Göbekli Tepe — Menschheit erste große Heiligtum
Şanlıurfa yakınlarında 11.500 yıl önce avcı-toplayıcılar tarafından inşa edilen, dünyanın bilinen en eski anıtsal tapınak alanı Göbekli Tepe: T biçimli dikilitaşları, hayvan kabartmaları ve 'önce tapınak, sonra kent' tartışmasıyla kutsalın kökenine ışık tutan arkeolojik bir dönüm noktası.
“Önce tapınak geldi, sonra kent.” — Klaus Schmidt, Sie bauten die ersten Tempel (2006)
Tarlanın Altındaki Tepe
Güneydoğu Anadolu'da, Şanlıurfa'nın yaklaşık on beş kilometre kuzeydoğusunda, Germuş sıradağlarının çıplak kalker platosunda yumuşak bir tümsek yükselir. Yerel halk buraya Göbekli Tepe der — "göbekli", ortasında belirgin bir kabarıklık taşıyan tepe demektir; aynı yer Kürtçe Girê Mirazan, "Dilekler Tepesi" olarak da anılır. Yüzyıllar boyunca çiftçiler bu toprağı sürmüş, çakıllı yüzeyde dağılmış çakmaktaşı parçalarını ve kırık taş bloklarını tarla taşı sanmışlardır. 1963'te Chicago ve İstanbul üniversitelerinin ortak yüzey araştırması alanı kaydetmiş, ama önemini fark etmemiştir; rapor, tümseğin üzerindeki kireçtaşı bloklarını olası bir Bizans mezarlığı sanmıştır.
Dönüm noktası 1994'te geldi. Alman arkeolog Klaus Schmidt, eski raporu yeniden okurken o "tarla taşlarının" aslında işlenmiş anıtsal bloklar olabileceğini sezdi ve tepeye çıktığında, yüzeyin hemen altında yatanın bir nekropol değil, insanlık tarihinin bilinen en eski büyük taş mimarisi olduğunu anladı. Alman Arkeoloji Enstitüsü (DAI) ile Şanlıurfa Müzesi'nin yürüttüğü kazılar, radyokarbon tarihlemesiyle alanın en eski tabakalarını MÖ 9600–9500 dolaylarına, yani günümüzden yaklaşık 11.500 yıl öncesine yerleştirdi. Bu, Mısır piramitlerinden yaklaşık yedi bin, Stonehenge'in megalitlerinden ise altı bin yıldan fazla daha eskidir.
Avcı-Toplayıcıların Anıtı
Göbekli Tepe'yi bu denli sarsıcı kılan şey yalnızca yaşı değildir. Onu inşa edenler, henüz tarımı, çömleği, evcil hayvanı, yazıyı, hatta kalıcı köy hayatını tam anlamıyla tanımayan avcı-toplayıcılardı. Tabakalardan çıkan hayvan kemikleri (yaban öküzü, ceylan, yaban eşeği, yaban domuzu) ve kömürleşmiş yaban bitki tohumları, alanı kullananların henüz tahıl ekmediğini, sürü gütmediğini gösterir. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıl arkeolojisinin egemen modeli, anıtsal dini mimarinin ancak yerleşik, tarım fazlası üreten, tabakalı toplumların lüksü olabileceğini varsayardı. Göbekli Tepe bu sıralamayı tersine çevirdi: burada karmaşık simgesel mimari, tarımdan ve şehirden önce gelmişti.
Schmidt'in ünlü "önce tapınak, sonra kent" formülü tam da bu gözleme dayanır. Ona göre, on tonu aşan dikilitaşları ocaktan kesip taşımak, yontmak ve dikmek için gereken işgücü, tek bir küçük grubun kapasitesini aşar; bu, geniş bir bölgeden gelen toplulukların belirli mevsimlerde bir araya geldiği, ortak bir kült etrafında örgütlendiği anlamına gelir. Bu düzenli toplanmaların yarattığı emek ve beslenme baskısının, yabani tahılların ehlileştirilmesini — yani Neolitik Devrim'i — tetiklemiş olabileceğini öne sürdü. Nitekim modern buğdayın yabani atası einkorn'un genetik kökeni, alandan yalnızca otuz kilometre uzaktaki Karacadağ yöresine işaret eder. Kutsalın örgütleyici gücünün tarımı doğurmuş olabileceği bu tez, hâlâ tartışmalıdır; ama soruyu kökten değiştirmiştir.
T Biçimli Dev Tanıklar
Alanın kalbinde, daire ya da oval planlı kapalı yapılar (kazıcıların "anıtsal binalar" dediği A–H mekânları) yer alır. Her birinin çeperinde, bir taş duvar ve sekiye gömülü on iki kadar T biçimli dikilitaş halka oluşturur; merkezde ise birbirine bakan, daha büyük iki dikilitaş bir çift olarak durur. En büyükleri 5,5 metreyi bulur ve on tonun üzerinde ağırlık taşır. T'nin yatay üst kolu bir baş, dikey gövdesi ise bir beden olarak okunur; bazı taşların yan yüzünde kollar dirsekten kıvrılır, eller karın hizasında birleşir, kimi zaman bir kemer, bir kemer tokası ve tilki postundan bir önlük betimlenir. Bu dikilitaşlar, kuşkusuz, insanı andıran soyut varlıklardır — belki ataları, belki koruyucu güçleri, belki insanüstü figürleri temsil eden, yüzü olmayan dev tanıklar.
Taşların yüzeyini, olağanüstü bir hayvan bestiyeri kaplar: tilkiler, yılanlar, yaban domuzları, turnalar ve leylekler, akrepler, örümcekler, yaban öküzleri, aslan benzeri yırtıcılar. Bu hayvanların çoğu avlanıp yenen türler değil; tehlikeli, zehirli ya da yırtıcı olanlardır — yani bir ekonomik kayıt değil, bir simgesel dünya söz konusudur. 43 numaralı dikilitaş ("Akbaba Taşı") üzerinde kanatlarını açmış bir akbaba, yuvarlak bir nesneyi (güneş? kesik bir baş?) sanki dengeliyor gibi resmedilmiştir; başsız bir insan gövdesi de sahnede yer alır. Bu, gömü ritüellerinde ölülerin etini akbabalara bırakan gök gömüsü (eksgarnasyon) uygulamalarını çağrıştırır — Anadolu Neolitiği'nde Çatalhöyük duvar resimlerinde, çok daha sonra da Tibet ve Zerdüşt geleneklerinde tanık olunan bir ölüm anlayışının olası en erken izi.
"Tapınak" Demek Ne Kadar Doğru?
Göbekli Tepe'yi bir "tapınak" olarak adlandırmak yaygınlaşmış olsa da, ihtiyatlı bir kavram seçimidir. Avcı-toplayıcıların din, kutsal ve seküler arasında bizim çizdiğimiz sınırları paylaştığını varsayamayız. Alanda ne bir tanrı heykeli, ne bir sunak yazıtı, ne de kurumsallaşmış bir ibadetin açık kanıtı vardır. Buna karşılık, anıtsallık, tekrar eden simgesel program ve toplu emek — yani bir mekânı sıradan yaşamın üzerine taşıyan üç ögenin tümü — burada belirgindir. Bu yüzden birçok araştırmacı "tapınak" yerine ritüel/tören merkezi ya da "toplanma yeri" demeyi yeğler.
Son yıllarda Schmidt'in ölümünden (2014) sonra kazıyı sürdüren ekip, başlangıçtaki "burada kimse oturmuyordu, yalnızca hac/tören için geliniyordu" görüşünü yumuşatmıştır. Su toplama sarnıçları, çok sayıda ev tipi yapı ve günlük yaşam izleri, alanın en azından mevsimlik bir yerleşim boyutu da taşıdığını düşündürür. Dolayısıyla "saf tapınak" ile "sıradan köy" arasındaki keskin karşıtlık erimekte; Göbekli Tepe giderek kutsal ile gündelik olanın henüz ayrışmadığı bir dünyanın aynası olarak görülmektedir.
Bir başka çarpıcı olgu, yapıların kullanım ömrü sonunda kasıtlı olarak gömülmesidir. Mekânlar, çakıl, çakmaktaşı yongaları, hayvan kemiği ve kırık taşlarla bilinçli biçimde doldurulup örtülmüş; bu sayede dikilitaşlar on bir bin yıl boyunca korunmuştur. Bu "ritüel defin", anıtın bir tür yaşam döngüsü içinde düşünüldüğüne, belki de yeni bir yapıya yer açmak ya da eskisini "emekliye ayırmak" için yapılan törensel bir kapanışa işaret eder.
Kutsal Mekânın Kökeni İçin Karşılaştırmalı Bir Bakış
Göbekli Tepe, "insan neden kutsal mekânlar yapar?" sorusunu en eski katmandan sormamızı sağlar ve onu dünya kutsal coğrafyasının geniş ailesi içine yerleştirmek aydınlatıcıdır. Anıtsal taşı bir tören diline dönüştürme dürtüsü, binlerce yıl sonra Britanya Adaları'nda Stonehenge'in halka düzeninde yeniden belirir; her ikisinde de göğe dikilen taşların oluşturduğu çember, bir merkez ve bir eşik yaratır. Yakın coğrafyasında ise Nemrut Dağı'nın dev heykelleri çok daha geç (MÖ 1. yüzyıl) ve çok daha "tanrı-kral" merkezli bir kutsallık biçimini temsil eder; aradaki on bin yıllık uçurum, Anadolu'nun kutsal mekân üretiminde ne denli derin bir süreklilik taşıdığını gösterir.
Şehir ölçeğine geçişte, İndus Vadisi'nin planlı kentleri ile Mezoamerika'nın Teotihuacan'ı, kutsalın artık bir avcı topluluğunun değil, devasa bürokratik toplumların eseri olduğu bir aşamayı yansıtır; Göbekli Tepe ise bu zincirin tam başında, kentten önceki anıttır. And Dağları'nda huaca inancı ve ceque çizgileri sistemi, doğal oluşumların ve görünmez hatların kutsallaştırıldığı bambaşka bir mantık sunarak, "anıt inşa etme" yolunun tek seçenek olmadığını hatırlatır. Hint dünyasında Varanasi'nin bir nehir kıyısında bin yıllarca süren canlı kutsallığı ile Rigveda mantralarının sözle kurduğu görünmez tapınak, kutsalın taş kadar ses ve akışla da yaşatılabileceğini gösterir.
Bu karşılaştırmalar ortak bir çekirdeği açığa çıkarır: kutsal mekân, çoğu kez toplulukları periyodik olarak bir araya getiren bir merkez, kozmik bir düzenin yeryüzündeki izdüşümü ve ataların/üstün güçlerin temsil edildiği bir eşik olarak işlev görür. Kailaş Dağı'nın kozmik eksen anlayışından Bodh Gaya'nın aydınlanma merkezi oluşuna dek uzanan bu örüntüde, Göbekli Tepe en arkaik halkayı oluşturur; T biçimli dev figürlerin halka içinde durup birbirine bakması, tam da bu "merkez ve topluluk" mantığının en eski mimari ifadesi gibidir.
Mit, Spekülasyon ve Bilimsel İhtiyat
Göbekli Tepe'nin görkemi, onu her türlü spekülasyonun da hedefi yapmıştır. Alanı kayıp bir uygarlığa, Cennet Bahçesi'ne, gökten gelen öğretmenlere ya da kıyamet uyarısına bağlayan popüler anlatılar yaygındır. Bunların hiçbiri arkeolojik veriyle desteklenmez; alanın katmanları, çakmaktaşı endüstrisi ve mimari evrimi, yerel ve kesintisiz bir gelişimi anlatır — birdenbire ortaya çıkan bir mucize değil, Anadolu Çanak Çömleksiz Neolitiği'nin (PPN A–B) içsel bir doruğudur. Yakın çevredeki Nevalı Çori, Karahan Tepe ve son yıllarda kazılan diğer "Taş Tepeler" alanları, Göbekli Tepe'nin yalnız bir deha eseri değil, bir bölgesel kültür ufkunun parçası olduğunu kanıtlamaktadır.
Bilimsel ihtiyat, dikilitaşlardaki sembollerin "yazı" ya da "takvim" olarak okunması girişimlerine de uygulanmalıdır. Akbaba Taşı'nı bir gök olayının (kuyrukluyıldız çarpması) kaydı sayan iddialar, yöntemsel olarak zayıf bulunmuş ve uzmanlarca büyük ölçüde reddedilmiştir. Eldeki sağlam veri bize şunu söyler: on bir buçuk bin yıl önce, henüz çiftçi olmayan insanlar, ortak bir simgesel evren uğruna dağ taşını yontup diktiler, onu hayvan kabartmalarıyla doldurdular, belirli aralıklarla bir araya gelip onu kullandılar ve sonunda onu özenle gömdüler. Bu, kutsalın insan türü kadar eski, hatta tarımdan ve kentten daha eski olabileceğinin somut tanığıdır.
2018'de UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınan Göbekli Tepe, bugün hem koruma altındaki bir arkeolojik park hem de kutsal mekânın kökenine dair en güçlü tanıktır. O, bize tapınağın kutsal bir merkez, anıtın bir toplumsal bağ ve simgenin bir insanlık dili olduğunu — bunların hiçbirinin yazıyı, şehri ya da devleti beklemediğini — sessiz ama görkemli bir dille anlatır.
Kaynaklar
- Klaus Schmidt, Sie bauten die ersten Tempel: Das rätselhafte Heiligtum der Steinzeitjäger (München: C. H. Beck, 2006)
- Klaus Schmidt, "Göbekli Tepe — the Stone Age Sanctuaries: New Results of Ongoing Excavations with a Special Focus on Sculptures and High Reliefs", Documenta Praehistorica 37 (2010), s. 239–256
- Oliver Dietrich, Manfred Heun, Jens Notroff, Klaus Schmidt, Martin Zarnkow, "The Role of Cult and Feasting in the Emergence of Neolithic Communities: New Evidence from Göbekli Tepe", Antiquity 86/333 (2012), s. 674–695
- Jens Notroff, Oliver Dietrich, Klaus Schmidt, "Building Monuments, Creating Communities: Early Monumental Architecture at Pre-Pottery Neolithic Göbekli Tepe", içinde Approaching Monumentality in Archaeology (SUNY Press, 2014)
- Lee Clare (ed.), Göbekli Tepe / Tepe Telegrams araştırma raporları, Deutsches Archäologisches Institut (DAI)
- Trevor Watkins, "New Light on Neolithic Revolution in South-West Asia", Antiquity 84/325 (2010), s. 621–634
- Ian Hodder, The Leopard's Tale: Revealing the Mysteries of Çatalhöyük (Thames & Hudson, 2006)
- UNESCO World Heritage Centre, "Göbekli Tepe" (Ref. 1572, 2018)