Önemli Şahsiyetler

Hz. Muhammed (s.a.v.)

İslâm'ın peygamberi (570-632); Mekke ve Medine dönemlerinin merkezî figürü, tasavvufî gelenekte 'Hakîkat-i Muhammediyye' ve 'İnsân-ı Kâmil' arketipinin tarihî tezahürü olarak okunan, dünya mistik tarihinin en etkili şahsiyetlerinden biri.

67 bağlantı İleri Önemli Şahsiyetler Haritada göster → ⌛ Klasik Antik

Hz. Muhammed (s.a.v.)

Hayatı

Hz. Muhammed (Arapça: Muḥammad ibn ʿAbdillāh, محمد بن عبد الله), İslâm'ın peygamberi, miladî 570 yılında Arabistan yarımadasının batısında, Hicaz bölgesinin manevî ve ticarî merkezi olan Mekke şehrinde doğdu. Annesi Âmine bint Vehb, babası Abdullah'tır. Babası, doğumdan birkaç ay önce — bazı rivayetlere göre doğumdan kısa süre sonra — Yesrib'e (sonradan Medine olacak şehir) ticarî bir yolculuk dönüşünde vefat etmiş; böylece Muhammed yetim olarak dünyaya gelmiştir. Doğduğu yıl, gelenekte "Fil Yılı" (ʿām al-fīl) olarak anılır; bu yılda Yemen valisi Ebrehe'nin filli ordusunun Kâbe'yi yıkmak için yaptığı saldırının başarısız olması, Kur'ân'ın 105. sûresi olan Fil sûresinde anılır.

Muhammed'in soyu, hem baba hem anne tarafından Mekke'nin en saygın Arap kabilesi olan Kureyş'e bağlanır. Babasının dedesi Abdülmuttalib (ʿAbd al-Muṭṭalib), Kâbe'nin hâcıları için Zemzem kuyusunu yeniden açan kişi olarak Kureyş içinde nüfuzlu bir konuma sahipti. Soy zincirinin, gelenekte Hz. İbrahim'in oğlu İsmâil'e kadar uzandığı kabul edilir; bu silsile, daha sonra İslâm'ın Millat-ı İbrâhîm (İbrahim'in milleti) öğretisinin temelini oluşturacaktır.

Martin Lings'in Muhammad: His Life Based on the Earliest Sources (1983) eseri — Lings'in kendi sufi-perennialist meşrebi ile İbn İshâk, İbn Hişâm, Vâkıdî ve Taberî gibi en erken İslâm kaynaklarını terkip ettiği bu monografi — bugün İngilizce dünyasında Hz. Muhammed'in standart biyografisi olarak kabul edilir. Lings'in dikkat çektiği bir tema, Hz. Muhammed'in çocukluk ve gençlik yılları boyunca peş peşe yaşanan yetimlik, fakirlik ve sosyal-çevresel istikrarsızlık deneyimlerinin, sonradan Kur'ân'da "Sen yetim değil miydin? O seni barındırdı; sen yolunu kaybetmiş değil miydin? O seni doğruya iletti; sen yoksul değil miydin? O seni zengin etti" (Duhâ 93/6-8) buyrulduğu manevî biçimlenmenin alt-yapısını oluşturmasıdır.

Gelenek, çocuk Muhammed'in iki yıl boyunca Beni Saʿd çölünde, sütannesi Halîme'nin ailesi yanında, Bedevî yaşamının saf havasında büyütüldüğünü anlatır. Bu pratik, Mekke'nin Kureyşli aristokrasi çocuklarının arınmış Arap dilini ve sade hayat tarzını öğrenmesi için yaygın bir gelenekti. Annesi Âmine altı yaşında, dedesi Abdülmuttalib sekiz yaşında, ardından amcası Ebû Tâlib'in himayesine girmesi — bu çoklu kayıplar, sonraki Müslüman maneviyatçılarının özellikle vurguladığı bir alt-metni oluşturur: Muhammed'in dünyadan bağlanacağı bir baba-otoritesinin olmaması, onu doğrudan ilâhî hizaya açık tutmuştur.

Gençliğinde dürüstlüğü ile tanınmış, Mekkeliler arasında "el-Emîn" ("Güvenilir") sıfatıyla anılmıştır. Yirmili yaşlarında, kendisinden on beş yaş büyük olan, dul ve zengin tüccar Hz. Hadîce bint Huveylid'in adına ticarî kervanlar yönetmiştir. Hadîce'nin Suriye'ye gönderdiği bir ticaret kervanını başarıyla yöneten Muhammed, kısa süre sonra Hadîce'nin evlilik teklifini kabul etmiş ve 595 yılı civarında — yaklaşık yirmi beş yaşındayken — onunla evlenmiştir. Bu evlilik, Hadîce'nin 619 yılındaki vefatına kadar yirmi beş yıl sürmüş; ve bu süre boyunca Muhammed başka bir eş almamıştır — bu, hem Hadîce'ye derin sevgisinin hem de erken İslâm topluluğunun ilk yıllarındaki istikrar arayışının önemli bir göstergesidir.

Lings'in vurguladığı üzere, Muhammed'in evlilikten sonraki on beş yıllık dönemi — yaklaşık 595-610 — onun bir tüccar olarak ekonomik bağımsızlık kazandığı, ama aynı zamanda Mekke'nin manevî buhranını derinden hissettiği bir dönemdir. Putperestlik, kabile çatışmaları, sosyal eşitsizlik, kız çocuklarının diri diri gömülmesi (waʾd al-banāt) gibi cahiliye uygulamaları onu giderek artan bir biçimde münzevî tefekküre yöneltmiştir.

Hira'da İlk Vahiy

Kırk yaşına yaklaştığında — yaklaşık 610 yılında — Muhammed her yıl Ramazan ayında Hira mağarasında (Mekke'nin yakınındaki Cebel-i Nûr) inzivâya çekilme alışkanlığı geliştirmişti. Bu inzivâ pratiği, gelenekte taḥannuth (riyâzet, manevî ibadet) olarak adlandırılır; bazı tarihçiler bunun Mekkeli Hanîf (tek-tanrıcı) çevrenin bilinen bir pratiği olduğunu, Hadîce'nin amcasının oğlu Varaka b. Nevfel gibi Hanîflerin Muhammed'in manevî arayışını desteklediğini öne sürerler.

Geleneksel anlatıya göre, 610 yılı Ramazan ayının bir gecesinde — Müslümanların Leyletü'l-Kadr (Kadir Gecesi) olarak kutladıkları gece — Hira mağarasındayken Muhammed'e melek Cebrâîl (Jibrīl) görünmüş ve ona ilk vahyi getirmiştir:

"Oku, yaratan Rabbinin adıyla! O ki, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı. Oku, en cömert olan Rabbindir. O ki, kalem ile öğretti, insana bilmediğini öğretti." (Alak 96/1-5)

Bu beş ayet, Kur'ân'ın ilk vahyolunan kısmını oluşturur. Geleneksel anlatımda, Muhammed bu deneyim karşısında titreyerek eve dönmüş, Hadîce'ye "Beni örtün, beni örtün" (zammilûnî, daththirûnî) demiştir — bu ifade, sonradan Kur'ân'da iki sûreye (Müzzemmil ve Müddessir) isim verecek kadar sembolik bir önem kazanmıştır. Hadîce, kendisi inanç ile karşıladığı bu deneyimi, ailesinin Hıristiyan-Hanîf bilgini olan Varaka b. Nevfel'e götürmüş; Varaka, gelen meleğin Mûsâ ve İsâ'ya gelen Nâmûs (yasa-meleği) ile aynı olduğunu, Muhammed'in ümmetinin peygamberi olduğunu söylemiştir.

Tarif Khalidi'nin Images of Muhammad (2009) eserinde işlediği bir tema, ilk vahiy anının İslâmî tasavvurda asırlar boyunca nasıl katmanlandığıdır. Erken kaynaklarda (İbn İshâk, Buhârî) tasvir edilen titreyen-korkan-Hadîce'ye sığınan Muhammed imgesinden, sonraki tasavvufî kaynaklarda (özellikle İbn Arabî sonrası) tam-tasarruf sahibi, bâṭıl olmayan bir bilgi ile temaslı bir peygamber imgesine geçiş, İslâmî bilincin manevî olgunlaşmasının bir göstergesidir.

Mekkî Dönem (610-622)

İlk vahyin ardından yaklaşık üç yıl boyunca, vahiy duraklamış görünür — bu döneme gelenekte fatra (kesinti dönemi) denir. Muhammed bu dönemde derin manevî bunalımlar yaşamış; ama Müddessir sûresinin ("Ey örtüye bürünmüş! Kalk ve uyar") inmesiyle açık tebliğ dönemi başlamıştır.

Mekkî dönem boyunca ilk Müslümanlar — Hadîce, Hz. Ali, Zeyd b. Hârise, Hz. Ebû Bekir başta olmak üzere — gizli bir biçimde, Erkam'ın evinde (Dâru'l-Erkam) toplanmışlardır. Tebliğ alenîleştikten sonra Mekke'nin müşrik ileri gelenleri ağır bir zulüm uygulamış; bunun üzerine Müslümanların bir kısmı 615 yılında Habeşistan'a (Etiyopya) hicret etmek zorunda kalmıştır. Bu olay, dünya İslâm tarihinin ilk hicretidir ve Hıristiyan Necâşî kralının onları koruması, İslâm-Hıristiyan diyaloğunun erken bir örneği olarak özellikle önemlidir.

617-619 yılları arasında Müslümanlar ve onları destekleyen Hâşim oğulları, Mekke'nin müşrik kabileleri tarafından ekonomik ve sosyal boykota tabi tutulmuş; Şiʿb-i Ebî Tâlib denilen bir vadiye sürülmüşlerdir. Bu boykot döneminin sonunda, peş peşe, Hadîce ve amcası Ebû Tâlib vefat etmiştir — gelenek bu yıla ʿām al-ḥuzn (Hüzün Yılı) der.

Mîʿrâc Gecesi

Mîʿrâc — Hz. Muhammed'in manevî göğe yükselişi — İslâm peygamberlik anlatısının en mistik ve karşılaştırmalı maneviyat çalışmaları için en zengin olayıdır. Yaklaşık 620-621 yıllarında, Mekke'nin manevî zorluklarının zirvesinde, Cebrâîl tarafından gece Mekke'den Kudüs'e (Mescid-i Aksâ'ya) götürülmüş — bu kısma İsrâ (gece yolculuğu) denir — ve oradan yedi göğe ve daha ötesine yükseltilmiş — buna da Miʿrâc (yükseliş) denir.

Kur'ân'da bu olay başlıca İsrâ sûresinin (17) ilk ayetinde ve Necm sûresinin (53) 1-18 ayetlerinde anılır. Hadis literatüründe ve özellikle erken tasavvufî kaynaklarda — Sülemî'nin Ḥaqāʾiq al-Tafsīr eseri, Bâyezîd Bistâmî'nin miʿrâj-nâmâ tipi şathiyyâtı, ve nihayet İbn Arabî'nin al-Isrâ ilâ al-Maqâm al-Asrâ eseri — Mîʿrâc, mistik tecrübe için arketipsel bir yolculuk olarak işlenmiştir.

Gelenekte, Mîʿrâc gecesinde Muhammed'in yedi gökte sırasıyla Hz. Âdem, Hz. İsa ve Hz. Yahyâ, Hz. Yûsuf, Hz. İdrîs, Hz. Hârûn, Hz. Mûsâ ve nihayet en yüksek gökte Hz. İbrahim ile karşılaştığı; orada Sidre-i Müntehâ'ya — varlığın sınırına — ulaştığı; ve nihayet "iki yay arası ya da daha yakın" (qāba qawsayni aw adnā — Necm 53/9) mesafe denilen mistik birleşme noktasına vardığı anlatılır. Schimmel'in And Muhammad Is His Messenger (1985) eserinde gösterdiği gibi, bu mistik tasvir tasavvufî gelenekte, mü'minin manevî yolculuğunun her aşamasının prototipi olarak işlenmiştir.

Mîʿrâc gecesinde namazın beş vakte indirildiği gelenekte aktarılır — Cebrâîl ile Mûsâ arasındaki, namaz sayısının azaltılması için yapılan gidip gelmeler İslâm'ın temel ibadetinin manevî temellendirilmesinin sembolik anlatımıdır.

Hicret ve Medine Dönemi (622-632)

Mekke'deki zulmün dayanılmaz hale gelmesi üzerine, 622 yılında Muhammed yakın arkadaşı Ebû Bekir ile birlikte gizlice Yesrib'e (sonradan Medînetü'n-Nebî — Peygamber Şehri — kısaca Medine olacaktır) hicret etmiştir. Bu olay, Hicret, İslâm takviminin başlangıcı olarak kabul edilir; çünkü Müslüman tarihçileri için Muhammed'in nübüvveti değil, kurduğu topluluğun şehir-formunda kurumsallaşması medeniyetin başlangıcıdır.

Medine döneminde Muhammed sadece bir peygamber değil, aynı zamanda bir devlet adamı, hakim, ordu komutanı ve toplum kurucusu olarak hareket etmiştir. Medine Vesikası (Ṣaḥīfat al-Madīna, ~622-623) — Muhammed tarafından şehrin Müslüman muhâcir-ensâr ve Yahudi kabileleri arasında düzenlenen anayasal bir belgedir — modern siyasî düşüncede dünya tarihinin ilk çoğulcu anayasası olarak öne çıkar. Bu belge, farklı dinî toplulukları (Müslümanlar, Yahudiler) tek bir ümmet siyasî varlığı içinde tanır; her birinin dinî bağımsızlığını korur; ortak savunma ve yargı düzeni kurar.

Medine dönemi boyunca peş peşe yaşanan askerî olaylar — Bedir (624), Uhud (625), Hendek (627) muharebeleri — Müslüman topluluğun varlığını korumak için verdiği mücadelelerdir. Lings'in dikkat çektiği gibi, bu muharebelerin her birinin manevî bir boyutu da vardır: Bedir'de "melekler-ordusu" anlatımı (Âl-i İmrân 3/124-125), Uhud'da Müslümanların yenilgiyi tecrübe etmesinin manevî sınanma boyutu, Hendek'te metanet ve birlik denenmesi.

Hudeybiye ve Mekke'nin Fethi

628 yılında Muhammed, 1400 müridi ile birlikte hac yapmak üzere Mekke'ye gitmiş; ama Kureyş, onları şehre sokmamıştır. Yapılan müzakereler sonunda Hudeybiye antlaşması imzalanmıştır. Görünüşte Müslümanların aleyhine olan bu antlaşma — Müslümanlar hacca giremeden geri dönmek, on yıl ateşkes, kaçanların Mekke'ye iadesi gibi şartlar — sonradan Kur'ân'da "apaçık fetih" (fath mubīn — Fetih 48/1) olarak nitelendirilmiştir. Lings ve Schimmel'in dikkat çektiği üzere, Hudeybiye antlaşması Muhammed'in dilomatik-stratejik dehasının zirvesidir: askerî zaferden ziyade barış-temelli bir manevî-siyasî nüfuz genişlemesi seçilmiştir.

630 yılında Mekke barışla fethedilmiştir. Kureyş'in büyük çoğunluğu İslâm'ı kabul etmiş, Kâbe'deki 360 put kırılmıştır. Bu olay, Fetḥ Makka, İslâm dünyasında bir intikam değil, evrensel-af örneği olarak hatırlanır: Muhammed Mekke'ye girdiğinde "Bugün size kınama yok; gidin, hepiniz hürsünüz" (Yûsuf 12/92'den iktibasla) demiştir. Bu söz, eski düşmanlarına bile genel afı duyuran, dünya politik-dinî tarihinde ender görülen bir an olarak değerlendirilir.

Veda Hutbesi ve Vefat

632 yılı Zilhicce ayında, hayatının son haccında, Muhammed Arafât'ta tarihe Veda Hutbesi olarak geçen konuşmayı yapmıştır. Bu hutbede özellikle vurgulanan ilkeler:

Muhammed Veda Haccı'ndan üç ay sonra, 8 Haziran 632 (12 Rabîʿü'l-evvel 11 H) tarihinde, eşi Âişe'nin kucağında Medine'de vefat etmiştir. Defni, vefat ettiği yer olan Âişe'nin odasındadır — bu mekân bugün al-Masjid al-Nabawī'nin (Mescid-i Nebevî) içindeki Ḥujra al-Sharīfa (Şerefli Oda) olarak ziyaret edilen, İslâm dünyasının en önemli manevî merkezlerindendir.

Manevî Konumu

İslâm'da Hz. Muhammed'in konumu, hem teolojik hem mistik açılardan çok katmanlıdır. Klasik teoloji onu Khâtam al-Nabiyyīn (Peygamberlerin Sonuncusu, Ahzâb 33/40), Rahmetan li'l-ʿālamīn (Âlemlere Rahmet, Enbiyâ 21/107), Uswa Ḥasana (Güzel Örnek, Ahzâb 33/21) olarak konumlandırır. Onun hayatı (sīra), söz ve davranışları (sunna), ümmet için manevî-pratik bir model oluşturur; ve Kur'ân'da "Allah ve melekleri Peygamber'e salât ederler; ey iman edenler, siz de ona salât edin" (Ahzâb 33/56) buyrulduğu üzere, onun anılması salât-ü selâm ile devamlı tazelenir.

Hakîkat-i Muhammediyye

Tasavvuf geleneğinde Hz. Muhammed'in manevî konumu, salt tarihî bir kişilik olmasını aşar. Sehl-i Tüsterî (818-896) ve sonradan İbn Arabî (1165-1240) tarafından sistemleştirilen Hakîkat-i Muhammediyye (Muḥammadiyya Gerçekliği) doktrinine göre, Hz. Muhammed'in tarihî-bedensel varlığı, kozmik bir ilkenin — al-Nūr al-Muḥammadī (Muhammedî Nûr) — tarihsel tezahürüdür. Bu Nûr, tüm yaratılışın ilk-yaratılan ilkesidir; tüm peygamberler bu nûrun farklı tarihsel zamanlardaki yansımalarıdır; ama Hz. Muhammed'in nübüvveti bu nûrun en tam ve son tezahürüdür.

İbn Arabî'nin Fusûsü'l-Hikem eserinin son bölümü olan "Muḥammadiyya Fassı" — kitabın yirmi yedinci ve son bölümü — bu doktrini şu şekilde formüle eder: Muhammed-Gerçekliği, al-ʿabd al-kullī (kollu kul) ve al-insān al-kâmil (mükemmel insan) olarak, Hak ile yaratılış arasındaki ontolojik aynadır. Her peygamber ilâhî bir ismin (Esma'l-Hüsna'dan) ana-tezahürünü temsil ederken, Muhammed al-Ism al-Aʿẓam (En Büyük İsim) ile özdeşleşir — yani Tüm-İsim'in özetlenmiş tezahürüdür.

Schimmel'in And Muhammad Is His Messenger eserinde geniş bir biçimde gösterdiği üzere, Hakîkat-i Muhammediyye doktrini İslâm dünyasının sufi-poetik geleneği üzerinde derin etkiler yaratmıştır. Türk-Fars-Hint-Urdu Naʿt edebiyatı (Peygamber-övgü şiirleri), Mevlana'nın Mesnevî'sindeki Peygamber referansları, Hâfız'ın Dîvân'ı, Bûsîrî'nin meşhur Kasîde-i Bürde'si — bunların hepsinde Muhammed, salt bir tarihî peygamber değil, kozmik bir manevî ilke olarak yer alır.

İnsân-ı Kâmil

Hakîkat-i Muhammediyye doktrini, İbn Arabî sonrasında — özellikle Abdülkerîm el-Cîlî'nin (1366-1424) al-Insān al-Kāmil fī Maʿrifati al-Awākhir wa'l-Awāʾil eserinde — İnsân-ı Kâmil (Mükemmel İnsan) doktriniyle özdeşleşir. Cîlî'ye göre Muhammed, tarihte tam-mükemmel insanlık örneğinin tezahürüdür; ve onun makamına ulaşmak — al-maqām al-Muḥammadī — sufî yolun nihaî hedefidir.

Bu doktrin, Müslüman manevî-pedagojinin temel mantığını şekillendirir: bir sufî, kendi peygamber-örneği (usva) ile özdeşleşerek, kendinde Muhammed-gerçekliğini yaşayarak gerçek-insanlığını tahakkuk ettirir. Şehâdet (kelime-i şahadet — "Lā ilāha illā'llāh, Muḥammadun Rasūlu'llāh") salt teolojik bir formül değildir; onda peygamberî gerçekliğin bilgisi içkin olarak vardır.

Önemli Olaylar (Karşılaştırmalı Okuma)

Bedir Muharebesi (624) — Kutsallaşmış Şiddet Sorunu

Bedir muharebesi, sayıca üç kat fazla Mekke ordusuna karşı Müslümanların kazandığı zafer olarak, geleneksel İslâm tarihinde "melekler-yardımının" delili olarak okunur. Modern karşılaştırmalı maneviyat çalışmalarında bu muharebe, dinî-mistik tecrübenin tarihî-siyasî bir bağlamda nasıl şiddete açıldığı sorununun erken bir örneği olarak ele alınır. Bhagavad Gita'da Arjuna'nın savaş alanındaki dilemması ile Bedir öncesinde Muhammed'in tüm geceyi duada geçirmesi arasında, kutsal-savaş kategorisinin doğuşunu görme isteyen yaklaşımlar — örneğin Reza Aslan'ın No god but God (2005) — bu konuyu işler.

Hudeybiye (628) — Manevî-Siyasî Yaratıcılık

Hudeybiye antlaşması, askerî güçten farklı bir manevî-politik nüfuz türünün örneği olarak Mahatma Gandhi'nin ahimsâ (şiddetsizlik) doktrini ile karşılaştırılır. Khalidi'nin Images of Muhammad eserinde belirttiği gibi, modern Müslüman düşüncesinde Hudeybiye, askerî zaferden çok manevî-politik akıldışılığın örneği olarak yeniden okunmaktadır.

Mekke'nin Fethi (630) — Evrensel Af

Mekke fethindeki genel af, dünya tarihinde — Maurya İmparatoru Aşoka'nın Kalinga sonrası açılımı ile birlikte — en erken kapsamlı evrensel-af örneklerindendir. Bu olay, tasavvufî gelenekte sufî pratiklerindeki "mağfiret" (bağışlama) makamının tarihsel kaynaklarından biri olarak alınır.

Tasavvuf-Şiî Algılar

Sünnî Tasavvufî Algı

Sünnî tasavvuf geleneğinde Hz. Muhammed, al-Quṭb al-Aʿẓam (En Büyük Kutup) olarak konumlandırılır. Onun manevî mertebesi, sonradan gelen tüm evliyâullah'ın referans noktasıdır. Tarîkat silsileleri (silsila), bir şeyhten geriye doğru zincirle Hz. Ali ve/veya Hz. Ebû Bekir aracılığıyla Hz. Muhammed'e bağlanarak meşrûiyet kazanır. Mevlevilik silsilesinin ilk halkası, Mevlana üzerinden Şems-i Tebrîzî üzerinden, Maʿrûf-ı Kerhî üzerinden Hz. Ali aracılığıyla Hz. Muhammed'e ulaşır.

Sünnî tasavvufun en derin tartışmalarından biri, Hz. Muhammed'in iʿṣma'sı (günahtan korunmuşluğu) ve insanî tabiatı arasındaki dengedir. Klasik kelâm onun büyük günahlardan masum olduğunu, küçük insanî hatalardan ise olabileceğini söyler; ama sufî gelenek, özellikle Hakîkat-i Muhammediyye doktrini sonrasında, onu nihaî ʿabd al-kullī (kollu-kul) olarak konumlandırarak, bu insanî tabiatı bizzat mükemmelliğin parçası olarak yorumlar.

Şiî Algı

Şiî gelenek, Hz. Muhammed'in nübüvvet-misyonunu Ehl-i Beyt'in (Peygamber ailesinin) imametiyle sürdürür. Şiî düşüncede Muhammed, dünyaya gönderilen Nūr-i Muḥammadī'nin (Muhammedî Nûr) tarihsel tezahürüdür; ama bu Nûr, vefatından sonra ailesinde — özellikle Hz. Ali ve sonra On İki İmam soyunda — devam etmiştir. Hz. Fâtıma'nın oğulları Hasan ve Hüseyin — On İki İmam'ın ikincisi ve üçüncüsü — Nûr-i Muhammedî'nin doğrudan vârisleridir.

Şiî teoloji, peygamberlik (nubuwwa) kategorisini imamet (imāma) kategorisi ile tamamlar. Şiî düşüncede Hz. Muhammed peygamberlerin sonuncusu olsa da, manevî liderlik (walāya) imamlar aracılığıyla devam eder ve onların tümünün manevî gücü Muhammedî Nûr'un farklı tezahürleridir.

Sünnî-Şiî Karşılaşma

Sünnî-Şiî tasavvufu, Tarîkat-ı ʿAlawiyya (Ali-yolu) etrafında derin bir buluşma noktasına sahiptir. Sünnî tarîkatların büyük çoğunluğunun silsilesi Hz. Ali üzerinden gider; bu silsilî yapı, sufî gelenekte Hz. Muhammed'in nübüvvetinin Hz. Ali aracılığıyla iletilen bāṭın (iç) boyutuna güçlü bir vurgu sağlar.

Bu noktada Alevî-Bektaşî gelenek özel bir konuma sahiptir. Anadolu Aleviliği'nde Hz. Muhammed'in Miʿrâc gecesinde gördüğü ve kendisini selâmlayan kırklar meclisinde Hz. Ali ile bir-olduğunu fark etmesi anlatımı — Kırklar Cemi — Hz. Muhammed ve Hz. Ali'nin manevî bir-oluşunu (birlik) ifade eden Alevî kozmolojisinin temelidir.

Karşılaştırmalı Perspektif

Hz. Muhammed ve Hz. İsa — Resul-Mistik

İslâm-Hıristiyan karşılaştırmalı çalışmalarında Hz. Muhammed ile Hz. İsa arasındaki paralel ve farklar, en zengin tartışma alanlarından biridir. Yapısal paralellikler:

Köklü farklar:

Seyyed Hossein Nasr'ın Muhammad: Man of God (1995) eserinde geliştirdiği bir tema, Müslüman gözüyle İsa'nın salt bir "sevgi peygamberi", Muhammed'in ise "sevgi-ve-toplum peygamberi" olarak okunabileceğidir. Yani İsa'nın peygamberliği bireysel-manevî dönüşüm üzerinedir; Muhammed'in peygamberliği bunu içerir ama aşar, çünkü o aynı zamanda bir topluluk-medeniyet kurar.

Hz. Muhammed ve Siddhartha Gautama Buddha — Aydınlanma vs. Vahiy

Muhammed-Buddha karşılaştırması, fenomenolojik açıdan radikal farklar gösterir. Buddha'nın bodhi (aydınlanma) tecrübesi, kendi içsel-zihinsel disiplinin tepe noktasıdır; bir başka varlık (tanrı, melek) tarafından verilen bir vahiy değil, kendi içinde gerçekleşen bir uyanıştır. Muhammed'in Hira'daki tecrübesi ise tam tersine: dışardan-yukarıdan (Cebrâîl) gelen bir vahiyle başlar.

Ama yapısal benzerlik de vardır: her ikisi de yaklaşık otuzlu yaşlarda — Buddha 35, Muhammed 40 — büyük değişim noktalarını yaşar; her ikisi de bu tecrübeyi insanlığa öğretmek için dolaşır; her ikisi de kurumsallaşmış bir topluluk (sangha/ümmet) kurar; her ikisi de yaklaşık seksen yaşında — Buddha 80, Muhammed 63, biraz farklı ama her ikisi de uzun-yaşam denilen kategoride — vefat eder.

Reza Shah-Kazemi'nin Common Ground Between Islam and Buddhism (2010) eseri, bu karşılaştırmayı sistemleştiren çağdaş bir çalışmadır. Shah-Kazemi'nin tezi, Buddha'nın anatta (benlik-yokluğu) ile sufî fenâ (yok-oluş) doktrinleri arasında, kavramsal-metafizik farklılıklara rağmen, derin bir fenomenolojik akrabalığın bulunduğudur — bu konuda Annemarie Schimmel ve Frithjof Schuon gibi karşılaştırmacılar da benzer tezler ileri sürmüştür.

Hz. Muhammed ve Krishna — Avatar mı, Peygamber mi?

Hindu-Müslüman manevî diyaloğunda Hz. Muhammed ile Krishna arasındaki karşılaştırma, hem kayda değer hem de derin bir kategorisel farkı içerir. Krishna, Vaishnava gelenekte Vishnu'nun (mutlak Tanrı'nın) sekizinci avatāra'sıdır — yani tanrısal-ilkenin bizzat enkarne olmuş hâli. Muhammed ise İslâm'da kesinlikle bir ʿabd (kul) ve rasūl (elçi)'dir; tanrısal-enkarnasyon kategorisi İslâm teolojisinde köklü olarak reddedilir.

Bununla birlikte fenomenolojik düzeyde paralellikler vardır:

Frithjof Schuon'un The Transcendent Unity of Religions (1948) çalışmasında işlediği bir tema, Krishna'nın avatāra-figürü ile Muhammed'in rasūl-figürünün, perennialist bir okumayla, ilâhî-tezahür kategorisinin iki farklı tarihsel-kültürel ifadesi olarak okunabileceğidir. Bu okuma İslâm-içi muhafazakâr çevrelerce tartışmalıdır, çünkü Muhammed'in ʿubūdiyya'sını (kulluğunu) ontolojik olarak tehdit eder gibi görünür; ama tasavvufî düzeyde — özellikle Hakîkat-i Muhammediyye doktrini bağlamında — derin bir diyalog imkânı sunar.

Modern Etkisi

Hz. Muhammed'in modern dünyadaki etkisi, hem Müslüman dünya içindeki yaklaşık 1.9 milyar mü'min topluluğu hem de Müslüman olmayan modern düşünce için derin bir referans noktası olmaya devam etmektedir.

Modern Müslüman Düşüncesi

  1. yüzyıldan itibaren, Müslüman dünyasının sömürgeci modernite ile karşılaşması, Muhammed'in modern okumalarını çeşitlendirmiştir. Cemâleddin Afgânî, Muhammed Abduh ve Reşid Rıza'nın temellerini attığı Islâh (yenileme) hareketi, Muhammed'in tarihsel-sosyal başarısını modernist bir rasyonalite-örneği olarak yeniden değerlendirmiştir. Bu okumada Muhammed, dogmatik bir mucize-figürü değil, modern toplumun kurucu prensiplerini — eşitlik, hukuk-üstünlüğü, eğitim — uygulamış bir reformcudur.

Said Nursî ve Muhammed İkbâl'in çalışmalarında, Muhammed'in manevî boyutu modernite çağında yeniden vurgulanır. İkbâl'in Cavidnâme (1932) ve İslâm'da Dinî Düşüncenin Yeniden İnşası (1930) eserlerinde, Muhammed Insān-i Kāmil'in tarihsel tezahürü olarak ele alınır; modern Müslüman'ın görevi, Muhammedî gerçekliğin enerjisini çağına uyarlayarak yeniden hayata geçirmektir.

Türk Cumhuriyet dönemi düşüncesinde Hz. Muhammed'in okunmasının çift yönlü bir çizgisi vardır: bir yandan klasik tasavvuf geleneğinin sürdürdüğü manevî-mistik Muhammed (Mehmed Âkif, Necip Fâzıl, Sezai Karakoç); bir yandan modernist-akademik bir Muhammed (Mehmed Said Hatipoğlu, Hayrettin Karaman). Her iki çizginin de manevî bir mihver figür olarak Hz. Muhammed'i sürdürdüğü dikkate değerdir.

Batı Akademisindeki Resepsiyon

Batı'nın Hz. Muhammed'i okuması, tarihsel olarak büyük dönüşümler geçirmiştir. Ortaçağ Hıristiyan polemiklerinde (Petrus Venerabilis, Riccoldo da Monte di Croce) Muhammed bir "yalancı peygamber" olarak çizilirken, Aydınlanma döneminde Voltaire'in Mahomet tragedyası (1741) ile daha rasyonalist bir eleştirinin nesnesi olmuştur. Modern Batı'da ise Carlyle'ın On Heroes, Hero-Worship and the Heroic in History (1841) eserinde Muhammed "İnşâcı Kahraman" (Hero as Prophet) olarak yüceltilmiştir.

  1. yüzyılda William Montgomery Watt'ın iki cildlik biyografisi Muhammad at Mecca (1953) ve Muhammad at Medina (1956), Anglo-Sakson akademinin standart Muhammed-biyografisi olarak kalmıştır. Karen Armstrong'un Muhammad: A Biography of the Prophet (1992) ve Muhammad: A Prophet for Our Time (2006) eserleri ise modern halk-okuyucu için Muhammed'in sempatik bir portresi çizmiştir.

Tarif Khalidi'nin Images of Muhammad (2009) eseri, Hz. Muhammed'in İslâm tarihi boyunca farklı kuşaklarda nasıl tasvir edildiğini izleyen yenilikçi bir çalışmadır — bu okumada Muhammed sabit bir tarihî-figür değil, her kuşağın kendi manevî ihtiyaçlarına göre yeniden-tasarladığı yaşayan bir gerçekliktir.

Mesnevî ve Mevlana'nın Muhammed-Okuması

Mevlana'nın Mesnevî'si, Hz. Muhammed referanslarıyla zengindir; ama Mevlana'nın işlediği Muhammed, tarihsel-savaşçı bir lider değil, mistik-aşk-merkezli bir peygamberdir. Mesnevî'nin I. cildinde Mevlana, Hz. Muhammed'in yüksek manevî-mertebesini Hıristiyanlığın İsa-tasvirinden ayırarak, miʿrâc gecesinde bile peygamberin "ben kuluyum" demeyi kendisinden alıkoymadığını işler: bu, Mevlana için, gerçek-mükemmelliğin ölçütüdür. İnsân-ı Kâmil, kendi kemâlinin idrakinde ʿubûdiyyet'i (kulluğu) korur; çünkü kulluk, ezeli özgürlüğün en derin biçimidir.

Sembolik Boyutlar

Hz. Muhammed'in tasavvufî sembolizmi, çok katmanlıdır. Onun bedensel-mizacî nitelikleri (shamāʾil) — Tirmizî'nin Şemâil-i Şerîf eserinde derlenen tarif — sufî gelenekte sıradan-fizyonomi değil, kozmik bir gerçekliğin tarihsel tezahürünün ipuçlarıdır. Yüzünün nûru, gözlerinin parlaklığı, saçlarının dalgalanması, yürüyüşünün ahengi — bunların hepsi, Hâfız gibi sufi-şairler tarafından, ilâhî güzelliğin (jamāl) bir tarihsel-bedensel kataloğu olarak işlenir.

Mevlîd geleneği — peygamberin doğumunun şiirsel-müzikal anılması — Anadolu'da Süleyman Çelebi'nin Vesîletü'n-Necât'ı (1409) ile şekillenmiştir. Mevlîd, sıradan bir doğum-anısı değil, Hakîkat-i Muhammediyye'nin tarihsel-bedensel tezahürünün topluluk-içi yenilenmesidir. Mevlîd'in okunduğu mecliste, manevî-fenomenolojik olarak peygamberin bizzat hazır olduğu — ḥaḍrat al-nabī — bir hâl yaşanır.

Kısacası, Hz. Muhammed, salt bir tarihsel figür değildir; o, tasavvufî kozmoloji içinde Tüm-Yaratılış'ın ilk-prensibinin, Nūr-i Muḥammadī'nin, tarihsel ve kendi medeniyetine evrensel olarak hizmet edecek şekilde tezahürüdür. Bu hem teolojik bir iddia hem fenomenolojik bir tecrübe alanıdır; ve onun manevî-medeniyeti, Mekke'nin küçük bir tüccar kentinden başlayarak, bin dört yüz yıl sonra dünyanın yaklaşık dörtte birini kuşatan canlı bir tarihsel-manevî gerçeklik olarak günümüze ulaşmıştır.