Önemli Şahsiyetler

Hildegard von Bingen: Viriditas ve Ortaçağ'ın Kadın Mistiği

12. yüzyıl Ren Vadisi'nde yaşamış Benediktin rahibesi, görü sâhibi mistik, besteci ve hekim Hildegard von Bingen'in (1098-1179) viriditas öğretisi, Scivias ve Ordo Virtutum eserleri, bütünsel tıbbı ve kadın mistiklerle karşılaştırmalı incelemesi.

37 bağlantı Orta Önemli Şahsiyetler Haritada göster → ⌛ 12. yüzyıl

Hildegard von Bingen: Viriditas ve Ortaçağ'ın Kadın Mistiği

Tanım ve Kapsam

Hildegard von Bingen (1098–1179), Orta Çağ'ın en çok yönlü dehâlarından biridir: bir Benediktin rahibesi ve manastır başrahibesi (magistra), görü sâhibi bir mistik, besteci, şâir, doğa bilgini, hekim ve ilâhiyâtçıdır. Ren Vadisi'nde, on iki ve on üçüncü yüzyıl Hristiyan maneviyâtının en parlak çağında yaşamış; kadın sesinin nâdiren duyulduğu bir dünyada papalara, imparatorlara ve başpiskoposlara hitâp etmiş, "Ren'in Sibyl'i" (Sibylla Rheni) lakabıyla anılmıştır.

Onun düşüncesinin merkezinde viriditas — "yeşillik", "yeşeren güç", canlılığın ilâhî kaynağı — kavramı durur. Bu tek kelime, Hildegard'ın kozmolojisini, teolojisini, tıbbını ve müziğini birbirine bağlayan altın ipliktir. Yaratılışın her zerresinin Tanrı'nın nefesiyle yeşerdiği, ruhun ve bedenin aynı canlandırıcı güçle dolduğu bir vizyon sunar. Bu yönüyle Hildegard, soyut ve olumsuzlayıcı (apofatik) mistik geleneklerden ayrılarak, somut, bedensel ve kozmik bir maneviyâtın sözcüsü olur.

Onu özel kılan, yalnızca düşüncesinin derinliği değil, bu düşünceyi ifâde ettiği biçimlerin çokluğudur. Hildegard, aynı temel sezgiyi — yaratılışın ilâhî canlılıkla dolu olduğu sezgisini — bir teoloji kitabında, bir tıp incelemesinde, bir koro ezgisinde ve bir ahlâk oyununda eşzamanlı olarak dile getirebilen ender bir zihindir. Bu yüzden onun yapıtı, modern akademik kategorileri (din, sanat, bilim) aşan bütünsel bir dünyâ görüşünün anıtı sayılır.

Bu not, Hildegard'ın hayâtını, merkezî öğretilerini ve mîrâsını; onu yalnızca Batı Hristiyan mistisizmi içinde değil, Hristiyan Mistisizmi dışındaki geleneklerle — Sûfî kadın velîler, Hindu bhakti adanmışları, Çin'in canlılık felsefeleri ve Yahudi bilgelik teolojisi — eşit düzeyde karşılaştıran bir perspektiften ele alır.

Tarihsel ve Kültürel Bağlam: On İkinci Yüzyıl Ren Vadisi

Hildegard, 1098'de Almanya'nın Bermersheim bölgesinde, soylu bir âilenin onuncu ve en küçük çocuğu olarak doğdu. Çocukluğundan îtibâren, kendi ifâdesiyle "yaşayan ışığın gölgesi" (umbra viventis lucis) dediği görüleri yaşadı; bu deneyimlere çoğu zaman şiddetli baş ağrıları eşlik ediyordu. Modern araştırmacıların bir kısmı bu durumu migren auralarıyla ilişkilendirmiş olsa da, böyle bir patolojik açıklama deneyimin teolojik ve estetik zenginliğini tüketmez; olsa olsa onun bedensel zeminine dâir bir ipucu verir.

Yedi yaşında, âilesi onu Disibodenberg'deki bir keşiş topluluğuna bağlı kadın hücresine, kendisinden yalnızca birkaç yaş büyük olan Jutta von Sponheim'in himâyesine adak olarak verdi. Jutta ona okuma yazmayı, Latince mezmurları ve psalterion (bir tür telli çalgı) çalmayı öğretti. Bu sıkı manastır eğitimi, Hildegard'a hem Kutsal Kitap'ın hem de liturjinin derinlemesine bilgisini kazandırdı. Jutta'nın 1136'da ölümü üzerine topluluk Hildegard'ı magistra olarak seçti.

On ikinci yüzyıl, Avrupa'da büyük bir manevi uyanışın çağıydı: Sistersiyen reformu, Hristiyan Mistisizmi içinde yeni bir içtenlik arayışı, Haçlı Seferleri'nin yarattığı kültürel temas ve manastır okullarında felsefenin yeniden canlanması. Bu dönem, Latin Batı'da Aristoteles'in ve Arap-İslâm biliminin yeniden keşfedildiği, katedral okullarının üniversitelere dönüşmeye başladığı, skolastik düşüncenin filizlendiği bir entelektüel kaynamadır. Hildegard bu kurumsal akademik dünyânın — kadın olduğu için — dışında durur; ama kendi otoritesini doğrudan ilâhî vahiye dayandırarak, skolastik tartışmaya alternatif, görüsel-deneyimsel bir bilgi yolu açar. Bu, Orta Çağ düşüncesinde aklın (ratio) yanında durduğu öne sürülen bir başka bilgi kaynağına — kalbe ve görüye dayalı irfâna — işâret eder. Bu çağ aynı zamanda İslâm dünyasında İbn Arabî'nin doğumuna (1165) ramak kalan, Mevlânâ'nın bir asır öncesinin dönemiydi. Hildegard'ın çağdaşı Bernard de Clairvaux, Şarkılar Şarkısı üzerine vaazlarıyla "gelinsel mistisizm" (brautmystik) dilini Hristiyan dünyasına armağan ediyordu — bu dil, daha sonra Mechthild von Magdeburg ve Hadewijch van Antwerpen gibi kadın mistiklerin ana izleğine dönüşecekti. Hildegard'ın bu kuşağın hemen öncesinde durması, onu Avrupa kadın mistisizminin bir tür "büyük annesi" konumuna yerleştirir.

Manastır Hayâtı, Görüler ve Yetkinin Doğuşu

Hildegard'ın hayâtındaki dönüm noktası 1141 yılında gerçekleşti. Kırk üç yaşındayken, kendi anlatısına göre gökten gelen ateşli bir ışık zihnini aydınlattı ve ona kutsal metinlerin anlamını bir anda açtı; aynı anda görülerini yazıya dökmesi emredildi. Uzun süre tereddüt eden, hattâ bu tereddüt yüzünden hastalanan Hildegard, sonunda keşiş Volmar'ın (kâtibi ve günah çıkartıcısı) ve rahibe Richardis'in yardımıyla ilk büyük eseri Scivias'ı (Latince Scito vias Domini — "Rabb'in Yollarını Bil") yazmaya başladı; eser 1151 civârında tamamlandı.

Hildegard'ın olağanüstü konumunun teolojik temeli, görülerinin resmî kilise tarafından onaylanmasıydı. 1148'de Papa III. Eugenius, Trier Sinodu'nda Scivias'ın bir bölümünü yüksek sesle okuttu ve Hildegard'a kutsamasını gönderdi; Bernard de Clairvaux da onu destekledi. Bu onay, bir kadına — çağın ölçülerinde sıra dışı bir şekilde — kamusal otorite, geniş bir mektuplaşma ağı ve hattâ vaaz verme hakkı kazandırdı. Hildegard, hayâtının ilerleyen yıllarında Almanya'nın dört bir yanına vaaz turlarına çıktı; bu, bir kadın için neredeyse benzersiz bir ayrıcalıktı.

Artan ünü ve topluluğun kalabalıklaşması üzerine Hildegard, 1150'de Bingen yakınlarındaki Rupertsberg'de kendi manastırını kurdu; daha sonra 1165'te Eibingen'de ikinci bir manastır açtı. Abbot Kuno'nun bu ayrılığa direnmesi, ancak Hildegard'ın felç edici bir hastalığa tutulması üzerine bu direncin kırılması, onun iradesi ile bedensel deneyimi arasındaki çarpıcı bağı gösterir. Bu kurumsal bağımsızlık, onun düşüncesini ve müziğini özgürce geliştirmesine olanak tanıdı. Hayâtının son yıllarında, bir aforoz emrine karşı verdiği mücâdele (kutsanmamış sayılan bir kişinin manastır mezarlığına gömülmesi tartışması) onun ilkeli ve dirençli kişiliğini gözler önüne serer; müzikten yoksun bırakılmayı, kozmik armoninin susturulması olarak en ağır ceza saymıştır. 17 Eylül 1179'da Rupertsberg'de vefât etti.

Merkezî Öğreti: Viriditas (Yeşeren Güç)

Hildegard'ın teolojisinin kalbi olan viriditas, kelime anlamıyla "yeşillik"tir; ancak onun dilinde bu, basit bir botanik niteliğin çok ötesine geçer. Viriditas, Tanrı'nın yaratılışa üflediği canlandırıcı, nemlendirici, yeşerten ilâhî güçtür — bitkinin filizlenmesinden insan ruhunun erdemde büyümesine, peygamberlerin sözünün tâzeliğinden Meryem'in bâkir doğurganlığına kadar her şeyi kapsar. Hildegard için kuruluk (ariditas) günahın, umutsuzluğun ve ruhsal çoraklığın imgesi iken; yeşillik, kutsal Söz'ün (Verbum) yaratıcı tâzeliğinin imgesidir.

Bu öğreti, çağdaş çevre teolojisinin öncüsü olarak okunmuştur, ama özünde bir bütünlük metafiziğidir: madde ile mânâ, beden ile ruh, kozmos ile insan, birbirinden kopuk değildir; hepsi aynı ilâhî yaşam suyuyla sulanır. Hildegard, "Ben o yüksek ve ateşli güçüm ki tüm canlı kıvılcımları tutuştururum… Bütün şeylerde yaşarım" diye yazar; burada Tanrı, dünyâya içkin bir canlılık ilkesi olarak konuşur. Bu içkinlik vurgusu, onu mutlak aşkınlığı öne çıkaran teolojilerden ayırır ve Tao geleneğinin yaşam-soluğu (qi) kavramıyla ya da Hindu düşüncesindeki prana ile şaşırtıcı bir yankı kurar.

Viriditas yalnızca bir kozmoloji terimi değil, aynı zamanda bir antropoloji ve ahlâk kavramıdır. İnsanın görevi, içindeki yeşilliği canlı tutmak, kurumaya direnmektir. Erdemler ruhun "yeşilliği"dir; kötülük, umutsuzluk ve günah ise onu kurutan kuvvetlerdir. Böylece Hildegard, kozmik bir ilkeyi doğrudan kişisel manevi yaşama bağlar: aynı su ki yıldızları döndürür ve ağaçları yeşertir, ruhu da diri tutar. Bu bütünleyici bakış, onun müzikli ahlâk oyununda dramatize edilir ve aşağıda göreceğimiz tıp anlayışının da temelini oluşturur.

Anahtar Kavramlar: Sapientia, Caritas ve Kozmik İnsan

Hildegard'ın vizyon dünyasında kadın figürler merkezî bir yer tutar. Sapientia (Bilgelik) ve Caritas (Sevgi/Yüce Sevgi), Tanrı'nın yaratıcı etkinliğini temsîl eden, sıklıkla kadın sûretinde beliren güçlerdir. Hildegard, ilâhî olanın hem eril hem dişil bir boyutu olduğunu — yaratılışın bir "sevgi edimi" olarak doğduğunu — açıkça dile getirir. Bu, kutsal dişil (sacred feminine) sezgisinin Hristiyan teolojisi içindeki en güçlü erken ifâdelerinden biridir ve Meryem'i "tüm varlığın zemini" olarak niteleyen dili, Meister Eckhart'ın benzer söyleminden yaklaşık yüz elli yıl öncedir.

İlâhî bilgeliğin dişil tasavvuru, Hildegard'ı evrensel bir izlekle buluşturur: Yahudi geleneğindeki Hokmah/Sophia, Hindu düşüncesindeki Şakti, ve genel olarak kozmik bilincin dişil yüzü. Bu paralellikler indirgemeci bir özdeşlik kurmaz; her gelenek dişil ilâhî sezgisini kendi bağlamında geliştirir. Yine de Hildegard'ın bu sezgiyi on ikinci yüzyıl Latin Hristiyanlığı içinde dile getirmiş olması, dikkat çekici bir kültürler-ötesi örtüşmeye işâret eder.

Hildegard'ın Liber Divinorum Operum'unda (İlâhî İşler Kitabı, ~1173) beliren kozmik insan figürü — kollarını evrenin çarklarına uzatan, makrokozmosla iç içe geçmiş insan — onun en görkemli imgesidir ve aşağıda ele alacağımız mikrokozmos-makrokozmos öğretisinin görsel doruğudur. Bu imge, insanı yaratılışın hem doruğu hem de özeti olarak tasvîr eder: evrenin tüm güçleri insanda yoğunlaşır, ve insanın kaderi tüm evreni etkiler.

Sapientia figürünün Hildegard'daki işlevi, onu Yahudi bilgelik (Hokhmah) edebiyatının doğrudan vârisi yapar: Süleyman'ın Meselleri ve Bilgelik kitaplarında bilgeliğin yaratılıştan önce Tanrı'nın yanında, bir usta gibi var olduğu söylenir. Hildegard bu mîrâsı alır ve onu zengin bir görsel teolojiye dönüştürür: Bilgelik, evreni bir giysi gibi giyen, yıldızları ve mevsimleri düzenleyen kozmik bir kadın figürdür. Bu tasavvur, ilâhî bilgeliğin dişil kişileştirilmesi açısından, Hindu Şakti'nin yaratıcı enerjisiyle ve Vedānta'nın varlık-bilinç-mutluluk tasavvurunun ânanda (kutlu sevinç) boyutuyla — indirgemeci olmayan, ama aydınlatıcı bir biçimde — yan yana getirilebilir. Her gelenekte mutlak gerçeklik, salt soyut bir ilke değil, aynı zamanda doğurgan, sevgi dolu ve canlı bir kaynak olarak deneyimlenir.

Başlıca Eserleri

Hildegard'ın yazılı mîrâsı üç ana koldan oluşur:

  1. Vizyon Üçlemesi. Scivias (yaratılış, kurtuluş ve kilise üzerine yirmi altı vizyon), Liber Vitae Meritorum (Erdemlerin Kitabı; erdemler ve kötülükler arasındaki ahlâkî mücâdele) ve Liber Divinorum Operum (kozmoloji ve insanın evrendeki yeri). Bu eserler, mistik deneyimi sistematik bir teolojiyle birleştirir; her vizyon önce betimlenir, ardından ayrıntılı biçimde yorumlanır.

  2. Doğa ve Tıp Yazıları. Physica (Doğa Tarihi; bitkiler, taşlar, hayvanlar ve elementlerin şifâ özellikleri) ve Causae et Curae (Nedenler ve Çâreler; insan bedeni, hastalıkların sebepleri ve tedâvileri). Bu metinler, dönemin halk hekimliğini, manastır eczâcılığını ve kozmolojik kuramı bir araya getirir.

  3. Müzik ve Drama. Symphonia armonie celestium revelationum (Göksel Vahiylerin Armonisi Senfonisi) adı altında toplanan yetmiş yedi civârında liturjik ezgi ve Ordo Virtutum (Erdemlerin Oyunu).

Bunlara ek olarak, Avrupa'nın dört bir yanından gelen yaklaşık dört yüz mektup, icat ettiği gizemli Lingua Ignota ("Bilinmeyen Dil") ve azizlerin hayâtları üzerine yazıları vardır. Bu mektuplar, onun yalnızca içe dönük bir mistik değil, çağının kamusal hayâtına etkin biçimde katılan bir entelektüel olduğunu da gösterir.

Scivias'ın özgün el yazması, her vizyonu canlandıran olağanüstü minyatürlerle (illüminasyonlarla) bezenmişti; bu resimlerin Hildegard'ın gözetiminde, belki de doğrudan onun talîmatıyla yapıldığı düşünülür. Bu görsel boyut, onun deneyiminin ne kadar imge-yüklü olduğunu somutlaştırır: ateşten dağlar, kanatlı figürler, kozmik çarklar ve ışıktan kuleler. Ne yazık ki bu özgün Rupertsberg el yazması İkinci Dünyâ Savaşı sırasında kayboldu; bugün elimizde yalnızca yirminci yüzyılın başında yapılmış titiz bir kopyası bulunmaktadır. Bu görsel mîrâs, Hildegard'ı yalnızca bir yazar ya da besteci değil, aynı zamanda bir görsel sanat geleneğinin de ilham kaynağı kılar.

Müzik: Ordo Virtutum ve Göksel Armoni

Hildegard, Orta Çağ'ın en üretken besteci kimliğiyle de öne çıkar — kendisine atfedilen eser sayısı, çağın diğer tüm bilinen bestecilerinden fazladır. Ezgileri tek sesli (monofonik) plainchant geleneğine âittir, ancak alışılmış Gregoryen ezginin sınırlarını zorlayan geniş aralıklı, yükselen, son derece melismatik (tek hece üzerinde uzun nağme örgüleri taşıyan) bir karaktere sâhiptir. Bu ezgiler, dinleyiciyi sözcüklerin ötesine, saf sesin coşkusuna taşımayı amaçlar.

Ordo Virtutum (~1151), bir insan ruhu (Anima) için Erdemler ile Şeytan arasındaki mücâdeleyi konu alan alegorik bir ahlâk oyunudur ve metni ile müziği aynı kişiye atfedilen tek Orta Çağ müzikli dramasıdır; aynı zamanda bilinen en erken ahlâk oyunudur. Dikkat çekici bir teolojik ayrıntı: oyunda Şeytan şarkı söyleyemez, yalnızca bağırır — çünkü müzik ve armoni, ilâhî düzenin ve viriditas'ın sesidir; uyumsuzluk ise onun yokluğudur. Böylece müzikal biçimin kendisi bir teolojik anlam taşır.

Hildegard için müzik yalnızca süs değil, kozmik bir ilâhiyâttır: insan sesi, Âdem'in düşüşten önce meleklerle birlikte söylediği cennet armonisinin yankısıdır; şarkı söylemek, ruhu o kayıp uyuma yeniden bağlamaktır. Bu yüzden ona göre liturjik ezgi söylemek, salt bir ibâdet biçimi değil, bedensel-ruhsal bir şifâ ve kozmik düzene katılım edimidir; ses titreşimi, viriditas'ın işitilebilir hâle gelmesidir. Bu anlayış, müziğin yalnızca estetik değil, ontolojik bir gerçeklik taşıdığı fikrini — Pythagorasçı küre armonisinden Hindu nāda öğretisine uzanan kadîm bir sezgiyi — Hristiyan bir dile tercüme eder. Bu anlayış, sesin ve müziğin dönüştürücü gücüne dâir evrensel sezgiyle — ses ve müziğin manevi gücü, Sûfî semâ, Hindu kirtana ve nāda-brahman öğretisi — derin bir akrabalık taşır. Farklı geleneklerin müziği bir manevi yükseliş aracı olarak görmesi, karşılaştırmalı müzik incelemesinde daha ayrıntılı işlenir.

Tıp ve Kozmoloji: Mikrokozmos ile Makrokozmos

Hildegard'ın tıbbı, modern anlamda klinik bir bilim değil, bütünsel bir şifâ vizyonudur. Physica ve Causae et Curae'de insan bedenini evrenin küçük bir örneği (mikrokozmos) olarak ele alır: bedendeki kan ve hıltlar (humorlar), kozmosun dört elementinin (ateş, hava, su, toprak) etkisi altındadır; gök cisimlerinin hareketi insanın mizâcını ve sağlığını etkiler. Sağlık, bu kozmik güçler arasındaki dengenin (viriditas'ın akışının) korunmasıdır; hastalık ise bu dengenin bozulması, ruhsal-bedensel bir "kuruma"dır.

Bu mikrokozmos-makrokozmos şeması, Hildegard'a özgü değildir — antik ve Orta Çağ düşüncesinin ortak mîrâsıdır — ama o, bunu teolojik bir bütünlük içinde örerek özgün bir sentez kurar. İnsan, yaratılışın doruğu ve aynı zamanda onun bir özetidir; bu yüzden insanın iyiliği ya da yozlaşması tüm kozmosu etkiler. Hildegard'ın uyku, rüya, beslenme ve mizaçlar üzerine gözlemleri, dönemin Galenci tıbbıyla halk bilgisini birleştiren ayrıntılı bir antropolojiye dayanır.

Bu öğreti, çağdaş ekoloji ve bütüncül tıp hareketleri tarafından yeniden keşfedilmiştir; bitki şifâsı, aromaterapi ve beslenme üzerine Hildegard'a atfedilen popüler literatür bunun bir yansımasıdır. Ancak akademik metinlerin bu popülerleşmeye eleştirel yaklaştığını belirtmek gerekir: piyasadaki "Hildegard tıbbı" ürünlerinin çoğu, onun metinlerinin tarihsel bağlamından kopuk, modern bir yeniden-inşâdır. Yine de doğanın şifâ gücüne ve beden-ruh bütünlüğüne dâir temel sezgi, geleneksel şifâ sistemleriyle — Ayurveda, Çin tıbbı, Anadolu halk hekimliği — verimli bir karşılaştırma zemini sunar.

Hildegard'ın bedensellik anlayışında dikkat çekici bir nokta, kadın bedenine ve cinselliğe dâir çağına göre olumlu, gözlemci tutumudur. Causae et Curae'de doğum, âdet döngüsü, haz ve mizaç üzerine yazdıkları, kadın deneyimini günah ya da utançla değil, yaratılışın doğal düzeniyle ilişkilendirir. Bu tutum, onu Caroline Walker Bynum gibi tarihçilerin incelediği daha geniş bir olguya bağlar: Orta Çağ kadın maneviyâtının bedeni — yeme, oruç, hastalık, şifâ üzerinden — manevi anlamın merkezî bir alanı olarak yaşaması. Hildegard için beden, ruhun hapishânesi değil, viriditas'ın aktığı kutsal bir kaptır. Bu, bedeni aşılması gereken bir engel sayan kimi çileci eğilimlerden onu belirgin biçimde ayırır ve Hindu Tantra ya da bazı Sûfî beden anlayışlarıyla ilgi çekici bir karşılaştırma açar.

Karşılaştırmalı Perspektif: Kadın Mistiklerin Sesi

Hildegard'ı dünyâ mistik gelenekleri içine yerleştirmek, onun özgünlüğünü daha net görmemizi sağlar. Aşağıdaki tablo, farklı geleneklerden beş figürü, ilâhî olanla kurulan ilişkinin merkezî istiâresi açısından karşılaştırır:

Mistik / Gelenek Merkezî İstiâre İlâhî olanla ilişki Bedensellik / Doğa
Hildegard (Hristiyan / Ren) Viriditas — yeşeren güç İçkin canlılık, kozmik bütünlük Beden ve doğa kutsal; şifâ merkezî
Hadewijch van Antwerpen (Beguine) Minne — ilâhî sevgi Tutkulu özlem, sevgide birleşme Aşkın bedensel-duygusal dili
Râbiatü'l-Adeviyye (Tasavvuf) Karşılıksız ilâhî aşk Yalnız Tanrı için sevgi, zühd Dünyâdan el çekme vurgusu
Mīrābāī (Bhakti) Krişna'ya adanış Sevgili-âşık birliği, terk Şarkı ve dansla bedensel coşku
Sienalı Catherine (Hristiyan) Mistik evlilik, kan Eylemde birleşme, hizmet Oruç ve bedensel çile

Bu karşılaştırmadan birkaç içgörü çıkar. Birincisi, Hildegard'ın diğer kadın mistiklerden ayrılan yönü, gelinsel-duygusal aşk dilini değil, kozmik-yaratıcı canlılık dilini merkeze almasıdır; o bir "âşık" değil, bir "kâhin" ve "kozmik tanık"tır. İkincisi, kadın mistik deneyiminin bedensellikle kurduğu yakın ilişki — ister şifâda (Hildegard), ister tutkuda (Hadewijch, Mīrābāī), ister çilede (Catherine) — kültürler ötesi bir örüntüdür. Bu paralellikler, kadın mistiklerin karşılaştırmalı incelemesinde daha ayrıntılı ele alınır.

İlâhî sevginin farklı dillerini — Hristiyan agape, Hindu bhakti, Sûfî aşk, Budist karuna — bir arada okumak için sevgi karşılaştırmasına ve aşk metafiziğine bakılabilir.

İçsel Işık, Görü ve Apofatik-Katafatik Gerilim

Hildegard'ın deneyiminin merkezinde "yaşayan ışık" durur — uyanık halde, akıl yerinde iken alınan bir aydınlanma. Işığın manevi bir bilgi ve hakîkat kaynağı olarak deneyimlenmesi, gelenekler arası en yaygın izleklerden biridir: Sûfî düşüncesindeki nûr, Hindu geleneğindeki jyoti, Yunan mistisizmindeki phos, Kuveykır (Quaker) geleneğindeki "iç ışık". Bu paralellikler içsel ışık karşılaştırmasında derinlemesine ele alınır.

Ancak Hildegard'ın görüsel mistisizmi, olumsuzlayıcı (apofatik) yolun tam karşı kutbunda yer alır. Nāgārjuna'nın boşluk öğretisi ya da Meister Eckhart'ın "Tanrılığın çölü" gibi kavramları, tüm imge ve sûretlerin ötesine geçmeyi amaçlar; Hildegard ise tam tersine, son derece somut, renkli, işitsel ve görsel imgelerle dolu bir vahiy dünyâsı sunar. O, Tanrı'yı imgelerin yokluğunda değil, imgelerin taşkın bolluğunda deneyimler. Aşağıdaki tablo bu iki kutbu özetler:

Yaklaşım Temsîlci Yöntem İlâhî olana erişim
Katafatik (olumlayıcı) Hildegard, Mīrābāī İmge, renk, ses, sembol bolluğu Yaratılışın dolu sembollerinde
Apofatik (olumsuzlayıcı) Meister Eckhart, Nāgārjuna İmge ve kavramların terki Tüm sûretlerin ötesindeki sessizlikte

Bu, Hristiyan Mistisizmi içindeki katafatik damarın en zengin örneklerinden biridir ve mistik deneyimin tek bir kalıba indirgenemeyeceğini gösterir. İki yol birbirini dışlamaz; çoğu büyük gelenek her ikisini de barındırır ve birbirini tamamlayıcı sayar.

İlgili Kavramlar ve Kişiler

Hildegard'ın düşüncesi, geniş bir manevi ağ içinde konumlanır. Almanca konuşulan toprakların mistik geleneği — sonradan Meister Eckhart, Johannes Tauler ve Heinrich Suso ile doruğa ulaşacak olan Ren mistisizmi — için Hildegard bir erken habercidir; özellikle ilâhî dişil ve "varlığın zemini" sezgileri bakımından. Onun çağdaşı sayılabilecek kadın mistik dalgası içinde Mechthild von Magdeburg ve Hadewijch van Antwerpen gibi Beguine yazarları, gelinsel mistisizmin sesini güçlendirdiler.

Daha sonraki yüzyıllarda Julian of Norwich anneci Tanrı imgesini, Sienalı Catherine eylemci mistisizmi, Avila'lı Teresa ve Haçlı Aziz Yuhanna ise sistematik içsel yolculuk haritalarını geliştirdiler. İslâm dünyasından Yunus Emre ve Mevlânâ, ilâhî sevgi ve birlik temalarında Hildegard'ın evreniyle yankılaşır. Hindu adanmışlık geleneğinden Kabîr ve bhakti yolu, sevginin dönüştürücü gücüne dâir ortak bir dil sunar. Şefkat pratiği açısından Budist mettā geleneği de bu ağa eklenebilir.

Hildegard'ın kozmolojik bütünlük vizyonu, Plotinus'un Neoplatonizmi ile felsefî bir akrabalık taşır; varlığın Bir'den taşarak çokluğa açılması ve insanın bu kozmik düzendeki yeri, ortak bir miras zeminidir. Doğanın gizli güçlerini okuma ve dönüştürme çabası bakımından ise Batı simya geleneğiyle kesişir. Modern karşılaştırmalı maneviyat ve perennial felsefe de Hildegard'ı evrensel bir bilgelik geleneğinin parçası olarak okumaya eğilimlidir — bu okuma verimli olsa da, tarihsel bağlamı silme riskine karşı dikkatli olmayı gerektirir.

Modern Yansımalar

Hildegard, yüzyıllarca büyük ölçüde unutulduktan sonra, yirminci yüzyılın ikinci yarısında olağanüstü bir "yeniden doğuş" yaşadı. Bu canlanmanın birçok kaynağı vardır: feminist teolojinin Orta Çağ kadın seslerine yönelmesi, çevre hareketinin viriditas'ta bir öncü bulması, ve erken müzik (early music) icrâcılarının onun ezgilerini yeniden seslendirmesi (1980'ler ve 90'larda yapılan kayıtlar geniş kitlelere ulaştı ve klasik müzik listelerinde beklenmedik bir başarı kazandı).

Bu yeniden doğuşun bir başka boyutu da popüler kültürdür: Hildegard'ın yaşamı romanlara, belgesellere ve filmlere (örneğin Margarethe von Trotta'nın 2009 yapımı Vision filmi) konu olmuş; ezgileri New Age ve meditasyon müziği piyasasında yer bulmuştur. Bu popülerlik, bir yandan onun mîrâsını geniş kitlelere ulaştırırken, öte yandan tarihsel Hildegard ile efsâneleşmiş Hildegard arasındaki mesâfeyi açan bir gerilim de yaratır. Akademik dünya ile popüler ilgi arasındaki bu çift kutuplu alımlama, çağdaş maneviyat pazarında sıkça karşılaşılan bir olgudur ve perennial okumaların da paylaştığı bir özelliktir.

Teolog Matthew Fox, "Yaratılış Maneviyatı" (Creation Spirituality) akımı içinde Hildegard'ı bir "yeşil peygamber" ve kutsal dişilin habercisi olarak yeniden yorumladı. Bu okuma ilham verici olmakla birlikte, akademik Hildegard araştırmaları (örneğin Barbara Newman ve Sabina Flanagan'ın çalışmaları) onun on ikinci yüzyıl bağlamına sâdık kalmanın, anakronik projeksiyonlardan kaçınmanın önemini vurgular. Hildegard çağdaş anlamda bir "feminist" ya da "çevreci" değildi; o, kendi çağının dindar, ortodoks bir rahibesiydi ve otoritesini doğrudan ilâhî vahiyden aldığını öne sürüyordu. Ancak düşüncesindeki bütünlük, bedensellik ve dişil ilâhî sezgileri, çağımızın sorularına şaşırtıcı biçimde konuşmaya devam eder.

7 Ekim 2012'de Papa XVI. Benedictus, Hildegard'ı resmen aziz îlân etti ve aynı yıl ona Katolik Kilisesi'nin en yüksek öğretmenlik unvanlarından biri olan Kilise Doktoru (Doctor Ecclesiae) pâyesini verdi — bu unvana sâhip yalnızca dört kadından biridir. Böylece, sekiz yüz yıl önce yaşamış bir Ren rahibesinin sesi, hem akademik hem de manevi düzlemde yeniden duyulur hâle gelmiştir.

Tartışmalar ve Akademik Yaklaşımlar

Hildegard üzerine modern araştırma birkaç temel soru etrafında döner. Birincisi, yazarlık ve kâtiplik sorunu: Hildegard, Latinceyi tam anlamıyla bilmediğini, eserlerini Volmar gibi kâtiplerin düzelttiğini söyler. Bu durum, metinlerdeki sesin ne kadarının Hildegard'a, ne kadarının kâtiplerine âit olduğu tartışmasını doğurmuştur. Çoğu araştırmacı, vizyonların ve temel düşüncenin Hildegard'a âit olduğunda, kâtiplerin yalnızca dilsel düzeltme yaptığında birleşir; "okuma yazma bilmeyen kadın" motifinin kısmen bir alçakgönüllülük retoriği olabileceği de öne sürülür.

İkinci tartışma, deneyimin doğasıdır. On dokuzuncu yüzyıldan bu yana bazı tıp tarihçileri, Hildegard'ın görülerini migren auralarıyla açıklamaya çalışmıştır (parlayan ışıklar, görme alanında titreşimler). Bu hipotez ilgi çekici olsa da, deneyimin teolojik içeriğini ve sanatsal verimliliğini açıklamakta yetersiz kalır; nörolojik bir zemin, anlamın kendisini belirlemez. Çağdaş yaklaşım, indirgemeci açıklamalarla deneyimin kendi bağlamındaki anlamını bir arada tutmaya özen gösterir.

Üçüncüsü, anakronizm tehlikesidir. Hildegard'ı "ilk feminist", "ilk çevreci" ya da "Orta Çağ'ın bilim kadını" olarak sunan popüler anlatılar, onun gerçek tarihsel kimliğini — derinden dindar, hiyerarşik kiliseye bağlı, otoritesini ilâhî vahiyden alan bir rahibe — çarpıtma riski taşır. Barbara Newman ve Sabina Flanagan gibi araştırmacılar, Hildegard'ın çağdaş değerlerimize hitâp eden yönlerini takdîr ederken, onu kendi yüzyılının bütünlüğü içinde anlamanın altını çizerler. Bu denge, herhangi bir tarihsel mistik figürü incelerken geçerli olan genel bir yöntemsel ilkedir.

Değerlendirme

Hildegard von Bingen, mistik deneyimin tek bir kalıba sığmadığının canlı bir kanıtıdır. Olumsuzlama yerine bolluğu, soyutlama yerine somut imgeyi, dünyâdan kaçış yerine yaratılışın kutsanmasını seçen bir maneviyâtın temsîlcisidir. Viriditas öğretisiyle, Tanrı ile dünyâ, ruh ile beden, insan ile kozmos arasındaki kopukluğu bir canlılık akışıyla onarmaya çalışır.

Karşılaştırmalı bir perspektiften bakıldığında, Hildegard'ın en kalıcı katkısı, bütünlük (holism) vizyonudur: bir teoloji, bir tıp, bir müzik ve bir kozmolojinin tek bir yeşeren ilkede buluşması. Bu vizyon, onu farklı geleneklerin canlılık ve sevgi öğretileriyle — Tao'nun yaşam-soluğundan bhakti'nin coşkusuna, Sûfî nûr'undan Yahudi Sophia'sına — eşit düzeyde bir sohbete dâvet eder. Onun sesi, çağları aşan bir tanıklıkla, yaşamın kutsallığını ve her şeyin birbirine bağlı olduğunu hatırlatmaya devam eder. Bir kâhin, bir hekim, bir besteci ve bir kozmik tanık olarak Hildegard, Orta Çağ'ın karanlık sandığımız yüzyıllarından bize, hâlâ yeşil ve diri bir bilgelik uzatır.