Kutsal Mekânlar & Hac

Mescid-i Aksâ — İslâm'ın Üçüncü Harem'i ve İsrâ-Mi'râc Güzergâhı

Kur'an'ın İsrâ sûresinde adı geçen, Mekke ve Medine'den sonra İslâm'ın üçüncü kutsal mekânı olan Mescid-i Aksâ: Mi'râc gecesinin başlangıç noktası, ilk kıble, on dört asırlık bir ziyaret geleneğinin merkezi ve Kudüs'ün üç dinli kutsallık katmanındaki yeri.

12 bağlantı Orta Kutsal Mekânlar & Hac Haritada göster →

“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya yürüten Allah'ın şânı yücedir.” — Kur'an, İsrâ 1

Çevresi Mübarek Kılınan Mescid

Arapça el-Mescidü'l-Aksâ, kelimesi kelimesine “en uzak secde yeri” demektir; ka-sa-ve (ق‑ص‑و) kökü uzaklığı, en uç noktayı imler. Adlandırma görelidir: Mekke'deki Mescid-i Harâm “en yakın” mâbed iken, Kudüs'teki harem Hicaz'dan bakan Arap muhayyilesi için kuzeyin “en uzak” ucundaki kutsal eşiktir. Bu uzaklık, mekânı daha en başından bir yolculuk ve eşik geçişi mefhumuyla yükler — nitekim onu İslâm hâfızasına kazıyan da bir gece yolculuğu, isrâ olacaktır.

Bugün “Mescid-i Aksâ” iki anlamda kullanılır. Dar anlamda, Harem-i Şerîf platformunun güney ucundaki, kurşunî kubbeli el-Câmiu'l-Aksâ (Cuma camii) binasını kasteder. Geniş ve klasik fıkhî anlamda ise terim, el-Haremü'ş-Şerîf (Yahudilikteki Har ha-Bayit / Tapınak Dağı) adı verilen yaklaşık 144 dönümlük tüm sur içi platformu — Kubbetü's-Sahra'yı, Kıble Camii'ni, revakları, çeşmeleri ve kapıları — bütün olarak kapsar. İsrâ âyetinin ve hadislerin “Mescid-i Aksâ”sı bu geniş kutsal alandır; bu ayrım, mekânın hukukî ve sembolik statüsünü anlamanın anahtarıdır.

İsrâ ve Mi'râc: Gece Yolculuğunun Eşiği

İslâm geleneğinde Mescid-i Aksâ'nın kutsallığı, hicretten yaklaşık bir yıl önceye tarihlenen İsrâ (gece yürüyüşü) ve Mi'râc (semaya yükseliş) hadisesiyle perçinlenir. Rivayete göre Hz. Muhammed, Mekke'deki Mescid-i Harâm'dan bir gecede mucizevî bir biçimde Kudüs'e, Mescid-i Aksâ'ya getirilir. Bu, isrâ'dır — yatay, yeryüzü boyutundaki yolculuk. Burada, klasik anlatıya göre, önceki bütün peygamberlere imam olup namaz kıldırır; tevhid geleneğinin bütün halkalarının tek bir secdede toplandığı simgesel bir andır bu.

Ardından Mi'râc başlar: Sahra'dan (kayadan) göklere doğru dikey yükseliş. Yedi semayı kat eden Peygamber, her kat eşiğinde bir önceki peygamberle — Âdem, İsâ ve Yahyâ, Yûsuf, İdrîs, Hârûn, Mûsâ ve nihayet Beytü'l-Ma'mûr önünde İbrâhîm ile — karşılaşır; Sidretü'l-Müntehâ'ya, “son sınır ağacı”na ulaşır ve beş vakit namaz farz kılınır. Bu iki katmanlı yolculuk — yatay isrâ ile dikey mi'râc — mekânsal kutsallığın zamansal, hatta zaman-üstü bir boyutla örülüşünün İslâmî bir örneğidir: Kudüs, yerdeki en uzak mâbed olarak göğe açılan kapının da eşiği kılınır. Sûfî gelenekte Mi'râc, sâlikin nefsten geçip ilâhî huzura yükselişinin değişmez modeli; seyr ü sülûk'ün arketipidir.

İlk Kıble

Mescid-i Aksâ'nın somut, ibadet hayatına işleyen ilk büyük rolü kıble olmasıdır. Hicretten sonra Medine'de Müslümanlar yaklaşık on altı-on yedi ay boyunca namazda yüzlerini Kudüs'e, Mescid-i Aksâ'ya döndüler. Kur'an, kıblenin sonradan Mekke'deki Kâbe'ye çevrilişini Bakara sûresinde (142-150) anlatır; bu yön değişimi, genç ümmetin kimliğinin İbrâhîmî merkez Mekke ve Kâbe etrafında billurlaşmasının dönüm noktası sayılır. Bu yüzden Mescid-i Aksâ İslâmî hâfızada ûlâ'l-kıbleteyn — “iki kıbleden ilki” — olarak anılır. Mekke kıble olduktan sonra dahi Kudüs kutsallığını yitirmez; bilakis Hz. Peygamber'in “Yolculuk ancak üç mescide yapılır: Mescid-i Harâm, benim bu mescidim Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ” (Buhârî, Müslim) hadisiyle, ziyaret edilmeye değer üç haremin sonuncusu olarak teyit edilir.

Mimari Tarih: Bir Platformun Kutsallık Katmanları

Harem-i Şerîf platformunun tarihi, Kudüs'ün üç din kavşağı olma niteliğini taşa kazır. Yahudi geleneğinde bu yükselti, Süleyman'ın ve sonra Hirodes'in Beytü'l-Makdis'inin (Tapınak) durduğu yerdir; 70 yılında Roma tarafından yıkılan Tapınak'tan günümüze kalan Batı Duvarı (Ağlama Duvarı), platformun istinat duvarının bir parçasıdır. Bizans döneminde alan büyük ölçüde terk edilmiş, hatta çöplük olarak kullanılmıştır.

638'de Halife Ömer'in Kudüs'ü teslim almasıyla mekân yeniden ihya edilir; kaynaklar Ömer'in kayanın çevresini bizzat temizlettiğini ve güney uçta mütevazı bir mescid kurdurduğunu aktarır. Asıl anıtsal dönüşüm Emevîler eliyle gerçekleşir:

Haçlı işgali döneminde (1099-1187) Kubbetü's-Sahra kiliseye (Templum Domini), Aksâ Camii ise Tapınak Şövalyeleri'nin karargâhına çevrilir; Selâhaddîn Eyyûbî 1187'de Kudüs'ü geri alınca mekân yeniden cami olur ve Nûreddîn Zengî'nin yaptırdığı ünlü oymalı ahşap minber Aksâ'ya yerleştirilir (bu minber 1969 yangınında yok olmuştur). Bu mimari tabakalaşma, mekânın salt bir bina değil, üst üste yazılan kutsallık metinlerinden örülü bir palimpsest olduğunu gösterir.

On Dört Asırlık Bir Ziyaret Geleneği

Mescid-i Aksâ, Mekke'deki haccın aksine farz bir ibadetin mekânı değildir; oraya yönelik yolculuk ziyâret ve nâfile ibadet kategorisindedir. Yine de “üç mescid” hadisi ona müstakil ve teşvik edilen bir hedef statüsü kazandırmıştır. Orta Çağ boyunca Kudüs ziyareti, özellikle hacca giden veya dönen Mağripli, Mısırlı ve Anadolulu Müslümanlar için güzergâhın değerli bir durağı olmuş; “fezâ'ilü Beyti'l-Makdis” (Kudüs'ün faziletleri) adıyla müstakil bir edebî tür doğmuştur. İbn Battûta'nın Rihle'si gibi seyahatnâmeler, platformdaki ibadet, itikâf ve mücâvirlik (komşuluk ederek yerleşme) geleneğini ayrıntılı kaydeder.

Bu ziyaret kültürü, dünya dinlerindeki hac fenomenolojisiyle yapısal koşutluklar taşır. Lourdes'da bir Marian tezahürün, Amritsar Altın Tapınak'ta Sihlerin kutsal havuzunun, ya da uzakta bir kozmik dağ olan Kailash'ın çektiği hareket gibi, Aksâ da bir merkeze yönelme (centripetal) dinamiği yaratır. Ancak İslâm'ın özgünlüğü, bu çekimi katı bir hiyerarşiye yerleştirmesidir: hac yalnızca Mekke'ye farzdır, ziyaret üç mescide teşvik edilir, bunun ötesindeki mekânlara yolculuğa kutsallık atfetmek (özellikle türbe-merkezli aşırılıklar) fıkhî tartışma konusudur. Böylece Aksâ, “kutsal coğrafyanın merkezîliği” ile “her mekânın eşit değerde olduğu tevhid ilkesi” arasındaki gerilimde dengeli bir orta nokta tutar.

Üç Dinli Kutsallığın Düğüm Noktası

Mescid-i Aksâ'nın belki en ayırt edici yönü, tek bir platformun üç İbrâhîmî gelenek için birden en yüksek kutsallık derecelerinden birini taşımasıdır:

İlginç biçimde Şamlı Yuhannâ (John of Damascus) gibi Emevî sarayında yetişmiş bir Hristiyan ilâhiyatçının yaşadığı dönem, tam da Kubbetü's-Sahra'nın yükseldiği, üç geleneğin Kudüs üzerinden teolojik diyalog ve rekabet içine girdiği çağdır. Aynı taş zeminin üç farklı kutsal anlatıya ev sahipliği etmesi, mukayeseli din çalışmaları için ender bir laboratuvardır: Burada kutsallık, mekânın “doğasında” değil, ona yüklenen anlam katmanlarında — anlatı, ritüel ve hâfızada — kurulur. Bu yönüyle Aksâ platformu, Göbekli Tepe gibi kökeni tek bir topluluğa ait kutsal merkezlerin tersine, kutsallığın çoğul ve çekişmeli biçimde inşa edilebildiğinin en yoğun örneğidir.

Sembolizm ve Hâfıza

Mescid-i Aksâ'nın İslâm sanat ve şuurundaki yeri, salt teolojik değil duygusaldır. Kubbetü's-Sahra'nın altın kubbesi, Osmanlı'dan günümüze Kudüs'ün ve İslâm dünyasının görsel amblemlerinden biri olmuştur; minyatürlerde Mi'râc sahnesi, Burak adlı kanatlı binitle birlikte sıkça resmedilmiş, mistik şiirde ruhun yükselişinin değişmez imgesine dönüşmüştür. Kandil gecelerinden Receb ayındaki Mi'râc kandiline, Aksâ hem coğrafî bir nokta hem de takvime işlenmiş bir kutsal an olarak yaşar.

Mekânın modern dönemdeki siyasî yoğunluğu da bu derin kutsallık katmanlarının doğrudan sonucudur: Bir tek platformun üç gelenek için aynı anda “en kutsal”lardan biri olması, onu hem ortak bir miras hem de süreklilik arz eden bir gerilim hattı kılar. Fenomenolojik açıdan bakıldığında Mescid-i Aksâ, Mircea Eliade'nin “kutsal mekân” ve “dünyanın ekseni” (axis mundi) kavramlarının neredeyse ders kitabı niteliğinde bir örneğidir: Yer ile gök, tarih ile ezel, ve birbiriyle yarışan üç kutsal anlatı tam da burada, bu “en uzak secdegâh”ta kesişir.

Kaynaklar