Varlık, Hakikat, Ontoloji

Ahadiyet

Tasavvufta Zât-ı İlâhî'nin en yüksek mertebesi: hiçbir nispet, isim veya sıfat barındırmayan mutlak teklik. Nirguna Brahman, Ein Sof ve Eckhart'ın Gottheit'i ile apofatik teoloji düzleminde paralel.

34 bağlantı İleri Varlık, Hakikat, Ontoloji Haritada göster → ⌛ 13. yüzyıl

Ahadiyet

Tanım

Ahadiyet (Arapça: aḥadiyya, teklik / biriciklik), tasavvuf ontolojisinin en üst mertebesidir; Hakk'ın hiçbir nispet, isim, sıfat veya ilişkinin söz konusu olmadığı, mutlak transendent Zât'ını ifade eder. Etimolojik olarak Arapça aḥad (biricik, eşsiz) kelimesinden türetilmiş olup, Kur'ân'ın İhlâs Sûresi'nin (112) açılış cümlesi "Kul huwa Allāhu aḥad" ("De ki: O, biricik olan Allah'tır") ile doğrudan bağlantılıdır. Bu sûrenin ayet ayrımı tasavvufî tefsirde özellikle önemlidir: "aḥad" terimi, ilâhî birliğin (vâhidiyet) farklı bir veçhesine — niteliksiz, isimsiz, mutlak transendent bir teklik veçhesine — işaret eder.

Kavramın tasavvufî kullanımı, İbn Arabî'nin (1165-1240) eserlerinde değil — çünkü o terimi sistematik bir mertebe adı olarak nadiren kullanır — ancak özellikle 14. ve 15. yüzyıllardaki şârihlerinin (Sadreddin Konevî, Davud-i Kayserî, Abdülkerim Cîlî) ellerinde teknik bir terim hâline gelmiştir. Stanford Encyclopedia of Philosophy'deki William Chittick'in İbn Arabî maddesinde belirtildiği üzere, Ahadiyet özellikle Cîlî'nin el-İnsân el-Kâmil (Kâmil İnsan, 1408 civarı) eserinde sistematik bir teknik anlam kazanır.

Genel olarak Ahadiyet, Mertebe-i Vâhidiyet'in (vâhidiyet mertebesi) ontolojik öncülü olarak iş görür: Vâhidiyet, ilâhî isim ve sıfatların ayrımlandığı ilk tezahür mertebesi iken, Ahadiyet bu ayrımlanmanın bile söz konusu olmadığı, mutlak gizli (el-ġayb el-muṭlaq) mertebedir. Apofatik teoloji'nin (negatif teoloji'nin) en yoğun ifadesini bulduğu mertebedir: Ahadiyet hakkında ancak "ne değildir" söylenebilir, "ne olduğu" değil. Bu nedenle tasavvuf metinlerinde sıkça "el-gayb el-mutlaq" (mutlak gizli), "lā-taʿayyün" (belirlenmemişlik) veya "Zât-ı Bahte" (saf Zât) gibi başka teknik terimlerle de adlandırılır.

Tarihsel ve Doktriner Arka Plan

Kur'ânî ve Erken Tasavvufî Kökler

Ahadiyet kavramının kökeni, doğrudan Kur'ânî bir kavram olan aḥad'a (İhlâs 112:1) dayanır. İlk dönem tasavvuf metinlerinde — özellikle Hâris el-Muhâsibî (781-857), Hallâc-ı Mansûr (858-922), Cüneyd-i Bağdâdî (830-910) ve Niffarî (ö. 965) çevrelerinde — aḥadiyya terimi, Hakk'ın salikten gizli olan en derin veçhesini ifade etmek için kullanılır. Niffarî'nin Mawâqif eserinde, Hak'la kurulan derin temas anlarında salikin "hiçliğe" karıştığı bu mutlak teklik mertebesi, kavramın erken kullanımlarından birini sunar.

İbn Arabî öncesi tasavvufta, aḥadiyya ile wāḥidiyya arasındaki teknik ayrım sistematik değildir; iki terim sıkça aynı anlamı taşır. Bu ayrımın sistemleşmesi, İbn Arabî sonrası şârih geleneğinin işidir. İbn Arabî'nin kendi eserlerinde Ahadiyet, çoğunlukla Hakk'ın "kendine dönük" en gizli veçhesi olarak görülür, ama belirgin bir teknik mertebe adı olarak değil.

İbn Arabî Ekolü'nde Sistemleşme

Ahadiyet'in teknik bir teolojik mertebe olarak sistemleşmesi, üç şârihin elinde gerçekleşir. Birincisi, Sadreddin Konevî (1210-1274), Miftâh el-Gayb'da "gayb-ı mutlak" ile "vâhidiyet" arasındaki ontolojik ayrımı kurar. İkincisi, Davud-i Kayserî (ö. 1350), Şerh-i Fusûsu'l-Hikem'in mukaddimesinde "mertebe-i lâ-taʿayyün" (belirlenmemişlik mertebesi) ile "mertebe-i taʿayyün el-evvel" (ilk belirlenme mertebesi) arasındaki ayrımla Ahadiyet ve Vâhidiyet'i sistemleştirir. Üçüncüsü, Abdülkerim Cîlî (1366-1408), el-İnsân el-Kâmil'de Ahadiyet'i altı mertebenin en üstüne yerleştirerek apofatik vurguyu en yüksek noktasına taşır.

Cîlî'nin sistematiğinde Ahadiyet, salikin sülûk yolculuğunun en son ulaşabileceği — ve gerçekte ulaşamayacağı — mertebedir; çünkü Ahadiyet'te "ulaşan" ile "ulaşılan" arasındaki ayrım çözülür, ve salik kendi varlığını yitirir (fena hâli). Bu yüzden Ahadiyet, tasavvuf hâl-i fenâ'sının ontolojik karşılığı olarak okunabilir.

Anadolu Tasavvuf Geleneğinde Ahadiyet

Ahadiyet doktrinin Anadolu tasavvufundaki gelişimi, özellikle 14-15. yüzyıllarda Davud-i Kayserî ve takipçileri eliyle gerçekleşir. Kayserî, Şerh-i Fusûsu'l-Hikem'de Ahadiyet'i "el-aḥadiyya el-zâtiyya" (zâtî teklik) ve "el-aḥadiyya el-cemʿiyya" (toplayıcı teklik) olarak ikiye ayırır: birincisi mutlak gizli, ikincisi ise bütün isim ve sıfatları kendinde toplayan birlik. Bu ayrım, Anadolu'da Mevlevî ve Halvetî gelenekleri tarafından da benimsenmiştir.

Sonraki yüzyıllarda, İsmâil Hakkı Bursevî (1652-1725) ve Erzurumlu İbrahim Hakkı (1703-1780) gibi Osmanlı dönemi tasavvuf metinlerinde, Ahadiyet doktrini Osmanlı medrese-tekke sentezi içinde standart bir teolojik mertebe olarak yerleşir.

Kavramsal Analiz

Ahadiyet'in Apofatik Yapısı

Ahadiyet kavramının en belirleyici özelliği, tamamen apofatik (negatif) bir teolojik yapı taşımasıdır. Hakk'ın Ahadiyet mertebesinde:

İbn Arabî'nin Fütûhât'ında geçen meşhur ifadesiyle: "Allāhu lā yuʿrafu ʿaynuhu illā bi-ʾl-naẓari ilā taʿayyunātihi" — "Allah'ın özü ancak tezahürlerine bakılarak işaret edilebilir, doğrudan bilinemez". Bu apofatik vurgu, Pseudo-Dionysius Areopagite'in Mistik İlâhiyat (M.S. 6. yüzyıl) eserinden ve antik Yunan henologia (Bir-bilim) geleneğinden gelen Yeni-Eflatuncu apofatik teolojinin İslâmî bir devamı olarak okunabilir.

Ahadiyet ile Tenzih ve Teşbih

Ahadiyet doktrini, klasik İslâmî kelâmın iki kutbu olan tenzih (Hakk'ı yaratılmışlardan tamamen ayırma) ve teşbih (Hakk'ı yaratılmışlara benzetme) gerilimi içinde, mutlak tenzih kutbunu temsil eder. Hatta İbn Arabî'nin meşhur formülasyonunda, mutlak tenzih bile yetersizdir: çünkü tenzih, Hakk'ı yaratılmışlardan "ayrı" tutar, böylece Hak ile yaratılmışlar arasında bir ilişki (ayrılık ilişkisi) varsayar. Oysa Ahadiyet'te hiçbir ilişki yoktur, ne benzeşme ne ayrılık.

Bu yüzden İbn Arabî, Vâhidiyet ve aşağı mertebelerde tenzih ve teşbih arasında dengelenmeyi önerir ("el-jamʿ bayna el-tanzīh wa el-teşbīh" — tenzih ile teşbihin birleştirilmesi); ama Ahadiyet mertebesinde, bu dengelenme bile söz konusu değildir, çünkü hiçbir nispet yoktur. Bu, Sufî metafiziğinin en radikal apofatik momentidir.

Ahadiyet ile Fena Hâli

Ahadiyet doktrini, tasavvuf pratiğindeki fena hâliyle organik olarak bağlıdır. Fena (yokoluş, ortadan kalkış), salikin nefsinin Hak'ta yok olması demektir; ama bu, kosmoloji açısından Ahadiyet mertebesine "ulaşma" tecrübesi olarak okunabilir. Salikin nefsi yok olduğunda, geriye kalan tek şey Ahadiyet'in mutlak teklik tecrübesidir; bu noktada, "tecrübe eden" ile "tecrübe edilen" arasındaki ayrım da çözülür.

Ancak burada bir nüans vardır: tasavvuf öğretmenleri, fena hâlinde dahi, salikin "Ahadiyet'i tecrübe ettiği" iddiasını eleştirir. Çünkü bu iddia, hâlâ bir tecrübe eden ve tecrübe edilen ikiliğini varsayar; oysa Ahadiyet'te bu ikilik bile çözülmüştür. Hallâc-ı Mansûr'un meşhur "Enel-Hak" (Ben Hak'kım) deyişi, böyle bir radikal Ahadiyet tecrübesinin ifadesi olarak okunabilir.

Karşılaştırmalı Perspektif: Apofatik Teoloji'nin Küresel Yapısı

Meister Eckhart'ın Gottheit'i

Ahadiyet ile en yapısal benzeşim gösteren Batı teolojik kavramı, Alman mistik Meister Eckhart'ın (1260-1328) Gottheit (Tanrılık) öğretisidir. Eckhart, Tanrı (Gott) ile Tanrılık (Gottheit) arasında köklü bir ontolojik ayrım yapar: Tanrı, Üçlü-Birlik (Trinitas) ve yaratıcı olarak tezahür eden veçhedir; Tanrılık ise "isimsiz", "modusuz" (ohne Weise) mutlak transendenttir. Eckhart'ın ünlü kışkırtıcı ifadesi — "Ich bitte Gott, dass er mich Gottes ledig mache" ("Tanrı'dan beni Tanrı'dan kurtarmasını dilerim") — bu apofatik vurguyu doruğa taşır: Eckhart, Tanrı'nın tezahür eden veçhesinden bile sıyrılıp Tanrılık'a — yani Ahadiyet'e karşılık gelen mertebeye — erişmeyi diler.

Reza Shah-Kazemi'nin Paths to Transcendence: According to Shankara, Ibn Arabi, and Meister Eckhart (2006) çalışması, Eckhart'ın Gottheit'i, İbn Arabî'nin Ahadiyet'i ve Şankara'nın Nirguna Brahman'ı arasında detaylı bir karşılaştırma sunar. Üç sistem de mutlak transendentin sadece apofatik yöntemle yaklaşılabileceği, isim ve sıfatların ancak tezahür mertebesine ait olduğu konusunda yapısal olarak birleşir. Stanford Encyclopedia of Philosophy'deki Markus Vinzent'in Eckhart maddesinde altını çizdiği gibi, Eckhart'ın Gottheit doktrini, Pseudo-Dionysius'tan gelen Hıristiyan apofatik teoloji geleneğinin doruk noktasıdır.

Nirguna Brahman: Hindu Paraleli

Advaita Vedanta'da, Şankara'nın (788-820) sistemleştirdiği Nirguna Brahman (niteliksiz Brahman) doktrini, Ahadiyet'in en açık Hindu paralelini sunar. Nirguna Brahman:

Nirguna Brahman ile Ahadiyet arasındaki yapısal eşdeğerlik o kadar derindir ki, Reza Shah-Kazemi, Mohammed Rustom ve Ian Almond gibi karşılaştırmalı düşünürler, bunu perennialist felsefenin (Schuon, Guénon, Coomaraswamy) en güçlü kanıtlarından biri olarak görürler. Mâyâ doktrini ile Vâhidiyet mertebesinin (tezahür eden Saguna Brahman) işlevsel benzerliği, paralelin doruk noktasını oluşturur.

Ein Sof: Yahudi Mistisizmi Paraleli

Kabala'da Ein Sof ("sonu olmayan") doktrini, Yahudi mistisizminin Ahadiyet karşılığıdır. Gershom Scholem'in klasik Kabala araştırmalarına göre Ein Sof:

Kabbalistik düşüncenin tarihsel gelişimi içinde, Ein Sof'tan Sefirot'a iniş şeması, Ahadiyet'ten Vâhidiyet'e iniş şemasıyla çarpıcı bir yapısal paralellik gösterir. 12-13. yüzyıllarda Endülüs ve Provençe'de bu iki sistemin geliştiği entelektüel çevreler büyük ölçüde örtüşür; bazı tarihçiler (Adam Afterman, Moshe Idel) doğrudan etki olasılığını gündeme getirmiştir.

Plotinus'un Bir'i (To Hen)

Yeni-Eflatuncu felsefenin kurucusu Plotinus'un (M.S. 204-270) Enneadlar'ında geliştirdiği Bir (to Hen) doktrini, Ahadiyet'in felsefî-tarihsel öncüllerinden biridir. Plotinus için Bir:

Sebastian Gertz'in Plotinus's Apophatic Theology (2020) çalışması, Plotinus'un Bir doktrininin İslâmî Yeni-Eflatuncu gelenek (Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ) üzerinden Sufî apofatik teolojiyi nasıl etkilediğini gösterir. İbn Arabî'nin doğrudan Plotinus okuyup okumadığı tartışmalı olmakla beraber, dolaylı etki — özellikle Şehâbeddin Sühreverdî'nin İşrâkî felsefesi üzerinden — kabul edilmektedir.

Taoist Wu-ming

Lao-tzu'nun Tao Te Ching'inin (M.Ö. 6. yüzyıl) açılış cümlesi — "tao ke tao fei chang tao" ("söylenebilen Tao, ezelî Tao değildir") — Ahadiyet doktrini ile derin bir yapısal benzeşim gösterir. "İsimsiz Tao" (wu-ming), bütün on bin varlığın (wan-wu) henüz ayrımlanmadan önceki mutlak gizli kaynağıdır; Toshihiko Izutsu'nun Sufism and Taoism (1983) çalışması, bu Çinli kavramın Ahadiyet ile yapısal eşdeğerliğini ayrıntılı olarak gösterir. "Tao'nun adlandırılamazlığı" ve "Ahadiyet'in isimsizliği" aynı apofatik vurgunun iki kültürel ifadesidir.

Buddhist Şūnyatā

Mahāyāna Budizmi'nin şūnyatā (boşluk, emptiness) öğretisi, kavramsal olarak farklı işlese de, fonksiyonel olarak Ahadiyet ile bir başka apofatik paralel oluşturur. Nāgārjuna'nın (M.S. 2. yüzyıl) Madhyamaka okulu, bütün fenomenlerin bağımsız öz-doğadan (svabhāva) yoksun olduğunu, ancak bağımlı oluş (pratītya-samutpāda) zinciri içinde göründüğünü iddia eder. "Şūnyatā" da "Ahadiyet" gibi, ancak negatif terimlerle yaklaşılabilen mutlak bir gerçekliği — ya da daha doğrusu mutlak bir gerçek-olmayışı — ifade eder.

İki sistem arasındaki temel fark, şūnyatâ'nın bir "şey" değil, fenomenlerin yapısal niteliği oluşudur; Ahadiyet ise yine de "Hak" olarak — sıfat verilemese de — bir referans noktasıdır. Bu yüzden bazı karşılaştırmacılar (David Loy, Reza Shah-Kazemi), iki kavram arasındaki yapısal eşdeğerliği vurgularken ontolojik bir asimetri olduğunu da kabul ederler.

Öte yandan Tibet Vajrayana geleneği — özellikle Dzogchen ve Mahamudra okulları — şūnyatâ'yı sadece negatif değil, aynı zamanda "parlak boşluk" (Tibetçe: gsal stong; Sanskrit: prabhāsvara-śūnyatā) olarak okur. Bu okumada boşluk, bilincin doğal-aydınlık-açıklığı ile birlikte gelir; "hiçbir şey değil" ile "her şeyin potansiyeli" aynı anda. Bu doktrin, Ahadiyet'in tasavvuf literatüründeki "karanlık ışık" (nûr aswad) tasvirleri ile dikkate değer paraleller gösterir. Henry Corbin'in çalışmalarında bu paralel detaylı olarak işlenmiştir.

Pseudo-Dionysius'un Apofatik Teolojisi

Ahadiyet doktrini ile en doğrudan tarihsel akrabalığa sahip apofatik kavram, Pseudo-Dionysius Areopagite'in (M.S. 5-6. yüzyıl) De Mystica Theologia (Mistik İlâhiyat) eserinde geliştirilen apofatik teolojidir. Pseudo-Dionysius, Tanrı'nın "tüm-ötesi" (hyper-pan) olduğunu, hiçbir kategorinin Ona uygulanamayacağını, sadece negasyon yoluyla ("Tanrı varlık değildir, Tanrı iyilik değildir...") yaklaşılabileceğini iddia eder. Onun ünlü tezi: "Tanrı, hem varlığı hem yokluğu aşar; çünkü her ikisi de bir kavramdır, ve Tanrı bütün kavramların ötesindedir".

Pseudo-Dionysius'un eserleri 9. yüzyılda Arapçaya çevrildi ve Müslüman düşünce hayatına — özellikle Kindi, Farabi ve Sühreverdi çevrelerinde — derin etki yaptı. Ahadiyet doktrininin apofatik yapısı, doğrudan veya dolaylı olarak bu mirastan beslenir. Şehâbeddin Sühreverdî'nin (1154-1191) Hikmetü'l-İşrâk'ında geliştirilen "nûru'l-envâr" (ışıkların ışığı) doktrini, hem Pseudo-Dionysius hem de İbn Arabî öncesi tasavvuf sentezinin bir köprüsünü oluşturur.

Yahudi Hasidik Yorumlar

Kabbalistik Ein Sof doktrini, Hasidik gelenek içinde özellikle Habad-Lubavitch okulunun kurucusu Şneur Zalman'ın (1745-1812) Tanya eserinde sistemli bir biçimde geliştirilmiştir. Şneur Zalman, Ein Sof ile yaratım arasındaki ilişkiyi "tzimtzum" (büzülme) doktrini ile açıklar: Ein Sof, yaratımın mümkün olması için kendi sınırsızlığını "büzer", böylece içinde sonlu varlıkların yer alacağı boş bir alan açar. Bu doktrin, İbn Arabî ekolünün Ahadiyet'ten Vâhidiyet'e geçişi tasvir etme tarzıyla çarpıcı bir yapısal paralellik gösterir; her iki sistem de mutlak transendentin nasıl sonlu tezahüre yer açtığını dialektik bir formülasyonla açıklar.

Moshe Idel'in karşılaştırmalı Kabala çalışmaları (özellikle Kabbalah: New Perspectives, 1988) ve Boaz Huss'un Sufî-Kabbalist diyalogu üzerine araştırmaları, bu paralellerin sadece yapısal değil, kısmen tarihsel olarak da geçerli olduğunu gösterir. Endülüs ve Akdeniz havzasında, 12-13. yüzyıllarda Müslüman ve Yahudi mistikler aynı entelektüel çevrelerde nefes alıyordu; özellikle İbn Mesarra'nın etkisindeki Kabbalistler ve İbn Arabî'nin öğrencileri arasındaki etkileşim, çağdaş akademik araştırmaların yoğun bir konusudur.

Modern Yansımalar

Perennialist Okul ve Mutlak Transendent

Frithjof Schuon (1907-1998), René Guénon (1886-1951) ve Ananda Coomaraswamy (1877-1947) gibi perennialist düşünürler, Ahadiyet doktrinini farklı geleneklerin (İslâm, Hinduizm, Hıristiyanlık, Yahudi mistisizmi, Budizm) ortak teolojik zemini olarak kabul ederler. Onlar için bütün büyük dinler, en üst veçhelerinde, mutlak transendentin (Ahadiyet / Nirguna Brahman / Gottheit / Ein Sof / Tao / Şūnyatā) farklı kültürel ifadeleridir.

Bu perennialist okuma, Schuon'un De l'unité transcendante des religions (Dinlerin Aşkın Birliği, 1948) eserinde en sistematik şekliyle ifade edilir. Schuon'a göre Ahadiyet, dinlerin "ezoterik" (iç) düzeylerinde buluştuğu mutlak transendent zemindir; "ekzoterik" (dış) düzeylerde dinler birbirinden farklıdır, ama ezoterik düzeyde tek bir mutlak gerçekliğe atıfta bulunurlar.

Henry Corbin ve İşrâkî Geleneğin Modern Okuması

Fransız oryantalist Henry Corbin (1903-1978), Ahadiyet doktrinini Sühreverdî'nin İşrâkî (Aydınlanmacı) felsefesi ile birleştirerek modern Batı düşüncesine taşır. Corbin için Ahadiyet, sadece soyut bir teolojik kategori değil, salikin tecrübesinde "karanlık ışık" (nūr aswad) olarak yaşanan canlı bir gerçekliktir. Bu okuma, Şîa mistisizmi ile Sufî metafiziğini birleştirir.

Çağdaş Karşılaştırmalı Teoloji

Çağdaş karşılaştırmalı teolojide, Reza Shah-Kazemi (Paths to Transcendence, 2006), Mohammed Rustom, Ian Almond ve Sajjad Rizvi gibi düşünürler, Ahadiyet doktrinini diğer apofatik teoloji geleneklerinin (Eckhart, Şankara, Pseudo-Dionysius, Nāgārjuna, Lao-tzu) yapısal-fenomenolojik karşılaştırmasının merkezine yerleştirirler. Bu çalışmalar, Ahadiyet'i bir Sufi-içi mesele olmaktan çıkararak küresel din felsefesinin merkezi konularından biri hâline getirmiştir.

Eleştiriler

Selefî-Sünnî Eleştirileri

Ahadiyet doktrini, özellikle Sünnî kelâmî gelenekten — başta İbn Teymiyye (1263-1328) olmak üzere — sert eleştirilere maruz kalmıştır. Eleştirilerin merkezinde, Ahadiyet'in apofatik vurgusunun, Kur'ânî nasların özellikle açık ilâhî vahyini (özellikle Hakk'ın isim ve sıfatlarını) önemsizleştirdiği iddiası vardır. İbn Teymiyye'ye göre, Hakk'ın Kur'ân'da bildirdiği isim ve sıfatlar (Rahman, Rahîm, Alîm, Kadîr, Semî, Basîr) gerçek niteliklerdir, sadece tezahür mertebesine ait epistemolojik kategoriler değildir; Ahadiyet doktrini, bu nitelikleri ikincilleştirerek tevhid akîdesini zayıflatır.

Vahdet-i Şuhûd Eleştirisi

İmâm Rabbânî (1564-1624), Ahadiyet doktrinini doğrudan reddetmez, ama onu yeniden yorumlar: Ahadiyet, ontolojik bir gerçek değil, salikin tecrübesinde geçici olarak görünen bir epistemolojik realitedir. Onun Vahdet-i Şuhûd doktrini, Ahadiyet'i bir mistik tecrübe nesnesi olarak okumayı önerir; ama bu tecrübe, Hakk'ın gerçek doğasını yansıtmaz, sadece salikin kabiliyetinin sınırlarını yansıtır.

Modern Akademik Eleştiriler

Çağdaş akademik literatürde, Wael Hallaq, Khaled El-Rouayheb ve Fazlur Rahman gibi düşünürler, Ahadiyet doktrininin İslâmî düşünce hayatını mistik-spekülatif bir alana hapsederek pratik-ahlâkî boyuttan uzaklaştırdığını eleştirirler. Onlara göre kavram, Kur'ân'ın somut etik mesajını arka plana atan bir entelektüel lükstür. Buna karşın, çağdaş karşılaştırmalı düşünürler (Chittick, Murata, Rustom), Ahadiyet'in bilakis modern çoğulcu metafizik için en güçlü zemini sunan bir kavram olduğunu öne sürerler.

Heideggerci Felsefî Eleştiri

Martin Heidegger'in (1889-1976) varlık-Tanrı (onto-teoloji) eleştirisi, Ahadiyet doktrinine de uygulanmıştır. Heidegger'e göre Batı metafiziği, Varlık'ı (Sein) en üst Varlık'ın (Tanrı / Bir / Mutlak) bir kategorisi olarak okuyarak unutmuştur; Sufî Ahadiyet doktrini de benzer bir hata yapar. Buna karşın, bazı çağdaş düşünürler (Reiner Schürmann, Süleyman Derin), İbn Arabî'nin Ahadiyet'inin Heideggerci "Varlık olarak Varlık" sorusunun en derin İslâmî karşılığını sunduğunu iddia ederler.

Ahadiyet doktrini, böylelikle, klasik İslâmî tasavvufun, Yeni-Eflatuncu felsefenin, Hıristiyan ve Yahudi apofatik teolojinin, Hindu Nirguna Brahman'ının, Buddhist şūnyatâ'sının ve Taoist isimsiz Tao'nun kesiştiği zengin bir küresel karşılaştırmalı düşünce alanını açar. Tasavvuf ontolojisinin en üst transendent mertebesi olarak, hem teolojik (Hakk'ın mutlak gizli veçhesi), hem fenomenolojik (salikin fena hâlinin ontolojik karşılığı), hem de karşılaştırmalı (perennialist felsefenin temel kavramı) olarak modern düşüncenin temel referanslarından biri olarak canlılığını korumaktadır.