki yapısal benzerlik dikkat çekicidir — her ikisi de görünür biçimi, görünmeyen bir ideal şablonun tezahürü sayar.
Sufî Görüş: Sûret, Mânâ ve A'yân-ı Sâbite
İslâm tasavvufu, biçim sorusunu kendi metafizik diliyle ele alır. Temel ayrım sûret (dış biçim, form) ile mânâ (iç anlam, öz) arasındadır. Her görünür sûret, görünmeyen bir mânânın “inişi” (tenezzül), tecellisidir; biçim, anlamın maddeye dökülmüş hâlidir.
İbn Arabî'nin ontolojisinde bu, a'yân-ı sâbite (“sabit hakikatler”) öğretisiyle derinleşir: her var olan şeyin, henüz dışsal varlığa çıkmadan önce, ilâhî ilimde değişmez bir “arketipsel hakikati” vardır. Yaratılış, bu içkin kalıpların zaman içinde tezahürüdür — tıpkı bir tohumun içinde gizli ağacın açılması gibi. Bu, dikkat çekici biçimde preformasyonun metafizik bir versiyonudur: biçim önceden “bilgi düzeyinde” mevcuttur, gelişme onu yoktan yaratmaz, gizliden açığa çıkarır. Mevlânâ'nın mineralden bitkiye, bitkiden hayvana, hayvandan insana yükselen ünlü “varlık merdiveni” tasviri (Mesnevî) ise bu açılımın evrimsel bir okumasına kapı aralar — her aşama bir önceki biçimin “ölüp” daha yüksek bir sûrete doğmasıdır.
Bu yapı modern morfogenezle aynı şey değildir: tasavvuf bir mekanizma değil, bir anlam-hiyerarşisi önerir. Yine de “biçimin deposu maddede değil, ondan önce gelen bir bilgi/anlam katmanındadır” tezi, hem İbn Arabî'nin hem de Sheldrake gibi içkincilerin paylaştığı bir sezgidir.
Hindu Sâmkhya: Prakriti, Guna ve Biçimin Açılımı
Hindistan'ın en eski sistematik felsefelerinden Sâmkhya, biçimin doğuşuna belki de en ayrıntılı “evrim” şemasını sunar. Sâmkhya iki nihai ilke koyar: Puruşa (saf bilinç, edilgen tanık) ve Prakriti (kök-doğa, tüm maddî-zihinsel oluşumun rahmi). Prakriti, üç gunadan (sattva: aydınlık-denge; rajas: hareket; tamas: atalet-biçim) örülüdür. Yaratılış, bu üç gunanın dengesinin bozulmasıyla başlayan bir pariṇāma (dönüşüm/açılım) sürecidir.
Buradaki kilit doktrin satkārya-vādadır: sonuç, nedeninde zaten potansiyel olarak mevcuttur (sütte tereyağının önceden var oluşu gibi). Yani biçim yoktan doğmaz; Prakriti'nin içinde içkin olarak bulunan kalıpların belirginleşmesidir. Bu, Sufî a'yân-ı sâbite ile ve klasik preformasyonla yine aynı ailedendir: “açılma” (evolutio, evrim kelimesinin Latince kökü tam da “ruloyu açmak”tır) metaforu üçünde de merkezîdir. Sâmkhya'nın yirmi beş ilkesi (tattva), kozmik aklın (mahat/buddhi) önce bireyselleşmeyi (ahaṃkāra), sonra zihni, duyuları ve beş kaba elementi (mahābhūta) sırayla “türetmesini” anlatır — neredeyse aşamalı bir morfogenez basamağı gibi.
Modern biyoloji ile köklü farkı şudur: Sâmkhya için biçimlerin yönü baştan bellidir ve süreç bir bilinç ilkesinin (Puruşa) tanıklığında işler; Darwinci morfogenezde ise yön yoktur, biçim çeşitliliği kör varyasyon ile seçilimin filtresinden geçer. “İçkin kalıp” ile “kör süreç” arasındaki bu kutup, tüm tartışmanın gerçek kırılma noktasıdır.
Pisagorcu-Platoncu Kutsal Geometri ve Biçimin Sayıya İndirgenmesi
Dördüncü bir hat, biçimi sayı ve oran ile açıklar. Pisagorcular “her şey sayıdır” derken, doğadaki düzenli biçimlerin matematiksel ilişkilerin görünür hâli olduğunu kastediyordu. Platon'un Timaios'unda dört element düzgün çokyüzlülere (ateş–tetrahedron, toprak–küp, hava–oktahedron, su–ikosahedron, kozmos–dodekahedron) karşılık gelir: madde, geometrinin kristalleşmesidir.
Bu görüş doğanın gerçek biçimlerinde çarpıcı yankılar bulur. Ayçiçeği tohumlarının, çam kozalaklarının ve deniz kabuklarının Fibonacci dizisi ve altın oran etrafında örgütlenmesi; arı peteğinin altıgen verimliliği; fraktal dallanmanın akciğer, nehir ağı ve yıldırımda tekrarı — tümü “biçimin ardındaki matematik” temasını besler. Ancak burada nesnel bir uyarı şarttır: Fibonacci/altın oran örüntüleri gerçektir ama sıklıkla abartılır; çağdaş gelişim biyolojisi bu sarmalları metafizik bir “kutsal sayı”ya değil, en verimli paketlenmeyi sağlayan basit büyüme kurallarına (örn. her yeni primordiyumun altın açıyla yerleşmesi) bağlar. Yani aynı geometri, hem mistik bir “evrenin dili” olarak, hem de yalın bir optimizasyon sonucu olarak okunabilir.
Bu geometrik miras kutsal geometri ve fraktal düşünce ile doğrudan; ses titreşiminin maddede görünür simetrik desenler ürettiğini gösteren simatik (cymatics) deneyleri ile dolaylı olarak akrabadır — Chladni levhalarında kumun ses frekansıyla geometrik şekiller alması, “titreşimin biçimi doğurduğu” antik sezginin laboratuvardaki en somut karşılığıdır.
Hücrenin İçindeki Tartışma: Genetik mi, Bağlam mı?
Çağdaş hücre biyolojisi, “biçim DNA'da mıdır?” sorusunu daha incelikli kılar. Epigenetik araştırmaları, aynı genomun, içinde bulunduğu kimyasal ve mekanik bağlama göre çok farklı biçimler üretebileceğini gösterir. Bruce Lipton gibi figürlerin (ana akımca aşırı yorumlandığı eleştirilse de) popülerleştirdiği üzere, hücrenin “karar verici” katmanı yalnız çekirdek değil, çevreyle temas eden zardır — bkz. epigenetik ve bilinç tartışması. Hücre iskeleti (sitoskeleton) ve doku gerilimi gibi mekanik kuvvetlerin gen ifadesini yönlendirdiği mekanotransdüksiyon alanı, D'Arcy Thompson'ın “biçim, kuvvetlerin ürünüdür” tezini moleküler düzeyde doğrular.
Hatta canlı dokunun zayıf ışık yaydığını öne süren biyofoton araştırmaları (Fritz-Albert Popp), kimi kuramcılarca hücreler arası bir “biçim-koordinasyon sinyali” olarak yorumlanmıştır — bu yorum spekülatiftir ve ihtiyatla karşılanmalıdır, ama biçimin salt kimyasal gradyanlardan ibaret olmayabileceği sorusunu canlı tutar. Geleneksel şifa sistemleri de biçim ve akışı birleştirir: Ayurveda, bedeni doşaların (vata-pitta-kapha) dinamik dengesinden doğan, sürekli yeniden biçimlenen bir süreç olarak görür — Sâmkhya guna kuramının tıbbî uygulaması.
Karşılaştırmalı Çerçeve: Üç Cevap, Bir Soru
Tüm bu gelenekleri bir tabloda toplamak aydınlatıcıdır. Biçimin kaynağı sorusuna verilen cevaplar üç ailede toplanır:
- İçkin-kalıp (preformasyonist) aile: Biçim, tezahürden önce bir “bilgi/anlam/potansiyel” düzeyinde hazırdır. Sufî a'yân-ı sâbite, Sâmkhya'nın satkārya-vāda'sı, Platoncu idealar, modern “genetik program” söyleminin güçlü versiyonu ve Sheldrake'in morfik alanı bu kümeye girer.
- Kendiliğinden-örgütlenme (epigenetik) aile: Biçim, önceden var olmayan bir şeyin, basit kuralların etkileşiminden kendiliğinden doğuşudur. Turing'in reaksiyon-difüzyonu, Kauffman'ın dinamik çekicileri, Goethe'nin akış-olarak-biçim sezgisi buraya düşer.
- Geometrik-matematiksel aile: Biçim, sayısal/oransal yasaların görünür hâlidir. Pisagorculuk, Timaios, fraktal-Fibonacci yaklaşımları ve simatik bu kümededir.
Bu üç aile birbirini dışlamaz; gerçek doğada üçü de iş başında görünür — bir kalıp (gen), bir süreç (kendiliğinden örgütlenme) ve bir geometri (fiziksel kısıt) aynı kabuğu birlikte örer. Maneviyat gelenekleri ile bilimin asıl ayrıldığı nokta mekanizma değil, anlam ve yön sorusudur: İbn Arabî ve Sâmkhya için biçimin bir gayesi, bir tanığı, bir hiyerarşisi vardır; Darwinci biyoloji için biçim, gayesiz varyasyon ile seçilimin tarihsel tortusudur. Bu notun amacı bu farkı silmek değil, onu açıkça görünür kılarak her iki dilin de “biçim nereden gelir?” sorusuna ne kadar derinden takılı kaldığını göstermektir.
Sonuç: Açılan Rulo
“Evrim” kelimesinin Latince kökü evolvere — bir ruloyu açmak — düşünce tarihinin bu uzun tartışmasını tek bir imgede özetler. Preformasyoncu için rulo zaten yazılıdır, gelişme onu açar. Epigenezci için rulo açıldıkça yazılır. Sufî ve Sâmkhya geleneği, ruloda yazılı olanın maddeden önce gelen bir bilgi/bilinç olduğunu söyler. Modern biyoloji ise rulonun ne yazıldığını kimsenin önceden bilemeyeceğini, çünkü kalemi körfortünün ve seçilimin tuttuğunu savunur. Aynı imge, dört farklı metafizik. Biçimin doğuşu, bilim ile maneviyatın hâlâ aynı eşikte buluştuğu — ve birbirinden en keskin ayrıldığı — o nadir kavşaklardan biridir.
Kaynaklar
- Aristoteles, De Generatione Animalium (Hayvanların Türeyişi Üzerine)
- Alan M. Turing, “The Chemical Basis of Morphogenesis”, Philosophical Transactions of the Royal Society B, 237 (1952)
- D'Arcy Wentworth Thompson, On Growth and Form (Cambridge University Press, 1917; 1942)
- Johann Wolfgang von Goethe, Die Metamorphose der Pflanzen (1790)
- Lewis Wolpert, “Positional Information and the Spatial Pattern of Cellular Differentiation”, Journal of Theoretical Biology, 25 (1969)
- Stuart A. Kauffman, The Origins of Order: Self-Organization and Selection in Evolution (Oxford University Press, 1993)
- Brian Goodwin, How the Leopard Changed Its Spots: The Evolution of Complexity (1994)
- Scott F. Gilbert & Michael J. F. Barresi, Developmental Biology (Sinauer/Oxford, 11. baskı, 2016)
- William K. Chittick, The Sufi Path of Knowledge: Ibn al-'Arabi's Metaphysics of Imagination (SUNY Press, 1989)
- Gerald James Larson, Classical Sāṃkhya: An Interpretation of Its History and Meaning (Motilal Banarsidass, 1979)
- Platon, Timaios
- Rupert Sheldrake, A New Science of Life: The Hypothesis of Morphic Resonance (1981)
- Annemarie Schimmel, Mystical Dimensions of Islam (University of North Carolina Press, 1975)