Aborjin Dreamtime (Tjukurpa): Rüya Zamanı, Şarkı Yolları ve Atalar
Avustralya Aborjin maneviyatı (~65.000 yıl, dünyanın en eski sürekli kültürü): Dreamtime/Tjukurpa, Ata Varlıkları ve yaratılış, songlines, totemizm, toprakla kutsal bağ, Gökkuşağı Yılanı, Uluru, ritüel ve sözlü-görsel aktarım.
Aborjin Dreamtime (Tjukurpa): Rüya Zamanı, Şarkı Yolları ve Atalar
Genel Bakış
Aborjin maneviyatı, Avustralya kıtasının yerli halklarının on binlerce yıldır sürdürdüğü, dünyanın bilinen en eski sürekli kültürel ve manevî geleneğidir. Arkeolojik kayıtlar — özellikle Kuzey Avustralya'daki Madjedbebe (Malakunanja) kaya sığınağında bulunan taş aletler, aşı boyası ve öğütme taşları — insan varlığını yaklaşık 65.000 yıl öncesine kadar götürür; bu öğütme-taşı kaydının kesintisiz oluşu, onu yeryüzünün en uzun sürekli kültürel sürekliliklerinden biri kılar. (Kimi genetik çalışmalar yerleşimi ~50.000 yıla çeken alternatif tarihler önerse de, kültürel sürekliliğin olağanüstü kadîmliği konusunda geniş bir uzlaşı vardır.)
Bu kıtada yüzlerce ayrı dil, halk (nation) ve yerel gelenek vardır; bu yüzden tek ve yekpâre bir "Aborjin dini"nden söz etmek yanıltıcıdır. Yine de bu çoğulluğun ortasında, kıtanın dört bir yanında tanınabilen ortak bir manevî mimari göze çarpar: dünyayı kutsal Ata Varlıklarının biçimlendirdiği yaratılış zamanı, toprakla kurulan kutsal akrabalık bağı, ve bilginin şarkı, dans, ritüel ve resimle kuşaktan kuşağa aktarılması. Bu not, bu ortak mimariyi kültürel, akademik ve karşılaştırmalı bir mercekle ele alır; amaç, ne geleneği egzotikleştirmek ne de modern siyasî tartışmalara çekmektir. Tersine, bu yaşayan geleneğin iç mantığını saygılı ve ölçülü bir dille sunmaktır.
Önemli bir uyarıyla başlamak gerekir: Aborjin manevî bilgisinin büyük bir kısmı gizli-kutsaldır (secret-sacred). Belirli anlatılar, şarkılar, nesneler ve mekânlar yalnızca inisiye edilmiş kişilere, çoğu zaman yalnızca belirli cinsiyetten ya da yaştan olanlara açıktır. Bu not yalnızca kamuya açık, yayımlanmış akademik ve genel kaynaklara dayanır; gizli-kutsal alana ait ayrıntılara saygıyla mesafe korur. Bu sınır, geleneğin kendisinin ayrılmaz bir parçasıdır ve onu anlamanın ilk adımıdır.
Dreamtime / Tjukurpa: "Rüya Zamanı" mı?
Geleneğin kalbinde, İngilizceye "the Dreaming" ya da "Dreamtime" diye çevrilen kavram yer alır. Bu terim, 19. yüzyıl sonunda — özellikle antropolog Baldwin Spencer ve Frank Gillen'in çalışmalarıyla — Arrernte (Aranda) halkının altyerre (ya da alcheringa) sözcüğünü karşılamak için ortaya atılmıştır. Farklı dillerde bu kavramın kendi adları vardır: Orta Çöl Anangu ve Pitjantjatjara halkları arasında Tjukurpa (ya da Tjukurrpa), başka yörelerde Jukurrpa, Altyerr, Ungud, Ngarrankarni ve daha niceleri.
Burada büyük bir çeviri tuzağı vardır. "Dreamtime" sözcüğü, Batılı kulağa bir düş, bir hayal ya da geçmişte kalmış bir zaman çağrıştırır. Oysa gelenek mensupları için bu kavram tam da bunların hiçbiri değildir. Tjukurpa, bir uydurma ya da mitoloji değil; gerçekliğin, dînin ve Yasa'nın (the Law) kendisidir. Arrernte dilinde Tjukurpa, kabaca "Yasa'yı görmek ve anlamak" anlamına gelir. Dahası, Tjukurpa salt bir "geçmiş zaman" da değildir: o, geçmişte yaratılışı gerçekleştiren, şimdi toprakta ve insanların hayatında yaşamaya devam eden ve geleceği de kuşatan her-zaman (everywhen) bir boyuttur. Antropolog W. E. H. Stanner'ın ünlü deyişiyle Tjukurpa, "her-zaman olan bir zaman"dır; geçmiş, şimdi ve geleceği aynı anda içeren, çizgisel olmayan bir kutsal süreklilik.
Bu yapı, kutsal zamanın çizgisel-tarihsel zamandan farklı, döngüsel ve "şimdiye sızan" bir boyut olarak tasavvuru bakımından, Mircea Eliade'nin illud tempus ("o zaman", kutsal başlangıç zamanı) kavramıyla çarpıcı bir koşutluk taşır. Eliade'nin betimlediği gibi, ritüel aracılığıyla kutsal başlangıç zamanına geri dönmek ve onu yeniden-şimdileştirmek, Tjukurpa pratiğinin de özüdür. Aynı zamanda bu "her-zaman" sezgisi, kozmik bilinç ve evrensel-zamansız bir hakikat boyutuna dair karşılaştırmalı tartışmalara da açıktır; ne var ki Tjukurpa, soyut bir metafizikten çok somut toprağa ve ataya bağlı bir gerçeklik olarak kalır.
Ata Varlıkları ve Yaratılış
Tjukurpa anlatılarının merkezinde Ata Varlıkları (Ancestral Beings) yer alır. Yaratılışın başında dünya biçimsiz, düz ve özelliksizdir. Bu uykuda gibi duran yeryüzünden ve denizlerden, çoğu zaman hayvan, insan ya da ikisinin karışımı biçimindeki güçlü Ata Varlıkları doğar ya da yeryüzüne çıkar: Dev Yılan, Kanguru-Ata, Emu, Kertenkele, Bal-Karıncası, Yedi Kız Kardeş ve sayısız başkası. Bu varlıklar henüz oluşmamış toprağın üzerinde dolaşır, avlanır, savaşır, sevişir, tören yapar, ölür; ve her edimleriyle manzarayı biçimlendirirler. Bir Ata'nın uzandığı yerde bir sıradağ, kıvrıldığı yerde bir nehir yatağı, kazdığı yerde bir su kuyusu, kanının döküldüğü yerde kırmızı bir kaya oluşur.
İşlerini bitirdiklerinde Ata Varlıkları yiter gibi olmaz; toprağın kendisine dönüşürler — bir kayaya, bir su birikintisine, bir ağaca, ya da gökyüzüne çıkıp bir yıldıza, bir takımyıldıza. Böylece manzaranın her çarpıcı öğesi, bir yaratılış olayının kalıcı izi ve o Ata'nın hâlâ var olan bedeni/gücüdür. Bu yüzden Aborjin için toprak, ölü bir coğrafya değil; okunabilir kutsal bir metin, atalarla dolu canlı bir varlık alanıdır.
Ata Varlıkları yalnızca manzarayı değil, Yasa'yı (the Law) da kurmuşlardır. Yaratılış sırasında onların yaptığı her şey — nasıl avlandıkları, nasıl evlendikleri, hangi törenleri kurdukları, hangi yiyeceği kiminle paylaştıkları — insanlar için bağlayıcı bir örüntü ve ahlâkî düzen bırakır. Aborjin için "doğru yaşamak", Ata Varlıklarının Tjukurpa'da bir kez kurduğu bu örüntüyü sadâkatle sürdürmektir; töre, akrabalık kuralları, tören takvimi ve toprağa karşı sorumluluklar, hepsi bu kadîm modelden türer. Böylece kozmoloji (dünyanın nasıl var olduğu), hukuk (nasıl yaşanması gerektiği) ve kimlik (kişinin kim olduğu) tek bir kutsal anlatıda birleşir; bu üçünü birbirinden ayırmak, gelenek mensubu için anlamsızdır.
Bir başka önemli kavram döllenme-ruhlarıdır (conception/spirit-children). Pek çok Aborjin geleneğinde, henüz doğmamış çocukların ruhları, Ata Varlıklarının yaratılış sırasında belirli mekânlara bıraktığı kutsal güç-tohumlarıdır; bir kadın belirli bir kutsal mekânın yakınında gebe kaldığında, o yöreye ait spirit-child bedene girer. Bu, kişinin doğmadan önce bile belirli bir toprak parçasına ve onun Tjukurpa'sına kökten bağlı olduğu anlamına gelir; doğum yeri, kişinin totemini, sorumlu olacağı kutsal mekânları ve manevî kimliğini belirler. Böylece insan, topraktan kopuk bir özne değil, atalarla ve yerle örülü bir ilişkiler ağının düğüm noktasıdır.
Bu yaratılış tasavvuru, "biçimsiz/sulu kaostan düzenin doğuşu" ve "ilâhî bir edimle manzaranın oluşması" temalarıyla, yaratılış karşılaştırması başlığında işlenen kozmogoni tipolojileriyle yan yana okunabilir. Ancak Aborjin yaratılışının ayırt edici yanı, onun yoktan-yaratma (creatio ex nihilo) değil, var olan bir zemini biçimlendirme ve atanın kendi bedenini manzaraya dönüştürmesi oluşudur. Ata Varlıklarının hayvan biçimli olması ve insanla doğa arasında akışkan bir süreklilik kurması, Altay şamanizmi, Tengrizm ve Türk yaradılış mitleri gibi Avrasya gelenekleriyle; ayrıca Yoruba ve Vodou gibi Batı Afrika ve Karayip geleneklerindeki ata-tanrısal güçlerle tipolojik (tarihsel değil) karşılaştırmaya açıktır.
Songlines: Şarkı Yolları ve Rüya İzleri
Ata Varlıklarının yaratılış sırasında izledikleri güzergâhlar, kıtanın üzerinde görünmez bir ağ oluşturur. Bu izlere İngilizcede songlines ("şarkı yolları") ya da dreaming tracks ("rüya izleri") denir; Aborjin halkları ise bunları "Ataların Ayak İzleri" ya da "Yasa'nın Yolu" diye adlandırır. Bir songline, bir Ata Varlığının yarattığı her su kuyusunu, kaya oluşumunu, kutsal mekânı ve bereket noktasını birbirine bağlayan, çoğu zaman yüzlerce kilometre uzanan ve birçok halkın topraklarından geçen bir güzergâhtır.
Bu yolların olağanüstü yanı, bir şarkı dizisi biçiminde kodlanmış olmalarıdır. Ata'nın yolculuğunu anlatan ezgi, aynı zamanda o güzergâhın sözlü bir haritasıdır: şarkının dizeleri, sırayla geçilen mekânları, su kaynaklarını, tehlikeleri ve yön değişikliklerini anlatır. Bilen bir kişi, hiç görmediği bir toprakta bile, doğru şarkıyı söyleyerek su kuyusundan su kuyusuna güvenle ilerleyebilir. Böylece songline aynı anda bir harita, bir destan, bir hukuk metni, bir soykütüğü ve bir ekolojik bilgi deposudur. İngiliz gezgin-yazar Bruce Chatwin, 1987 tarihli ünlü kitabı The Songlines'ta bu yolları "tüm Avustralya'yı kat eden görünmez patikalar labirenti" olarak betimlemiş ve onları Batı dünyasının dikkatine taşımıştır; ne var ki Chatwin'in roman ile gezi-anlatısını harmanlayan yorumu, akademik çevrelerce kısmen şâirâne ve fazla genelleyici bulunarak ihtiyatla karşılanır.
Songline'lar aynı zamanda halklar-arası bir ağ kurar. Tek bir songline, çoğu zaman birbirinden farklı diller konuşan onlarca halkın toprağından geçer; her halk, kendi topraklarına düşen bölümün şarkısından ve bekçiliğinden sorumludur. Şarkının ezgisi sınırı geçerken dil değişse bile, melodik çizginin ana hattı tanınabilir kalır; böylece bir yolcu, kendi dilini konuşmayan komşu halkın toprağında bile, ortak songline sayesinde yolunu ve karşılıklı yükümlülüklerini bilir. Bu, kıtayı kaplayan devasa bir karşılıklı bağımlılık ve değiş-tokuş ağı yaratır: tören nesneleri, evlilikler, ekolojik bilgi ve ziyaret hakları bu yollar boyunca akar. Songline böylece salt manevî bir kavram değil, aynı zamanda toplumsal-ekonomik hayatı düzenleyen somut bir kurumdur.
Çağdaş araştırmalar — örneğin Lynne Kelly gibi araştırmacıların çalışmaları — songline'ları, yazısız toplumların geniş bilgi yığınlarını (yüzlerce bitki ve hayvan türü, mevsim örüntüleri, yıldız hareketleri, soykütükleri) bellekte tutmak için geliştirdiği son derece etkili bir bellek-teknolojisi olarak yorumlar; manzaranın kendisi, üzerine bilgi "asılan" devasa bir bellek-sarayı işlevi görür. Şarkının bir bilgi-saklama ve yol-bulma teknolojisi olarak kullanılması, sözün ritüel ve kozmik bir güç taşıdığı kutsal söz geleneğiyle — zikir, mantra, İsa Duası gibi pratiklerle — anlamlı biçimde karşılaştırılabilir; ancak songline'da söz, öncelikle kutsalla temas kuran bir edim olduğu kadar, toprağı bellekte taşıyan bir bellek-sanatıdır. Bu yönüyle songline, sözlü kültürlerin bilgi aktarımındaki dehasının dünya çapındaki en çarpıcı örneklerinden biridir.
Totemizm ve Akrabalık Düzeni
Aborjin toplumsal hayatının dokusunu totemizm ve karmaşık akrabalık sistemleri örer. Her kişi, doğumuyla birlikte belirli bir Ata Varlığıyla, bir hayvanla, bitkiyle ya da doğa öğesiyle — yani bir totemle — bağlanır. Çoğu zaman bir kişinin birden fazla totemi olur: kişisel totem, aile totemi, klan totemi ve halk (nation) totemi. Totem yalnızca bir sembol değil; kişiyi belirli bir toprak parçasına, bir songline'a, belirli sorumluluklara ve kutsal anlatılara bağlayan kimlik ve akrabalık bağıdır. Kendi totemine — örneğin emu'ya — kişi bir akraba gibi davranır; çoğu zaman onu öldürmesi ya da yemesi yasaktır, ve o totemin sürekliliğini sağlayan ritüelleri yapmakla yükümlüdür.
Bu sistem, toplumu çoğu zaman moiety denen iki yarıya (ve daha ince alt-bölümlere) ayırır. Örneğin Kuzeydoğu Arnhem Land'deki Yolngu halkı arasında her insan, her hayvan, her toprak parçası ve her tören ya Dhuwa ya da Yirritja yarısına aittir; çünkü Ata Varlıkları evrendeki her şeyi bu iki yarıdan birine atamıştır. Bu yarılar evlilik kurallarını, tören rollerini ve karşılıklı sorumlulukları belirler. Bu titiz sınıflandırma, evreni anlamlı, akraba-bağlarıyla örülü bir bütün olarak düzenler.
Totemizmin bu biçimi, dünya din tarihinde uzun tartışmalara konu olmuştur; Émile Durkheim Dinsel Hayatın İlkel Biçimleri'nde (1912) Aborjin totemizmini, dinin toplumsal kökenine dair kuramının merkezine koymuştur. Karşılaştırmalı açıdan totem-hayvanla kurulan kutsal akrabalık, Yerli Amerikan geleneklerindeki ruh-hayvan ve klan-totemi anlayışıyla, şamanik ruh-rehberi hayvanlarla ve genel olarak hayvanı kutsalın bir tezahürü sayan sembolik dünya görüşleriyle koşutluk taşır. Yine de Aborjin totemizmi, bu bağı bütün bir toplumsal-kozmik düzenin temeli yapmasıyla kendine özgüdür.
Toprakla Kutsal Bağ: Custodianship
Aborjin maneviyatının belki de en derin ve en sık yanlış anlaşılan boyutu, toprakla kurulan ilişkidir. Batılı "mülkiyet" (ownership) kavramının tersine, Aborjin için insan toprağa sahip olmaz; tersine, insan toprağa aittir ve ondan sorumludur. Bu ilişki en iyi custodianship (bekçilik, emanetçilik, koruyuculuk) sözcüğüyle anlatılır: kişi, atalarından devraldığı belirli bir toprak parçasının, onun kutsal mekânlarının, anlatılarının ve şarkılarının bekçisidir. Bu, kuşaktan kuşağa devredilen kutsal bir görevdir.
Bu bekçilik somut yükümlülükler getirir: kutsal mekânları korumak, doğru ritüelleri doğru zamanda yapmak, anlatıları eksiksiz aktarmak ve toprağın bereketini "şarkıyla canlı tutmak". Anangu halkı, Uluru ve çevresine Tjukurpa zamanında Ata Varlıklarınca yerleştirildiklerine ve var oluş amaçlarının bu toprağı korumak, anlatılarını saklamak ve hayatı yöneten Yasa'yı ayakta tutmak olduğuna inanır. Burada din, ekoloji ve hukuk birbirinden ayrılmaz tek bir bütündür.
Toprağı kutsal, canlı ve insandan sorumluluk bekleyen bir varlık alanı olarak gören bu anlayış, çağdaş manevî ekoloji tartışmalarında sıklıkla bir esin kaynağı olarak anılır; toprağa "ait olma" ve onun bekçiliğini üstlenme fikri, Tengrizm ve Altay şamanizmi gibi geleneklerdeki kutsal-mekân ve yer-su (yer-sub) ruhlarına saygıyla, İnka geleneğindeki Pachamama (Toprak-Ana) anlayışıyla ve Yerli Amerikan "Toprak-Ana" tasavvuruyla derin bir fenomenolojik yakınlık taşır. Bu modern okumalar anlamlı olmakla birlikte, geleneğin kendi tarihsel ve ritüel bağlamından farklı olduğu akılda tutulmalıdır; bir geleneği bugünün ihtiyaçlarıyla okumak ile onun kendi gerçekliğini betimlemek ayrı şeylerdir.
Gökkuşağı Yılanı
Kıtanın dört bir yanındaki Aborjin geleneklerinde en yaygın ve en güçlü Ata Varlıklarından biri Gökkuşağı Yılanı'dır (Rainbow Serpent). Farklı dillerde farklı adlar alır: Arnhem Land'de Ngalyod ya da Yingarna, Güneybatı Avustralya'da Noongar halkı arasında Wagyl (Waugal), başka yörelerde Ungud ve daha niceleri. Cinsiyeti, biçimi ve kişiliği yöreden yöreye değişse de, ortak bir çekirdek vardır: Gökkuşağı Yılanı, yeraltı sularından ya da kadîm su kaynaklarından çıkan, devasa bir yılan-Ata'dır.
Bu varlık, hareketiyle nehir yataklarını, vadileri ve su kuyularını oyarak manzarayı biçimlendirir; Noongar geleneğinde Wagyl, Perth çevresindeki Swan ve Canning nehirlerini ve pek çok su yolunu yaratan varlıktır. Gökkuşağı Yılanı suyun, yağmurun ve bereketin efendisidir: gökte bir gökkuşağı belirdiğinde, bunun Yılan'ın bir su birikintisinden ötekine göç etmesi olduğu söylenir; bu tasavvur, kuraklıkta bile kurumayan derin su kuyularını da açıklar. Yağmuru ve döllenme-ruhlarını gönderen yönüyle Yılan hayat-verici bir güçtür; ama öfkelendiğinde, kutsal su kaynaklarına saygısızlık edenleri ya da Yasa'yı çiğneyenleri cezalandıran yıkıcı ve tehlikeli bir güç de olabilir. Arnhem Land'de Ngalyod kimi zaman insanlara ve ruhlara doğru davranışı öğreten iyiliksever bir Yasa-koyucu olarak da betimlenir.
Yılanın aynı anda hem yaratıcı/bereket-verici hem yıkıcı, hem suyla hem kozmik düzenle özdeşleşen bu çift-değerli doğası, yılan sembolizmi başlığında işlenen evrensel yılan-imgesinin en saf örneklerinden biridir. Kundalini'nin yükselen yılan-gücünden, Mezopotamya ve Anadolu mitlerinin kozmik yılanlarına, ouroboros'a kadar uzanan bu imge ailesinde Gökkuşağı Yılanı, su-bereket-yaratılış kutbunu güçlü biçimde temsil eder. Su ile yaratılış ve bereket arasındaki bu bağ, kutsal su sembolizmi açısından da zengindir.
Kutsal Mekânlar: Uluru ve Ötesi
Tjukurpa toprağa yazılı olduğu için, manzaranın belirli noktaları yoğun biçimde kutsaldır. Bunların en bilineni, Orta Avustralya'nın çölünde yükselen devasa kumtaşı monoliti Uluru (sömürge döneminde "Ayers Rock" diye anılan) ve yakınındaki Kata Tjuta kaya kümeleridir. Yerel Anangu halkı için Uluru'nun her yarığı, mağarası, oyuğu ve lekesi, Tjukurpa'daki belirli bir yaratılış olayının izidir ve belirli anlatılara, şarkılara ve ritüellere bağlıdır. Bu mekânın bazı bölümleri ve onlara ilişkin bilgi gizli-kutsaldır; bu yüzden Anangu, Uluru'nun belirli kısımlarının fotoğraflanmamasını ve kayanın kendisine tırmanılmamasını ister. 2019'da Uluru'ya tırmanış, Anangu'nun isteği doğrultusunda resmen yasaklanmıştır.
1985'te Uluru-Kata Tjuta Ulusal Parkı'nın mülkiyeti törensel olarak Anangu'ya iade edilmiş (handback) ve park, geleneksel sahipler ile devletin ortak yönetimine bırakılmıştır; bu olay, geleneksel toprak haklarının ve kutsal-mekân bekçiliğinin tanınması açısından bir dönüm noktasıdır (yalnızca tarihsel-nötr bir bilgi olarak aktarılmaktadır).
Kutsal bir kayanın ya da dağın, bir kozmik-yaratılış olayının kalıcı izi ve bir manevî merkez sayılması, dünya genelinde yaygın bir olgudur ve Eliade'nin "kutsalın tezahürü" (hierofani) ve "dünyanın ekseni" (axis mundi) kavramlarıyla doğrudan örtüşür. Bu yönüyle Uluru, dağ ve kaya sembolizmi açısından, kutsal-merkez işlevini taşıyan başka yer-simgeleriyle karşılaştırmaya açıktır; yaşlı ağaçların ve kutsal koruların saygı görmesi ise kutsal ağaç geleneğiyle yan yana okunabilir.
Ritüel: Corroboree, İnisiyasyon ve Walkabout
Tjukurpa, yalnızca anlatılan değil, bedende yaşanan bir gerçekliktir; ve bunun başlıca yolu ritüeldir. En genel terimle corroboree, dans, müzik, şarkı, beden-boyaması ve dramatik canlandırmayı birleştiren bir tören türüdür; burada katılımcılar Ata Varlıklarının yaratılış edimlerini yeniden canlandırır, böylece Tjukurpa zamanını şimdiye taşır ve kutsal gücü topluluğa akıtırlar. Bazı corroboree'ler herkese açık ve şenlik niteliğindeyken, pek çoğu gizli-kutsaldır ve yalnızca inisiye edilmiş kişilere açıktır; dışarıdan birinin katılması ya da izlemesi yasaktır.
Hayatın eşik anları, özellikle de gençlerin yetişkinliğe geçişi, ayrıntılı inisiyasyon törenleriyle işaretlenir. Genç erkekler (ve ayrı geleneklerde genç kadınlar), bir dizi sınamadan, öğretiden ve çoğu zaman bedensel işaretlemeden (örneğin yara-izi açma, scarification) geçerek topluluğun kutsal bilgisine adım adım kabul edilirler. Antropolog A. P. Elkin, Aboriginal Men of High Degree (Yüksek Dereceli Aborjin Adamları) adlı kitabında, bu inisiyasyonun ileri aşamalarındaki "yüksek dereceli adamlar"ı — şifâcı, bilge ve ruhsal uzmanları — betimlemiştir; bunların eğitimi, simgesel bir ölüm ve yeniden-doğuş, beden boşluklarına kutsal kristal/madde yerleştirilmesi ve olağanüstü algı yetilerinin açılması gibi temalar içerir. Bu örüntü, kam (şaman) inisiyasyonu'ndaki parçalanma-yeniden doğuş şemasıyla ve şamanik trans yolculuğu fenomenolojisiyle dikkat çekici bir yapısal koşutluk taşır; ancak Aborjin geleneği kendi özgün kurumsal ve mitik çerçevesinde işler.
Batı'da çoğu zaman yanlış anlaşılan bir kavram da walkabout'tur. Popüler imgelemde "amaçsız dolaşma" gibi sunulsa da, geleneksel anlamında walkabout, çoğu zaman bir gencin ya da yetişkinin atalarının songline'ları boyunca yaptığı, kutsal mekânları ziyaret eden, kimliğini ve Yasa'yla bağını pekiştiren manevî bir yolculuktur. Bu yönüyle walkabout, kişiyi gündelik hayattan ayırıp kutsalla yüz yüze getiren bir geri-çekilme ve arınma yolculuğu olarak, Yerli Amerikan vizyon arayışı ile anlamlı biçimde karşılaştırılabilir; her ikisinde de yalnızlık, doğa ve kutsal mekân, manevî olgunlaşmanın araçlarıdır.
Didgeridoo, Müzik ve Kutsal Ses
Aborjin ritüelinin işitsel kalbinde müzik ve şarkı vardır. Kuzey Avustralya'da, dünyanın en eski üflemeli çalgılarından biri sayılan didgeridoo (Yolngu dilinde yidaki) bu müziğin simgesi hâline gelmiştir. Genellikle termitlerin içini oyduğu okaliptüs dalından yapılan bu uzun boru, sürekli-nefes (dairesel soluma) tekniğiyle çalınır ve kesintisiz, derin, uğuldayan bir ses örtüsü üretir. Geleneksel olarak çoğu bağlamda didgeridoo'yu erkekler çalar ve o, anlatının, dansın ve törenin ritmik-manevî zeminini kurar; "Rüya Zamanı"nın sesini bedensel olarak hazır kılar.
Şarkı (song) ise — yukarıda songline bağlamında görüldüğü gibi — yalnızca estetik bir öğe değil, kutsal bilgiyi taşıyan ve aktaran asıl araçtır. Belirli şarkı-döngüleri (song cycles) belirli Ata Varlıklarına, songline'lara ve mekânlara aittir; bunları söyleme hakkı ve sorumluluğu, akrabalık ve inisiyasyon düzeniyle belirlenir. Ritmi çoğu zaman bir çift vurma-çubuğu (clapsticks) ve didgeridoo birlikte kurar.
Sesin, müziğin ve ritmik trans-zemininin kutsalla ilişki kurmanın ve onu bedende deneyimlemenin aracı olması, kutsal dans geleneğiyle (Mevlevî semâsı, Hindu tandava'sı, Hasidik dans ve yerli halkların güneş dansları) ve şamanik davulun trans-yolculuğundaki rolüyle yan yana okunabilir. Her birinde ses ve beden, soyut bir öğretiyi değil, kutsalın yaşanan, somut tezahürünü taşır.
Sanat: Nokta Resmi ve Görsel Dil
Aborjin maneviyatının görsel boyutu, dünyada hayranlık uyandıran zengin bir kutsal sanat geleneğiyle ifade bulur. Beden-boyaması, kaya resmi (rock art), ağaç-kabuğu resmi ve yere çizilen tören-desenleri, hepsi Tjukurpa anlatılarını ve songline'ları kodlayan bir görsel dildir. Geç 20. yüzyılda dünya çapında tanınan nokta resmi (dot painting) — özellikle 1970'lerde Papunya'da gelişen akrilik-üzerine-tuval geleneği — bu görsel dilin çağdaş bir devamıdır.
Bu desenler salt bezeme değildir: çemberler çoğu zaman su kuyularını, kutsal mekânları ya da kamp yerlerini; bağlantı çizgileri songline'ları ve yolculukları; "U" biçimleri oturan insanları; ayak izleri ya da pati izleri Ata Varlıklarının geçişini gösterebilir. Çarpıcı olan, bu görsel dilin çok katmanlı oluşudur: aynı resmin yüzeysel, herkese açık bir okuması ile, yalnızca inisiyelere açık, gizli-kutsal derin bir anlam katmanı olabilir. Sanatçı çoğu zaman gizli-kutsal öğeleri özellikle nokta-örtüleriyle maskeler; böylece resim, kutsal bilgiyi hem korur hem ima eder. Bu, kutsalı görünür kılarken aynı zamanda perdeleyen ince bir denge sanatıdır ve geleneğin gizli-kutsal mantığının görsel bir ifadesidir.
Bir resmin, bir desenin ya da bir sembolün hem açık hem gizli anlam katmanları taşıması, sembol teorisi açısından son derece zengin bir örnektir; sembolün "açan ve gizleyen" çift işlevi, pek çok mistik gelenekteki zâhir-bâtın (dış-iç anlam) ayrımıyla yapısal koşutluk taşır.
Sözlü Aktarım, Yaşlılar ve Bilginin İktisadı
Aborjin geleneği, yazıya değil sözlü aktarıma dayanır; ve bu, onu "ilkel" değil, tersine son derece sofistike bir bilgi sistemi yapar. Bilgi burada herkese eşit ve serbestçe dağılan bir mal değildir; tersine, akrabalık, cinsiyet, yaş ve inisiyasyon derecesine göre titizlikle düzenlenmiş bir yapıya sahiptir. Bir anlatının yüzeysel, çocuklara ve herkese açık bir biçimi olabilir; aynı anlatının daha derin, yalnızca belirli inisiyasyon aşamasından geçmiş kişilere açık katmanları vardır. Böylece bilgi, kişinin manevî olgunluğuyla birlikte kademe kademe açılan kutsal bir emanettir.
Bu düzende yaşlılar (Elders) merkezî bir yer tutar. Yaşlı, yalnızca ileri yaştaki kişi değil; topluluğun kutsal bilgisini, songline'larını, anlatılarını ve Yasa'sını taşıyan, ve bunları doğru kişilere doğru zamanda aktarmakla yükümlü olan bilge-bekçidir. Bilginin aktarımı, çoğu zaman ömür boyu süren bir öğrenme sürecidir: kişi, yaşı ve inisiyasyonu ilerledikçe daha derin anlatılara, daha kutsal şarkılara ve daha ağır sorumluluklara kabul edilir. Bu, bilginin değerini ve bütünlüğünü koruyan bir iktisattır; çünkü kutsal bilgi, ucuzlatılırsa gücünü ve doğruluğunu yitirebilir.
Bu yapı, gizli-kutsal ilkesinin neden geleneğin özünde olduğunu da açıklar. Belirli bilgilerin saklı tutulması bir "gizleme" ya da dışlama değil; kutsalın değerini koruma, onu hak edene aktarma ve toplumsal-kozmik düzeni ayakta tutma biçimidir. Manevî olgunlaşmayı kademeli bir yol olarak gören ve bilgiyi ehline aktaran bu anlayış, pek çok mistik gelenekteki mürşid-mürîd ya da usta-çırak ilişkisiyle, ve kutsal bilginin "ehil olmayana verilmemesi" ilkesiyle anlamlı bir koşutluk taşır; ne var ki Aborjin geleneğinde bu, bütün bir toplumun akrabalık ve tören düzenine yapısal olarak gömülüdür.
Karşılaştırmalı Bağlam
Aborjin maneviyatını dünya gelenekleri içinde konumlandırmak, hem ortak insanî temaları hem de onun eşsiz özgünlüğünü görünür kılar. Aşağıdaki tablo, Aborjin geleneğini birkaç başka yerli/doğa geleneğiyle karşılaştırır. Amaç tarihsel köken bağı kurmak değildir; bu gelenekler birbirinden bağımsız gelişmiştir. Tablo yalnızca kutsallık tasavvuru, ana pratik ve dünya görüşü farklarını ölçülü biçimde ortaya koymayı amaçlar.
| Gelenek | Kutsal Zaman/Hakikat | Ata/Kutsal Varlıklar | Ana Pratik | Toprakla İlişki |
|---|---|---|---|---|
| Aborjin (Avustralya) | Tjukurpa / Dreaming ("her-zaman") | Ata Varlıkları, Gökkuşağı Yılanı | Songline, corroboree, inisiyasyon | Bekçilik (custodianship); "toprağa aitlik" |
| Altay şamanizmi | Mitik başlangıç zamanı | Ülgen, Erlik, yer-su ruhları | Şamanik trans-yolculuk, davul | Yer-su ruhlarına saygı |
| Tengrizm | Töre ve kozmik düzen | Tengri + tabiat ruhları, Umay | Açık-hava ayinleri, kurban | Kutsal dağ-su, vatan-toprak |
| Yerli Amerikan | Kutsal çember zamanı | Ruh-hayvanlar, Büyük Ruh | Vizyon arayışı, ter çadırı | Toprak-Ana; kutsal coğrafya |
| Yoruba-İfâ | Mitik kuruluş (Ilé-Ifè) | Orişalar, atalar | İfâ kehaneti, davul-dans | Kutsal korular, ata-toprağı |
Tablodan görüleceği gibi, Aborjin maneviyatı kutsalı toprağa yazılı, atalarla dolu ve şarkıyla taşınan bir gerçeklik olarak tasavvur etmesiyle şamanik ve yerli doğa-gelenekleriyle bir ailedendir; ama Tjukurpa'nın "her-zaman"lığı, songline'ların eşsiz harita-destan-hukuk bütünlüğü ve "bekçilik" etiği onu kendine özgü kılar. Şamanik şifâ gelenekleriyle paylaştığı trans, inisiyasyon ve ruhsal-uzman (yüksek dereceli adam) temaları belirgindir; ancak Aborjin geleneği, bunları bütün bir kıtayı kaplayan songline ağıyla ve toprak-temelli Yasa anlayışıyla örgütler.
Manevî Anlam ve Sonuç
Aborjin maneviyatının çağlar boyu canlı kalan sezgisi, dünyanın kutsal Ata Varlıklarınca biçimlendirilmiş, anlamla ve akrabalıkla dolu canlı bir bütün olduğu ve insanın bu bütünün bir bekçisi olarak çağrıldığıdır. Bir kayanın yarığında bir yaratılış olayını okumak, bir şarkıyı söyleyerek atanın yolunu yeniden çizmek, bir corroboree'de Tjukurpa zamanını şimdiye taşımak — bütün bunlar, kutsalın uzakta bir gökte değil, tam da burada, toprağın, suyun ve gündelik hayatın dokusunda bulunduğu bir dünya tasavvurunu dile getirir.
Bu yönüyle Aborjin geleneği, Eliade'nin "kutsalın tezahürü" (hierofani) ve "kutsal başlangıç zamanına dönüş" kavramlarının olağanüstü zengin bir örneğidir: belirli mekânlar, şarkılar, desenler ve ritüeller, sıradanlığın içinden parlayarak kutsalı görünür kılar ve "o zaman"ı yeniden-şimdileştirir. Karşılaştırmalı maneviyat açısından bu gelenek, bize kutsalın tek bir biçimi olmadığını hatırlatır: aşkın bir Mutlak'a yönelen tektanrıcı gelenekler kadar, kutsalı toprağın çokluğunda, ataların izinde ve topluluğun ortak hayatında bulan içkin gelenekler de insanlığın derin manevî mirasının ayrılmaz parçasıdır.
Bu mirası hakkıyla anmak, onu ne ilkel bir batıl inanca indirgemek ne de modern özlemlerimizin aynası yapmaktır; tersine, Avustralya'nın yerli halklarının on binlerce yıldır toprakla, atalarıyla ve birbirleriyle kurduğu o ince bekçilik ilişkisine saygıyla kulak vermektir. Ve bu saygının ilk şartı, geleneğin kendi koyduğu sınıra — gizli-kutsal olana — riayet etmektir: her bilgi herkese ait değildir, ve bir geleneği anlamak, kimi zaman onun sessiz kalmayı seçtiği yerde sessiz kalmayı da öğrenmektir.