Annemarie Schimmel
İslam mistisizminin Batı'daki en büyük yorumcusu olan Alman şarkiyatçı (1922-2003); Mevlânâ, İkbâl ve Sufi şiir üzerine çalışmalarıyla tasavvufu modern okura tanıttı.
Annemarie Schimmel
Tanım ve Kapsam
Annemarie Schimmel (1922-2003), yirminci yüzyılın İslam mistisizmi ve tasavvuf araştırmaları alanında en etkili Batılı simalarından biridir. Alman bir şarkiyatçı, din bilimci (Religionswissenschaftler), edebiyat tarihçisi ve şair-mütercim olarak, ömrünü İslam dünyasının manevî, şiirsel ve estetik boyutlarını Batı'ya tanıtmaya adamıştır. Seksenden fazla kitabı ve yüzlerce makalesiyle, tasavvufu yalnızca akademik bir nesne olarak değil, içeriden hissedilen, sevgi diliyle konuşan canlı bir gelenek olarak resmetmiştir. Onun çalışmaları sayesinde, Batılı okur için soyut ve uzak kalan irfânî kavramlar — fenâ ve bekâ, aşk metafiziği, kalbin mertebeleri, zikir, semâ — anlaşılır ve sevgiyle yaklaşılabilir hâle gelmiştir.
Schimmel'in mirası, sadece bilgi aktarımı değil, bir köprü kurma işidir. O, kendisini bir "yorumcu" (interpreter) olarak görmüş; Doğu ile Batı, akademi ile gönül, metin ile yaşanan dindarlık arasında durmuştur. Bu yazı, onun hayatını, başyapıtlarını, yöntemini ve özellikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ile Muhammed İkbâl üzerine yaptığı çığır açıcı çalışmaları, irfânî bir minnet ve takdir diliyle ele almaktadır. Çağdaş bir benzer akademik figür için bkz. Ahmet Yaşar Ocak.
Kapsam olarak Schimmel'in ilgi alanı şaşırtıcı derecede geniştir: Klasik Arap ve Fars şiiri, Türk tasavvuf edebiyatı, Hint-Müslüman kültürü, Sindî ve Urduca edebiyat, Pencap halk şiiri, İslam sanatı ve kaligrafisi, Hz. Peygamber sevgisinin (na't ve mevlid geleneği) tezahürleri. Bütün bu çeşitliliğin merkezinde tek bir tema vardır: İslam'ın "mistik kalbi" ve bu kalbin sevgi (aşk) etrafında nasıl döndüğü.
Schimmel'in çalışmalarını özel kılan, onun aynı anda hem bir filolog hem de bir gönül insanı oluşudur. Klasik şarkiyatçılık geleneği, çoğu zaman metni soğuk bir nesne, dili çözülecek bir bulmaca olarak ele alır. Schimmel ise dili bir kapı olarak görür: O kapıdan geçerek, metni doğuran manevî dünyaya ulaşmaya çalışır. Bir gazelin vezni, bir na'tın kafiyesi, bir zikir formülünün ritmi — bütün bunlar Schimmel için yalnızca biçimsel öğeler değil, aynı zamanda manevî bir tecrübenin taşıyıcılarıdır. Bu nedenle onun metinleri, hem akademik titizlik hem de edebî güzellik taşır; sıradan okur ile uzman arasındaki uçurumu kapatan ender bir niteliğe sahiptir.
Bu yazının amacı, Schimmel'in çok yönlü mirasını — biyografisini, başyapıtlarını, yöntemini, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Muhammed İkbâl üzerine çalışmalarını, Hz. Peygamber sevgisi ve İslam şiiri araştırmalarını — bütüncül bir şekilde, irfânî bir minnet diliyle ortaya koymaktır. Onun açtığı yolun, bugün karşılaştırmalı maneviyat alanında çalışan herkes için ne anlama geldiğini de değerlendirmek gerekir.
Hayatı: Erfurt'tan Harvard'a
Annemarie Schimmel, 7 Nisan 1922'de Almanya'nın Erfurt şehrinde, kültüre ve dillere saygı duyan orta sınıf bir ailenin tek çocuğu olarak doğdu. Daha çocukluğunda olağanüstü bir dil yeteneği gösterdi; Arapçaya on beş yaşında başladı. Onun manevî dünyasında, geç Romantik dönem Alman şairi ve şarkiyatçısı Friedrich Rückert'in büyük bir yeri vardı. Rückert'in Doğu şiirini Almancaya kazandıran çalışmaları, genç Annemarie için bir model oldu ve onun hayatı boyunca sürdüreceği şiir çevirisi tutkusunun tohumlarını ekti.
Schimmel, akademik dehasını erken yaşta kanıtladı. Henüz on dokuz yaşındayken, Kasım 1941'de Berlin Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. Tezi, geç Orta Çağ Mısır'ında halife ve kadıların konumunu inceliyordu (Die Stellung des Kalifen und der Qadis im spätmittelalterlichen Ägypten) ve magna cum laude derecesiyle ödüllendirildi. İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı yıllarında bile akademik çalışmasını sürdürdü.
Savaş sonrasında Marburg Üniversitesi'nde çalışmalarına devam etti; 1945'te Memlûk tarihi üzerine doçentlik (habilitation) tezini sundu ve 12 Ocak 1946'da İslam mistisizmi üzerine açılış dersini verdi. Bu, onun hayatının asıl istikametinin belirlendiği andır. Marburg yıllarında, ünlü din bilimci Friedrich Heiler'in rehberliğinde din bilimi (Religionswissenschaft) alanında ikinci bir doktora hazırladı ve 1951'de "İslam mistisizminde aşk kavramı" üzerine bir tezle bu yeni dereceyi aldı. Böylece Schimmel, hem klasik filolojik şarkiyatçılığı hem de fenomenolojik din bilimini birleştiren ender bir formasyona sahip oldu.
Hayatının dönüm noktalarından biri, 1954'te Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ne dinler tarihi profesörü olarak atanmasıydı. Beş yıl boyunca Ankara'da Türkçe ders verdi, Türk kültürüne ve diline derin bir sevgi besledi; Türkçeyi anadili gibi konuşur hâle geldi. Bu Anadolu deneyimi, onun Yunus Emre ve Mevlevî geleneğine olan yakınlığını besledi. Daha sonra Marburg ve Bonn'da görev yaptı.
Ankara yılları, Schimmel'in hayatında özel bir yere sahiptir. O, bu dönemde sadece bir yabancı profesör değil, Türk kültürünün içine girmiş, onu içeriden yaşayan bir araştırmacı oldu. Türk meslektaşlarıyla, öğrencileriyle ve halkla kurduğu yakın ilişki, ona tasavvufun yaşayan, gündelik hayatın içindeki yüzünü tanıma fırsatı verdi. Konya'ya yaptığı ziyaretler, Mevlevî geleneğiyle kurduğu gönül bağı, ve Türk tasavvuf şiirine olan hayranlığı, hep bu dönemde derinleşti. Schimmel sonraki hayatında Türkiye'ye olan bu sevgisini hep dile getirdi; Türkiye onun için ikinci bir vatan gibiydi.
1967'de Schimmel, hayatının en uzun ve verimli akademik bölümüne adım attı: Harvard Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde "Hint-Müslüman Kültürü" kürsüsünün ilk profesörü oldu. 1992'deki emekliliğine kadar Harvard'da kaldı. Onun tasavvuf dersleri her zaman dolup taşardı; bu derslerden biri, sonradan en ünlü kitabı olan Mystical Dimensions of Islam'a dönüşecekti. Schimmel Almanca, Türkçe ve İngilizce'yi akıcı konuşur; bunlara ek olarak Arapça, Farsça, Urduca, Sindhî ve Pencapça okur ve çevirirdi. Bu çok dillilik, onun şiir çevirilerine ve karşılaştırmalı bakışına eşsiz bir zenginlik kattı.
Schimmel'in hayatının dikkat çekici bir yönü, olağanüstü çalışma disiplini ve üretkenliğidir. Sekseni aşkın kitabı, yalnızca akademik monografilerden ibaret değildi; pek çoğu eğitimli genel okur için yazılmış, İslam kültürünü ve şiirini geniş kitlelere açan eserlerdi. Bu, onun bir misyon olarak benimsediği bir tutumdu: Doğu'nun manevî hazinelerini Batı'ya, anlaşılır ve sevgiyle yaklaşılabilir bir dille aktarmak. Şiir çevirisi onun en sevdiği uğraşıydı; bu uğraşta, gençliğinden beri kahramanı olan geç Romantik şair-şarkiyatçı Friedrich Rückert'in modelini izledi. Çevirilerinde en az altı dil devreye giriyordu ve o, her birinde hem anlamı hem de şiirsel müzikaliteyi korumaya çalışıyordu.
Schimmel hiç evlenmedi; hayatını tümüyle ilmî çalışmaya ve öğrencilerine adadı. Onun Harvard'daki ve daha sonra Bonn'daki derslerinden geçen pek çok öğrenci, İslam araştırmaları alanında önemli isimler oldu. O, bir bilim insanından çok, geleneksel anlamda bir "üstad" gibiydi: Bilgiyi yalnızca bir veri olarak değil, bir sevgi ve adanmışlık nesnesi olarak aktarırdı.
Annemarie Schimmel 26 Ocak 2003'te Bonn'da vefat etti. Geride sekseni aşkın kitap, yüzlerce makale ve İslam mistisizmini Batı akademyasında saygın bir konuma yükselten bir miras bıraktı. Onun ölümü, hem Batı hem de İslam dünyasında, bir çağın kapanışı olarak yorumlandı; zira o, iki dünya arasında sahici bir köprü kurabilen ender bir kuşağın son temsilcilerindendi.
Başyapıtı: Mystical Dimensions of Islam
Schimmel'in en kalıcı eseri, 1975'te yayımlanan Mystical Dimensions of Islam (İslam'ın Mistik Boyutları) adlı kitaptır. Bu eser, bugüne kadar İngilizce dilinde tasavvufun en kapsamlı, en güvenilir ve en sevilen tek ciltlik genel anlatısı olmaya devam etmektedir. Kitap, tasavvufun kökenlerini, doktrinlerini ve tarihsel gelişimini tarîkatlar ve coğrafyalar boyunca izler.
Eserin gücü, Schimmel'in tasavvufu kuru bir kavramlar listesi olarak değil, yaşayan bir manevî yolculuk olarak sunmasındadır. Erken dönem zühd (asketizm) hareketinden başlayarak, makamlar ve hâller öğretisini, tevekkül, sabır, rızâ gibi ahlâkî istasyonları, Fenâ ve Bekâ gibi varlık-bilinç dönüşümlerini büyük bir duyarlılıkla anlatır. Tasavvuf tarihinin büyük simalarına — Hasan-ı Basrî'den Cüneyd-i Bağdâdî'ye, Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc'dan Gazâlî'ye, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'den İbn Arabî'ye — hakkını vererek yer verir.
Schimmel bu kitapta, tasavvufun tek bir merkeze indirgenemeyecek kadar çoğul bir alan olduğunu gösterir. Muhyiddin İbn Arabî'nin metafizik sistemi (vahdet-i vücûd) önemli bir istasyondur, ama tek istasyon değildir. Onun yanında İmam Gazâlî'nin ahlâkî-irfânî sentezi, Mevlevî aşk yolu, Kâdirî, Nakşibendî, Çiştî, Şâzelî tarîkatlarının kendine özgü meşrepleri durur. Schimmel özellikle Hint alt kıtasındaki tasavvuf hayatına — Çiştîlik, semâ tartışmaları, Sindhî ve Pencapça mistik şiir — Batılı akademyada eşi görülmemiş bir derinlik kazandırmıştır.
Kitabın bir başka erdemi, tasavvuf şiirinin diline ve sembolizmine ayırdığı geniş yerdir. Schimmel, gül ve bülbül, şarap ve sâkî, pervane ve mum, ayna ve aks gibi sembolleri çözerek, bu imgelerin nasıl bir manevî gramer oluşturduğunu açıklar. Onun için tasavvuf şiiri, ilahî sevginin estetik diline tercüme edilmesidir.
Mystical Dimensions of Islam'ın yapısı da öğreticidir. Schimmel, tasavvufun tarihsel gelişimini kronolojik bir çerçevede sunarken, aynı zamanda tematik derinleşmelere de yer verir. Erken zühd döneminin Basra ve Kûfe çevrelerinden başlar; Râbia el-Adeviyye'nin saf ilahî aşk öğretisini, ilk sistematik mutasavvıfların (Muhâsibî, Cüneyd) katkılarını anlatır. Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc'ın "Ene'l-Hak" (Ben Hakk'ım) sözüyle simgelenen vecd tecrübesini ve trajik sonunu, tasavvuf tarihinin en yoğun anlarından biri olarak işler. Ardından klasik dönemin büyük sentezcisi İmam Gazâlî'ye, onun tasavvufu Sünnî ortodoksiyle barıştıran İhyâ'sına geçer. Tarîkatların kurumsallaşması, tasavvuf metafiziğinin doruğu, Hint ve Anadolu tasavvufunun zenginleşmesi — bütün bu safhalar, eserde dengeli bir şekilde yer alır.
Schimmel'in bu eserdeki ustalığı, kavramları yaşanmış tecrübeyle birleştirmesindedir. Örneğin tevekkül (Allah'a tam teslimiyet) kavramını anlatırken, sadece tanımını vermez; bu hâli yaşayan dervişlerin hikâyelerini, onların gündelik hayatlarında bu ilkeyi nasıl somutlaştırdıklarını aktarır. Böylece okur, tasavvufu bir doktrinler sistemi olarak değil, yaşayan insanların manevî serüveni olarak kavrar. Bu yöntem, kitabın neden onlarca yıl boyunca hem akademik çevrelerde hem de genel okurlar arasında bu kadar sevildiğini açıklar.
Mevlânâ Araştırmaları: The Triumphal Sun
Schimmel'in kalbine en yakın isim, hiç kuşkusuz Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî idi. 1978'de yayımlanan The Triumphal Sun: A Study of the Works of Jalaloddin Rumi (Zafer Güneşi), onun Mevlânâ üzerine yaptığı en kapsamlı çalışmadır. Eserin başlığı, Mevlânâ'nın hayatını dönüştüren Şems-i Tebrizi'ye — "Tebriz Güneşi"ne — bir göndermedir.
Bu kitapta Schimmel, Mevlânâ'nın dilini ve sanatını, teolojik öncüllerini, irade özgürlüğü ile kader hakkındaki düşüncelerini ve mistik makamlar analizini inceler. Mesnevî-i Manevî'nin labirent gibi yapısını, hikâye içinde hikâye anlatımını, sembolik yoğunluğunu çözümler. Mevlânâ'nın şiirindeki imgelerin — özellikle güneş, deniz, ney, aşk ateşi — nasıl bir bütünlük oluşturduğunu gösterir.
Schimmel, Mevlânâ'yı yalnızca bir şair olarak değil, aynı zamanda bir aşk metafizikçisi olarak okur. Onun için Mevlevî yolu, Mevlevîlik ve onun Semâ Ayini'yle birlikte, sevginin kozmik bir prensip hâline geldiği bir manevî sistemdir. Ölümü bir "düğün gecesi" (Şeb-i Arûs (Düğün Gecesi — Mevlevî Ölüm Anlayışı)) olarak kutlayan Mevlevî anlayışı, Schimmel'in özellikle vurguladığı bir temadır: Ölüm, Sevgili'ye kavuşmadır. Mevlânâ'nın manevî başkenti Konya: Mevlânâ'nın Anadolu Manevî Başkenti, Schimmel'in defalarca ziyaret ettiği ve gönülden bağlı olduğu bir mekândı.
Schimmel'in Mevlânâ çevirileri, Rückert geleneğinin izinde, sadece anlamı değil, şiirin müzikalitesini ve ruhunu da aktarmayı hedefler. Onun bu çabası, Mevlânâ'nın yirminci yüzyılın sonlarında Batı'da gördüğü büyük popülariteye zemin hazırlayan akademik altyapıyı oluşturmuştur.
Schimmel'in Mevlânâ okuyuşunun bir başka boyutu, onun Mevlânâ'yı bir teolog olarak ciddiye almasıdır. Batı'daki popüler Mevlânâ algısı çoğu zaman onu yalnızca bir "aşk şairi" olarak indirger; oysa Schimmel, Mevlânâ'nın irade özgürlüğü, kader, nefsin terbiyesi, peygamberlik ve velâyet gibi konulardaki derin teolojik düşüncelerini titizlikle çözümler. Mesnevî-i Manevî'nin sadece güzel hikâyeler değil, aynı zamanda sistematik bir manevî öğretim metni olduğunu gösterir. Mevlânâ'nın hikâyelerindeki çok katmanlılığı — zâhirî anlam, bâtınî anlam ve en derin sır — ortaya koyar.
Schimmel ayrıca Mevlânâ'nın Dîvân-ı Kebîr'indeki (Dîvân-ı Şems) coşkulu gazellerine de özel bir önem verir. Bu gazeller, Şems-i Tebrizi ile yaşanan dönüştürücü karşılaşmanın ürünleridir ve Mevlânâ'nın "susan filozof"tan "söyleyen âşık"a dönüşümünü belgeler. Schimmel'in çözümlemesinde, Şems bir kişi olmanın ötesinde, ilahî güzelliğin bir aynası, Mevlânâ'nın içindeki gizli güneşi uyandıran bir manevî katalizördür. Bu okuma, Mevlevî geleneğindeki mürşid-mürid ilişkisinin metafizik derinliğini de aydınlatır.
Muhammed İkbâl Çalışmaları: Gabriel's Wing
Schimmel'in ikinci büyük tutkusu, Pakistan'ın manevî babası sayılan şair-filozof Muhammed İkbâl (1877-1938) idi. 1963'te yayımlanan Gabriel's Wing: A Study into the Religious Ideas of Sir Muhammad Iqbal (Cebrail'in Kanadı), İkbâl'in dinî düşüncesi üzerine yapılmış en saygın akademik çalışmalardan biridir ve Urducaya da çevrilmiştir.
İkbâl, klasik tasavvuf mirası ile modern Batı felsefesini (özellikle benlik/hudî kavramı etrafında) sentezleyen özgün bir düşünürdü. Schimmel, İkbâl'in Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ile kurduğu manevî bağı — İkbâl Mevlânâ'yı kendi "pîri" olarak görüyordu — derinlemesine inceler. İkbâl'in dinamik benlik felsefesinin, klasik fenâ öğretisini nasıl yeniden yorumladığını, pasif yokoluş yerine etkin bir manevî kişilik inşasını nasıl savunduğunu gösterir.
Schimmel'in İkbâl'e olan bağlılığı, onu Pakistan ile ömür boyu sürecek bir ilişkiye götürdü. İkbâl'in eserlerini Almancaya çevirdi, Pakistan'da İkbâl çalışmalarının gelişmesine katkıda bulundu. Bu hizmetleri karşılığında Pakistan'ın en yüksek sivil nişanlarından Hilâl-i İmtiyaz ile onurlandırıldı. Onun İkbâl yorumu, hem Doğu hem Batı akademyasında bir referans noktası hâline geldi.
İkbâl'in düşüncesinde Schimmel'in özellikle vurguladığı tema, klasik tasavvuf ile modern dinamizmin sentezidir. İkbâl, bir yandan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin manevî mirasını sahiplenirken, diğer yandan Batı felsefesinin (Nietzsche, Bergson) etkisiyle pasif mistisizme eleştiri getiriyordu. İkbâl'in "hudî" (benlik) kavramı, klasik fenâ öğretisinin bir yeniden yorumuydu: Benliği yok etmek değil, onu ilahî iradeyle uyumlu hâle getirerek güçlendirmek. Schimmel bu inceliği, Batılı okurun İkbâl'i yanlış anlamasını önleyecek bir titizlikle açıklar. Ona göre İkbâl, tasavvufu reddetmiyor, onu yirminci yüzyılın ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendiriyordu.
Schimmel'in İkbâl ve Pakistan ile kurduğu ilişki, onun akademik kariyerinin ötesinde, kişisel bir manevî yolculuktu. O, Hint alt kıtasının zengin tasavvuf mirasını — Sindhî mistik şairler Şah Abdüllatif Bhitâî'den, Pencapça halk şiirine kadar — Batı akademyasına tanıtan başlıca isimdi. Bu coğrafyaya duyduğu sevgi, Sindhi Literature (1974) ve Classical Urdu Literature from the Beginning to Iqbal (1975) gibi eserlerinde somutlaştı. Schimmel için Hint-Müslüman kültürü, İslam'ın sentezci ve çoğul yüzünün en güzel tezahürlerinden biriydi.
Hz. Peygamber Sevgisi ve İslam Şiiri
Schimmel'in olgunluk dönemi başyapıtlarından biri, 1981'de Almanca (Und Muhammad ist sein Prophet), 1985'te İngilizce (And Muhammad Is His Messenger: The Veneration of the Prophet in Islamic Piety) yayımlanan eseridir. Bu kitap, Hz. Muhammed'in Müslüman manevî hayatındaki, mistik düşüncedeki ve şiirdeki merkezî yerini ele alır.
Schimmel, çeşitli İslam dillerindeki özgün kaynakları kullanarak, Peygamber'in hayatının, doğumunun, mîracının ve mucizelerinin nasıl dinî adanmışlığın konuları hâline geldiğini gösterir. Na't (Peygamber'e methiye) ve mevlid geleneklerini, Peygamber sevgisinin şiirsel ve sanatsal ifadelerini inceler. Bu eser, İslam dininin daha yumuşak, daha sevgi dolu yüzünü Batılı okura açar. Schimmel burada, mutlak tevhidin sembolizmini, manevî adanmışlığın estetik diline nasıl tercüme edildiğini büyük bir incelikle anlatır.
Bu kitabın önemi, Batı'daki yaygın İslam algısını dengelemesinde yatar. Batılı okur için İslam çoğu zaman hukuk, siyaset ve teoloji üzerinden tanımlanır; oysa Müslümanların gündelik manevî hayatında Hz. Peygamber sevgisi merkezî bir yer tutar. Schimmel, mevlid törenlerini, Peygamber'in doğum gününü kutlayan şiirleri, salavât getirme geleneğini, ve Peygamber'in fizikî ve ahlâkî güzelliğini (şemâil) öven edebiyatı çözümleyerek, bu sevgi kültürünün zenginliğini ortaya koyar. Ona göre, Peygamber'e duyulan sevgi, tasavvufun aşk metafiziğiyle de iç içedir: Mü'min, Peygamber aracılığıyla ilahî sevgiye ulaşır.
Schimmel'in çözümlemesinde mîrac (Peygamber'in göğe yükselişi) özel bir yer tutar. Mîrac, hem bir tarihsel-dinî olay hem de mistik yolculuğun arketipik bir modelidir. Tasavvuf düşüncesinde her sâlikin manevî yolculuğu, bir bakıma mîracın içsel bir tekrarı olarak görülür. Schimmel, bu temanın Fars ve Urdu şiirindeki zengin işlenişini gösterir; Mevlânâ'dan İkbâl'e kadar pek çok şair, mîrac imgesini manevî yükselişin sembolü olarak kullanmıştır. Bu çözümlemeler, Schimmel'in İslam dindarlığının estetik ve duygusal boyutuna olan derin nüfuzunu sergiler.
Schimmel'in Fars şiiri imgelemine adadığı A Two-Colored Brocade: The Imagery of Persian Poetry (1992) ise, Fars mistik şiirinin sembol dünyasını sistematik biçimde çözümleyen bir başyapıttır. Hafiz-i Sirazi: Sarap, Ask ve Sufi Siirin Zirvesi ve Feridüddin Attar'ın Mantık-ı Tayr: Feridüddin Attar'ın Kuşların Yolculuğu gibi eserlerin sembolik zenginliğini, bahçe-gül-bülbül, şarap-meyhane, av-avcı gibi imge kümeleri üzerinden açıklar. Bu, Schimmel'in en sevdiği uğraşı olan şiir çevirisinin teorik temelini oluşturur.
Sufi Şiirinin Sembol Dünyası
Schimmel'in en özgün katkılarından biri, tasavvuf şiirindeki sembolizmin sistematik çözümlemesidir. Ona göre tasavvuf şiiri, gelişigüzel bir imgeler yığını değil, içsel bir mantığı olan bir "manevî gramer"dir. Her sembol, hem bir dünyevî anlam hem de bir manevî karşılık taşır; ve bu çift katmanlılık, şiirin gücünü oluşturur.
Şarap sembolü bunun en çarpıcı örneğidir. Tasavvuf şiirinde şarap, dünyevî sarhoşluğu değil, ilahî aşkın sarhoşluğunu (sekr) temsil eder. Sâkî (kadeh sunan), mürşidi ya da bizzat ilahî güzelliği; meyhane, dergâhı; sarhoşluk, vecd hâlini simgeler. Hafiz-i Sirazi: Sarap, Ask ve Sufi Siirin Zirvesi'nin gazelleri, bu sembolizmin doruğudur ve Schimmel, bu şiirlerin yüzeysel "şarap güzellemesi" olarak okunmasının ne büyük bir yanlış olduğunu gösterir.
Bir diğer temel imge kümesi, gül ve bülbüldür. Bülbül, gülün aşkıyla yanıp tutuşan âşık ruhu; gül ise erişilmez Sevgili'yi (kimi zaman Hz. Peygamber'i, kimi zaman ilahî güzelliği) temsil eder. Pervane ve mum imgesi ise, fenânın en güçlü sembolüdür: Pervane, ışığa olan aşkıyla kendini ateşe atar ve yanarak yok olur — tıpkı âşığın benliğini Sevgili'de eritmesi gibi. Bu imge, Fenâ ve Bekâ öğretisinin şiirsel ifadesidir.
Schimmel, ayna (mir'ât) sembolüne de özel bir önem verir. Kalp, ilahî tecellîlerin yansıdığı bir aynadır; arınmış bir kalp, Hakk'ı kusursuzca yansıtır. Bu sembolizm, Muhyiddin İbn Arabî'nin metafiziğinde de merkezîdir, ama Schimmel onu yalnızca bir filozofa bağlamaz; bütün tasavvuf şiirinin ortak malı olarak ele alır. Onun bu çözümlemeleri, Batılı okurun Fars ve Türk tasavvuf şiirini doğru bir şekilde "okuyabilmesi" için gerekli olan sembol sözlüğünü sunar.
Türk Tasavvuf Şiiri ve Anadolu Sevgisi
Schimmel'in Türk kültürüne olan derin sevgisi, onun Ankara yıllarından (1954-1959) kaynaklanır. Bu dönemde Türkçeyi anadili gibi öğrendi, Türk tasavvuf edebiyatını yakından inceledi. Yunus Emre'nin sade, içten ve derin Türkçe şiirleri, Schimmel'in özellikle sevdiği bir alandı. Yunus'un "Sevelim sevilelim" diyen evrensel sevgi çağrısı, Schimmel'in kendi misyonuyla da örtüşüyordu.
Schimmel, Türk tasavvuf şiirinin kökenlerini Hoca Ahmed Yesevî'ye ve onun Dîvân-ı Hikmet adlı eserine kadar götürür. Yesevî'nin hikmet geleneği, Türkçe konuşan halklar arasında tasavvufun yayılmasında belirleyici rol oynamıştı; bu gelenek, Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan bir köprüydü. Schimmel, bu Türk tasavvuf damarını, Arap ve Fars geleneklerinin yanında eşdeğer bir öneme sahip olarak değerlendirir.
Türkiye'deki Mevlevî geleneği — Mevlevîlik, Semâ Ayini ve Konya: Mevlânâ'nın Anadolu Manevî Başkenti — Schimmel'in defalarca ziyaret ettiği, gönülden bağlı olduğu bir dünyaydı. O, semâ töreninin yalnızca estetik bir gösteri değil, derin bir manevî sembolizm taşıdığını vurgular: Dönen derviş, kâinatın dönüşüne katılır, sağ eli göğe sol eli yere dönük olarak ilahî feyzi alıp yeryüzüne aktarır. Schimmel'in bu törene dair yorumları, Mevlevî ritüelinin Batı'da anlaşılmasında önemli rol oynamıştır.
Yöntemi: Fenomenoloji ve Sempatik Anlayış
Schimmel'in akademik yöntemi, kendi döneminin pozitivist ve indirgemeci şarkiyatçılığından farklıydı. O, hocası Friedrich Heiler'in fenomenolojik din biliminin izinde, bir dinî olguyu "içeriden" anlamaya (Verstehen) çalışırdı. Bu yaklaşımın en olgun ifadesi, 1994'te yayımlanan Deciphering the Signs of God: A Phenomenological Approach to Islam (Tanrı'nın İşaretlerini Çözmek) adlı eserinde görülür. Burada İslam'ı, kutsal mekân, kutsal zaman, kutsal söz, kutsal eylem gibi fenomenolojik kategoriler üzerinden bütüncül bir şekilde sunar.
Schimmel'in yöntemi, "sempatik anlayış" (sympathetic understanding) olarak tanımlanabilir. O, incelediği geleneğe dışarıdan yargılayıcı bir mesafeyle değil, içeriden bir sevgi ve saygıyla yaklaşırdı. Bu tutum kimi zaman eleştirilere yol açsa da (bkz. aşağıdaki bölüm), onun çalışmalarına eşsiz bir derinlik ve sıcaklık kazandırmıştır. Schimmel için bir metni anlamak, o metni doğuran manevî tecrübeyi bir ölçüde paylaşabilmekti.
Bu yöntem, onun şiir çevirisi tutkusuyla da örtüşür. Rückert'in izinde, Schimmel çeviriyi mekanik bir aktarım değil, iki ruh arasında kurulan bir köprü olarak görürdü. En az altı dilde şiir çevirmiş; her çeviride hem filolojik doğruluğu hem de şiirsel ruhu korumaya çalışmıştır.
Schimmel'in fenomenolojik yaklaşımı, dinî olguları belirli evrensel kategoriler altında toplama imkânı verir: Kutsalın mekânda tezahürü (mâbedler, türbeler, kutsal şehirler), zamanda tezahürü (bayramlar, kandiller, kutsal geceler), sözde tezahürü (Kur'an, zikir, dua), ve eylemde tezahürü (namaz, hac, oruç). Deciphering the Signs of God'da Schimmel, İslam'ı bu kategoriler üzerinden okuyarak, hem dinin iç tutarlılığını hem de evrensel din-fenomenolojisiyle bağlantısını gösterir. Bu yaklaşım, onu salt bir İslam uzmanı olmaktan çıkarıp, karşılaştırmalı din biliminin önemli bir kuramcısı hâline getirir.
Schimmel'in yönteminin bir başka boyutu, sözlü ve yaşayan geleneğe verdiği değerdir. O, yalnızca yazılı metinlerle yetinmez; halk dindarlığının, türbe ziyaretlerinin, mevlid törenlerinin, kadınların manevî hayatının da dinin asli parçaları olduğunu vurgular. Bu açıdan onun yaklaşımı, dini elit metinlere indirgeyen yaklaşımlardan ayrılır. Schimmel, İslam'ın "yaşanan" boyutunu — gündelik hayatın içindeki maneviyatı — büyük bir duyarlılıkla resmeder. Bu yönüyle, sosyal tarih perspektifini önceleyen Ahmet Yaşar Ocak gibi araştırmacılarla bir ortak zemini paylaşır; ancak Schimmel'in vurgusu daha çok manevî tecrübenin estetik ve duygusal boyutundadır.
Karşılaştırmalı Perspektif
Schimmel öncelikle bir İslam araştırmacısı olmakla birlikte, çalışmaları doğal olarak karşılaştırmalı bir ufka açılır. İslam mistisizmindeki aşk teması, dünya mistik geleneklerindeki sevgi-yolu (yol of love / bhakti / agape) ile derin paralellikler taşır. Schimmel'in fenomenolojik yöntemi, bu karşılaştırmaları mümkün kılar. Aşağıdaki tablo, onun incelediği tasavvuf temalarının diğer büyük geleneklerdeki karşılıklarını göstermektedir:
| Tema | Tasavvuf (Schimmel'in alanı) | Hint Gelenekleri | Hristiyan Mistisizmi | Yahudi Mistisizmi | Uzak Doğu |
|---|---|---|---|---|---|
| Sevgi yolu | Aşk, muhabbet (Mevlânâ) | Bhakti (Advaita Vedanta Kuramı dışı adanma) | Agape, ilahî sevgi | Ahavah, devekut | Karuna (şefkat) |
| Benliğin yok oluşu | Fenâ ve Bekâ | Moksha, samadhi | Unio mystica (Meister Eckhart) | Bittul ha-yesh | Sunyata, mu |
| Kutsal söz/zikir | Zikir, vird | Mantra, japa | İsa Duası (Hesychasm) | İlahî isimler | Nembutsu |
| Birlik öğretisi | Tevhid, vahdet (Vahdet-i Vücud) | Advaita (ikiliksizlik) | Tanrı'da birlik | Ein Sof | Tao'nun Tek'i |
| Sevgili-imgesi | Şarap, gül, bülbül | Krishna-Radha aşkı | Gelin-Damat (Ezgiler Ezgisi) | Şehina | — |
Schimmel'in özgün katkısı, bu paralellikleri yüzeysel bir "hepsi aynıdır" perennializmine indirgememesidir. O, her geleneğin kendi tarihsel ve dilsel bağlamı içinde anlaşılması gerektiğini savunurken, aynı zamanda insan ruhunun benzer manevî arayışlarına dikkat çeker. Tevhid, Advaita ve Sunyata: Üç Geleneğin Birlik Anlayışı türünden karşılaştırmalar, Schimmel'in açtığı yolun çağdaş uzantılarıdır.
Schimmel'in tasavvuftaki aşk yolu (mahabbet, aşk) üzerine vurgusu, onu doğal olarak Hint geleneğindeki bhakti (adanma) yoluyla karşılaştırmaya götürür. Râbia el-Adeviyye'nin karşılıksız ilahî aşkı ile bir Mîrâ Bâî'nin Krishna'ya adanmışlığı arasında derin bir akrabalık vardır. Benzer şekilde, Mevlânâ'nın aşk metafiziği ile Hristiyan mistiklerin (örneğin Meister Eckhart'ın "ilahî hiçlik" öğretisi ya da Ezgiler Ezgisi geleneği) sevgi dili arasında çarpıcı koşutluklar bulunur. Schimmel, bu koşutlukları işaret ederken, her geleneğin kendine özgü teolojik çerçevesini de korur.
Benliğin yok oluşu teması da karşılaştırmalı açıdan zengindir. Tasavvuftaki Fenâ ve Bekâ (yok oluş ve Hak'la bekâ bulma), Vedanta'daki moksha ve advaita (ikiliksizlik), Budizm'deki sunyata (boşluk), ve Hristiyan mistisizmindeki unio mystica (mistik birleşme) arasında — farklılıklar saklı kalmak kaydıyla — fenomenolojik bir benzerlik vardır. Schimmel'in çalışmaları, bu karşılaştırmaların yüzeysel bir eşitlemeye düşmeden, derinlikli bir şekilde yapılabilmesi için gerekli zemini hazırlar. Onun mirası, Vahdet-i Vücud gibi İslamî birlik öğretilerinin diğer geleneklerle diyaloğa girmesini mümkün kılan akademik çerçevedir.
Modern Yansımalar ve Rezeption
Annemarie Schimmel'in mirası, akademik dünyanın çok ötesine taşmıştır. Onun çalışmaları, yirminci yüzyılın ikinci yarısında Batı'da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin gördüğü olağanüstü popülariteye akademik bir zemin hazırlamıştır. Bugün İngilizce konuşulan dünyada Mevlânâ'nın en çok okunan şairlerden biri olmasında, Schimmel'in onlarca yıllık ciddi araştırmasının payı büyüktür.
Schimmel, tasavvufu Batı'ya tanıtan bir kuşağın — René Guénon, Frithjof Schuon, Titus Burckhardt gibi perennialist düşünürlerle ve Inayat Khan: Universal Sufism ve Bati'ya Mistik Aktarim gibi köprü-figürlerle birlikte anılabilecek — en akademik ve en güvenilir temsilcisiydi. Ancak onları çoğu zaman aşan bir filolojik titizliğe sahipti. O, ne romantik bir Doğu hayranı ne de mesafeli bir pozitivistti; ikisinin ender bir bileşimiydi.
Türkiye ile ilişkisi de özeldir. Ankara yıllarından itibaren Türk kültürüne ve Yunus Emre gibi Anadolu mutasavvıflarına derin bir sevgi besledi; Türkçe eserler verdi, Türk akademisiyle yakın temas kurdu. Hoca Ahmed Yesevî'den Yunus Emre'ye uzanan Türk tasavvuf şiiri geleneği, onun ilgi alanının önemli bir parçasıydı. Türkiye'de Schimmel'in eserleri Türkçeye çevrildi ve geniş bir okur kitlesine ulaştı; o, Türk akademik ve kültürel hayatında saygıyla anılan bir isim oldu.
Schimmel'in çalışmalarının bir başka modern yansıması, onun tasavvuf araştırmalarını disiplinler arası bir alana taşımasıdır. Onun fenomenolojik yaklaşımı, din bilimi, edebiyat tarihi, sanat tarihi ve karşılaştırmalı maneviyat alanlarını birleştirir. Bugün tasavvufu psikoloji, estetik ya da karşılaştırmalı din açısından inceleyen pek çok çalışma, Schimmel'in açtığı yolun izinden gider. O, tasavvufun yalnızca bir tarihsel olgu değil, insanlığın ortak manevî mirasının değerli bir parçası olduğunu göstermiştir. Bu bütüncül bakış, Schimmel'in en kalıcı katkılarından biridir.
Schimmel'in çalışmaları, Dara Sikuh: Tasavvuf-Vedanta Sentezinin Babuerlue Prensi gibi kültürlerarası köprü figürlerine olan modern ilginin de habercisidir; zira Schimmel, İslam'ın Hint alt kıtasındaki çoğul ve sentezci yüzünü Batı'ya tanıtan başlıca isimlerden biriydi. Onun aldığı sayısız ödül arasında Pakistan'ın Hilâl-i İmtiyaz'ı ve 1995'te Alman Kitap Ticareti Barış Ödülü öne çıkar.
Schimmel'in akademik etkisi, kurumsal düzeyde de hissedilir. O, Journal of the History of Sufism gibi dergilerin ve çeşitli akademik dizilerin gelişmesine katkıda bulundu; sayısız öğrenci yetiştirdi. Bonn'daki Alman-Pakistan kültürel ilişkilerinin gelişmesinde de rol oynadı. Onun aldığı ödüller arasında Almanya'nın yüksek nişanları, çeşitli üniversitelerden fahrî doktoralar ve uluslararası bilim ödülleri yer alır. Bu tanınma, onun hem bir bilim insanı hem de bir kültür elçisi olarak gördüğü saygının göstergesidir.
Schimmel'in mirasının bir başka boyutu, İslam'a dair Batı'daki algıyı yumuşatma çabasıdır. O, İslam'ı yalnızca hukukî ve siyasî bir sistem olarak değil, derin bir manevî ve estetik gelenek olarak sundu. Hz. Peygamber sevgisi, tasavvuf şiiri, kaligrafi sanatı, mevlid törenleri — bütün bunlar, onun anlatımında İslam'ın "gönül yüzünü" oluşturuyordu. Bu yaklaşım, kültürlerarası anlayışa önemli bir katkıydı ve bugün hâlâ değerini korumaktadır.
Geniş Bilimsel Katkıları ve Üslubu
Schimmel'in seksen kitabı, tek bir alana sığmayacak kadar çeşitlidir. Tasavvuf tarihi (Mystical Dimensions of Islam), Mevlânâ araştırmaları (The Triumphal Sun, I Am Wind, You Are Fire), İkbâl çalışmaları (Gabriel's Wing), Peygamber sevgisi (And Muhammad Is His Messenger), Fars şiiri imgelemi (A Two-Colored Brocade), İslam fenomenolojisi (Deciphering the Signs of God), kaligrafi ve sanat (Calligraphy and Islamic Culture), sayı sembolizmi (The Mystery of Numbers), kadın ve tasavvuf (My Soul Is a Woman) — bu liste onun ilgi alanlarının genişliğini gösterir.
My Soul Is a Woman: The Feminine in Islam adlı eseri özellikle dikkat çekicidir. Schimmel burada, İslam tasavvufunda kadının ve dişil ilkenin yerini inceler; Râbia el-Adeviyye gibi büyük kadın mutasavvıfları, ruh (nefs) kavramının dişil yönünü, ve manevî hayatta annelik-sevgi imgelerini çözümler. Bu eser, hem Schimmel'in fenomenolojik duyarlılığını hem de tasavvufun göz ardı edilmiş bir boyutuna ışık tutma çabasını yansıtır.
Schimmel'in üslubu, akademik yazının kuruluğundan uzaktır. O, sık sık şiir alıntılar, kişisel gözlemlerini paylaşır, okuru bir yolculuğa çıkarır gibi yazar. Bu üslup, onu hem uzmanlar hem de genel okurlar için erişilebilir kılmıştır. Bir metni anlatırken, o metnin doğduğu manevî atmosferi de aktarmaya çalışır; böylece okur, sadece bilgi edinmez, bir tecrübeye de ortak olur. Schimmel'in bu yeteneği, onun neden "İslam mistisizminin Batı'daki sesi" olarak anıldığını açıklar.
Onun çalışmalarının bilimsel değeri, kaynaklara olan hâkimiyetinden gelir. Schimmel, incelediği şiirleri ve metinleri orijinal dillerinden okur; Arapça, Farsça, Türkçe, Urduca, Sindhî ve Pencapça metinleri doğrudan kullanırdı. Bu çok dillilik, onun karşılaştırmalı çözümlemelerine eşsiz bir derinlik kazandırdı. O, bir gazelin Farsça aslındaki ses oyununu, bir na'tın Urducadaki ritmik yapısını, bir hikmetin Türkçedeki sadeliğini doğrudan kavrayabiliyordu. Bu, onun çevirilerinin ve yorumlarının neden bu kadar güvenilir olduğunu gösterir.
Tasavvufun Büyük Simaları Schimmel'in Kaleminde
Schimmel'in eserleri, tasavvuf tarihinin büyük simalarına dair zengin portreler içerir. O, her figürü hem tarihsel bağlamı içinde hem de manevî katkısı açısından ele alır. Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc, Schimmel'in özellikle üzerinde durduğu bir isimdir. Hallâc'ın "Ene'l-Hak" sözü, tasavvuf tarihinin en tartışmalı ve en derin ifadelerinden biridir; Schimmel bunu, bir küfür beyanı değil, fenâ hâlinde benliğin tümüyle ilahî huzurda erimesinin bir dışavurumu olarak yorumlar. Hallâc'ın trajik sonu, Schimmel'in anlatımında, ilahî aşkın bedelini ödeyen bir şehidin hikâyesine dönüşür.
İmam Gazâlî, Schimmel'in tasavvuf ile Sünnî düşünce arasındaki uzlaşmanın mimarı olarak sunduğu figürdür. Gazâlî'nin felsefeden tasavvufa uzanan manevî buhranı ve nihayetinde kalbî bilgide (zevk, marifet) huzur bulması, Schimmel için bireysel manevî arayışın evrensel bir örneğidir. Sühreverdî'nin işrâkî (aydınlanmacı) felsefesi de Schimmel'in ilgi alanındadır; o, nur metafiziğinin hem İslamî hem de daha eski (Zerdüştî, Neoplatonik) köklerini işaret eder.
Muhyiddin İbn Arabî, Schimmel'in büyük bir saygıyla ele aldığı, ancak tasavvufun "tek merkezi" hâline getirmekten özenle kaçındığı bir figürdür. İbn Arabî'nin Fusûsü'l-Hikem'i ve vahdet-i vücûd öğretisi, tasavvuf metafiziğinin doruğudur; ama Schimmel, tasavvufun İbn Arabî'den ibaret olmadığını, onun yanında aşk yolunun (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî), zühd geleneğinin, ve halk tasavvufunun da eşdeğer öneme sahip olduğunu vurgular. Bu dengeli yaklaşım, Schimmel'in akademik olgunluğunun bir göstergesidir.
Schimmel'in portreleri arasında Yunus Emre gibi Türkçe konuşan mutasavvıflar da önemli yer tutar. O, bu isimlerin Arap-Fars tasavvuf geleneğinin basit birer taklitçisi olmadığını, Türk dilinin ve duyarlılığının tasavvufa kattığı özgün bir sesi temsil ettiğini gösterir. Yunus'un sade ve derin Türkçesi, Schimmel'in anlatımında, tasavvufun evrensel mesajının yerel bir dile nasıl tercüme edildiğinin güzel bir örneğidir.
Şarkiyatçılık Geleneği İçindeki Yeri
Schimmel'in akademik mirasını değerlendirirken, onun şarkiyatçılık (oryantalizm) geleneği içindeki özel konumunu da göz önünde bulundurmak gerekir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, şarkiyatçılık ağır eleştirilere maruz kaldı; özellikle Batı'nın Doğu'yu inceleme biçiminin güç ilişkileriyle yüklü olduğu vurgulandı. Bu bağlamda Schimmel'in konumu ilginçtir: O, klasik şarkiyatçılığın filolojik titizliğini sürdürürken, onun mesafeli ve yargılayıcı tutumundan uzaklaşmıştı.
Schimmel'in yaklaşımı, "içeriden anlama" (sympathetic understanding) çabasıyla, nesneleştirici şarkiyatçı bakıştan ayrılır. O, İslam'ı bir "öteki" olarak incelemek yerine, onun manevî dünyasına sevgiyle yaklaşır; incelediği geleneğin mensuplarının kendilerini nasıl anladıklarını ciddiye alır. Bu tutum, kimi zaman "fazla empatik" olmakla eleştirilse de, kültürlerarası anlayış açısından değerli bir alternatif sunar.
Schimmel, bir kadın akademisyen olarak da öncüydü. Erkek egemen bir alanda, kendi titiz çalışmasıyla en yüksek akademik mevkilere ulaştı; Harvard'da bir kürsünün ilk profesörü oldu. Onun bu başarısı, sonraki kuşak kadın araştırmacılar için bir ilham kaynağı olmuştur. O, hem bilimsel mükemmeliyeti hem de kültürlerarası köprü kurma idealini şahsında birleştiren ender bir figürdür.
Eleştiriler ve Tartışmalar
Schimmel'in çalışmaları, hak ettiği büyük takdirin yanı sıra bazı eleştirilere de konu olmuştur. Eleştirilerin başında, onun "sempatik" yönteminin zaman zaman eleştirel mesafeyi gölgelediği iddiası gelir. Bazı akademisyenler, Schimmel'in incelediği geleneğe duyduğu sevginin, kimi tarihsel ve sosyolojik sorunları arka plana ittiğini öne sürmüştür. Onun yaklaşımı, daha çok metnin ve manevî tecrübenin iç dünyasına odaklandığı için, tasavvufun toplumsal ve iktidar boyutlarını ele alan çalışmalardan farklıdır. Bu açıdan, sosyal tarih yöntemini önceleyen Ahmet Yaşar Ocak gibi araştırmacıların yaklaşımıyla bir tamamlayıcılık ilişkisi içindedir.
En çok tartışılan olay, 1995'te aldığı Alman Kitap Ticareti Barış Ödülü'nü çevreleyen kamuoyu tartışmasıdır. Schimmel, bir televizyon röportajında Salman Rushdie'nin Şeytan Ayetleri (1988) romanına karşı İslam dünyasında oluşan tepkiyi anlamaya çalışan ifadeler kullanmış; bu, Almanya'da ifade özgürlüğü bağlamında geniş bir tartışma başlatmıştı. Bu tartışma, bir akademisyenin incelediği kültüre duyduğu derin empatinin, kendi toplumunda nasıl yanlış anlaşılabileceğinin örneği olarak da okunabilir. Olayın bu kültür-tarihsel boyutu, Schimmel'in hayatının trajik bir yönünü oluşturur: O, iki dünya arasında bir köprü kurmaya çalışırken, zaman zaman her iki dünyanın da tam ortasında kalmıştır.
Bu tartışmalar, Schimmel'in akademik mirasının değerini azaltmaz. Bilakis, onun İslam mistisizmini Batı akademyasında saygın, derin ve sevgiyle yaklaşılabilir bir alan hâline getirme başarısı, bugün hâlâ tartışmasızdır. Schimmel, Mesnevî-i Manevî'nin bir beytindeki gibi, "bir dilden öbürüne sevgiyi taşıyan" bir ömür sürmüştür.
Sonuç: Bir Köprü-İnsanın Mirası
Annemarie Schimmel, modern dönemde İslam'ın mistik kalbini Batı'ya en sahici biçimde aktaran kişi olarak tarihe geçmiştir. Onun Mystical Dimensions of Islam'ı bir başlangıç noktası, The Triumphal Sun'ı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî çalışmalarının zirvesi, Gabriel's Wing'i İkbâl araştırmalarının temel taşı olmaya devam etmektedir. Sekseni aşkın kitabıyla o, sadece bir bilgi hazinesi değil, bir yöntem ve bir tavır bırakmıştır: İncelediğin geleneğe sevgiyle yaklaş, ama hakikat titizliğinden taviz verme.
Schimmel'in çalışmaları, Fenâ ve Bekâ kavramından Şems-i Tebrizi ile Mevlânâ'nın aşkına, Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc'ın "Ene'l-Hak"ından İkbâl'in dinamik benliğine kadar, tasavvufun bütün manevî manzarasını kapsar. O, bir şarkiyatçıdan çok, iki dünya arasında sevgi diliyle konuşan bir tercüman; akademyaya gönlünü de katan ender bir simaydı. Onun mirası, bugün karşılaştırmalı maneviyat ve tasavvuf araştırmaları yapan herkesin üzerinde durduğu sağlam bir zemindir.
Annemarie Schimmel'in en kalıcı dersi belki de şudur: Bir manevî geleneği gerçekten anlamak için, ona hem aklın hem de gönlün diliyle yaklaşmak gerekir. Filolojik titizlik olmadan anlayış yüzeysel kalır; sevgi ve empati olmadan ise ölü bir bilgiye dönüşür. Schimmel, bu ikisini — ilim ile irfanı, akademik disiplin ile manevî duyarlılığı — şahsında birleştirebilmiş ender bir simadır. Onun açtığı yol, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Batı'da tanınmasından, tasavvuf şiirinin doğru okunmasına, İslam'ın manevî yüzünün takdir edilmesine kadar pek çok alanda meyvelerini vermeye devam etmektedir. Hikmet ehlinin dediği gibi, "sevgiyle bakan göz, hakikati daha iyi görür" — ve Schimmel, ömrü boyunca bu sevgiyle bakmayı bilmiş bir bilgeydi.