Francis of Assisi — Mystischer Tiefgang
Zengin bir tüccar oğlundan radikal bir yoksulluk azizine dönüşen Assisili Francesco'nun (1181/82-1226) hayatı; doğayı kardeşlik olarak okuyan 'Güneş İlahisi', stigmata deneyimi ve gönüllü yoksulluğun (Lady Poverty) mukayeseli maneviyattaki yeri.
“Laudato si', mi' Signore, cum tucte le Tue creature — Övülesin Rabbim, bütün yaratıklarınla birlikte; özellikle de bize gündüzü getiren ve aydınlatan Kardeş Güneş ile.” — Francesco d'Assisi, Cantico delle Creature (Yaratıkların İlahisi, 1224-25)
Bir Tüccarın Oğlu, Bir Yoksulluk Azizi
Avrupa maneviyat tarihinde belki hiçbir figür, Assisili Francesco kadar (1181 ya da 1182 — 3 Ekim 1226) zıtlıkların üzerinde durmaz. Umbria'nın küçük dağ kasabası Assisi'de varlıklı bir kumaş tüccarı olan Pietro di Bernardone'nin oğlu olarak doğdu; gençliğini şölenlerde, şarkılarda ve şövalyelik hayalleriyle geçirdi. Komşu Perugia ile yapılan savaşta esir düştü, ağır bir hastalık geçirdi ve dönüşünde dünyevî hayatın boşluğunu giderek daha derinden duymaya başladı. Geleneğe göre dönüm noktası, harap San Damiano kilisesinde haçtaki İsa'nın “Git, evimi onar — gördüğün gibi tamamen yıkık” sözünü işitmesiydi. Önce bunu kelimesi kelimesine alıp taş onardı; sonra çağrının asıl anlamının Kilise'nin manevî yenilenmesi olduğunu kavradı.
1206'da, babasının önünde Assisi piskoposunun huzurunda giysilerini çıkarıp mülkiyeti reddetmesi, Batı manevî tahayyülünün en güçlü sahnelerinden biridir: maddî mirası reddederek kendini tümüyle “Gökteki Baba”ya teslim eden bir adam. Bu jest, sonraki yüzyıllarda gönüllü yoksulluğun (Latince paupertas, İtalyanca Francesco'nun şiirsel diliyle Madonna Povertà — “Leydi Yoksulluk”) ikonu hâline geldi.
Francesco'nun kendi vasiyetinde (Testamentum, 1226) dönüşümün başlangıcı olarak andığı an, San Damiano'daki haçtan da önce, bir cüzzamlıyla karşılaşmasıdır. Gençliğinde cüzzamlıların görüntüsünden ve kokusundan tiksinen Francesco, bir gün atından inip bir cüzzamlıyı kucaklar ve elini öper; “bana acı veren şey, tatlılığa dönüştü” diye yazar. Bu sahne, onun maneviyatının çekirdeğini verir: kutsallık, toplumun en dışladığı, en “kirli” sayılan bedende aranır. Ortaçağ toplumunda cüzzamlı, hem tıbbî hem ritüel anlamda “ölü” ilan edilen, şehir dışına sürülen bir figürdü; Francesco'nun onu kucaklaması, sınırı ihlal eden bir kutsallık anlayışının ilanıydı. Bu jest, Sienalı Catherine'in hastalara hizmetinden Hint geleneğindeki dokunulmazlara şefkat çağrılarına dek uzanan “dışlanmışta ilahîyi görme” motifinin Batı'daki en güçlü ifadelerinden biridir.
Radikal Yenilenme: Sahip Olmamanın Teolojisi
Francesco'nun spiritüel yeniliği, Kilise'ye karşı bir isyan değil — onun içinden gelen bir tazeleme idi. 12. ve 13. yüzyıl Avrupa'sı zenginleşen, kurumsallaşan ve toprak biriktiren bir Kilise tanıyordu; aynı dönemde Valdocular (Waldensçılar) ve Kathar (Albililer) gibi hareketler yoksulluk vaazıyla resmî Kilise'nin dışına çıkmış, “heretik” sayılmıştı. Francesco'nun dehası, evangelik yoksulluğu (İncil'deki İsa ve havarilerin sahipsizliğini taklit) sapkınlığa düşmeden, itaat içinde yaşamasıydı. 1209-1210'da Papa III. Innocentius'tan ilk kuralı için sözlü onay aldı; böylece Friars Minor (Ordo Fratrum Minorum — “Küçük Kardeşler”) doğdu.
“Minores” — yani “küçükler, aşağıdakiler” — adının bilinçli seçimi, Francesco'nun tüm projesini özetler: toplumsal hiyerarşinin en altına gönüllü iniş (minoritas). Kardeşler mülk edinmeyecek, dilenerek ve el emeğiyle geçinecek, cüzzamlılara hizmet edecek ve gezici vaizler olarak yaşayacaktı. Bu sahip olmama hâli, Hristiyan çile geleneğindeki bedensel kötümserlikten farklıdır: Francesco için yoksulluk, dünyadan kaçış değil, dünyaya ve her yaratığa engelsiz açılmanın koşuludur. Aynı paradoksu farklı bir dille Meister Eckhart “kopukluk” (Gelassenheit, Abgeschiedenheit) öğretisinde, Bonaventura ise Itinerarium Mentis in Deum'da ruhun Tanrı'ya yükselişinin yoksullukla başladığını söyleyerek dile getirecekti — nitekim Bonaventura, Francesco'nun resmî hayat yazarıdır (Legenda Maior, 1263).
Doğa Sevgisi: Kardeş Güneş, Kız Kardeş Ay
Francesco'yu evrensel olarak tanınır kılan, doğaya yönelik o eşsiz sıcaklıktır. Kuşlara vaaz vermesi, Gubbio kurduyla barışması, böcekleri ve solucanları yoldan kaldırması gibi anlatılar (Fioretti — “Çiçekler” derlemesinde toplanan halk rivayetleri) onu bir “doğa azizi” yaptı; 1979'da Papa II. Jean Paul onu ekolojinin koruyucu azizi ilan etti.
Ama bu sevginin teolojik özü romantik bir doğacılık değildir. Ölümünden hemen önce, neredeyse kör ve hasta hâldeyken Umbria lehçesiyle yazdığı Cantico delle Creature (Yaratıkların/Güneşin İlahisi), İtalyan edebiyatının bilinen ilk büyük şiiridir ve Francesco'nun kozmolojisini özetler: Güneş “Kardeş”, Ay ve yıldızlar “Kız Kardeş”, Rüzgâr “Kardeş”, Su “Kız Kardeş”, Ateş “Kardeş”, Toprak ise “bizi besleyen ve yöneten Kız Kardeş Annemiz”dir. Bütün varlıklar aynı yaratıcı Baba'nın çocukları olduğu için birbirinin kardeşidir — bu, panteizm (her şey Tanrı'dır) değil, yaratılışın kutsallığını vurgulayan bir panenteist duyarlılıktır: Tanrı her şeyin içindedir ama her şeyle özdeş değildir. Şiir, sonunda “Bedensel Ölüm Kız Kardeş”i bile bu kardeşlik korosuna çağırarak ölümü dahi yaratılışın armağanı olarak kucaklar.
Bu “yaratık kardeşliği” sezgisi, Francesco'yu evrensel maneviyat haritasında ilginç bir kavşağa yerleştirir. Hildegard von Bingen'in viriditas (“yeşillik” — ilahî yaşam gücünün doğadaki nemli canlılığı) kavramı, doğayı ilahî enerjinin taştığı bir alan olarak okur; İbn Arabî'nin vahdet-i vücûd öğretisinde kâinatın her zerresi Hakk'ın bir tecellîsidir; Anadolu'da Yûnus Emre'nin “dağlar ile taşlar ile / çağırayım Mevlâ'm seni” mısraları ve Bektaşî geleneğindeki dört unsur ve doğa sevgisi, benzer bir “her zerrede O” duyarlılığını taşır. Yine de Francesco'da doğa, mistik bir buharlaşmanın aracı değildir; o, somut bir kuşu, somut bir kurdu, somut bir güneşi sever — Tanrı'nın imzasını taşıdıkları için.
Güneş İlahisi'nin biçimsel yapısı da bu teolojiyi taşır. Şiir, Mezmurlar geleneğindeki (özellikle Mezmur 148 — “Göklerden RAB'be övgüler sunun... ey güneş ve ay, övün O'nu”) tüm yaratılışın korosuyla Tanrı'yı yücelten laus creaturae biçimini izler; ama Francesco buna “kardeş/kız kardeş” akrabalık dilini ekleyerek hiyerarşik bir övgüyü yatay bir dayanışmaya çevirir. Yaratıklar artık yalnızca Tanrı'yı yansıtan aynalar değil, insanın yanında duran aile bireyleridir. Bu ufak ama köklü dil kayması — “üstündeki Tanrı”dan “yanındaki kardeş güneş”e — Francesco'nun özgün katkısıdır ve sonraki Batı doğa teolojisinin (örneğin Bonaventura'nın “yaratık dünyası Tanrı'nın izlerinin/vestigia kitabıdır” öğretisinin) duygusal çekirdeğini oluşturur.
Stigmata: Bedende Yazılan Tutku
Francesco'nun manevî biyografisinin doruğu, ölümünden iki yıl önce, 1224 sonbaharında La Verna (Alverna) dağındaki inzivada yaşadığı olaydır. Geleneğe göre, Çarmıha Gerilmiş'i derin bir tefekkürle düşünürken altı kanatlı bir Serafim görür ve bedeninde İsa'nın çarmıh yaralarının izleri — elleri, ayakları ve böğründeki stigmata — belirir. Bu, Hristiyan tarihinde belgelenen ilk stigmata vakası olarak kabul edilir ve Francesco'yu alter Christus (“ikinci/öteki Mesih”) sıfatıyla anılır kılar.
Fenomenolojik açıdan stigmata, mistik deneyimin bir uç biçimidir: tefekkürün bedensel bir “nakşa” dönüşmesi. Bu, bedeni manevî hayatın engeli değil mahalli kabul eden bir geleneğin işaretidir — nitekim Sienalı Catherine de (görünmez) stigmata aldığını bildirir, Norwichli Julian ise Showings (Vahiyler) eserinde Mesih'in tutkusunu bedensel hastalık içinde yaşadığı görülerle anlatır. Bu “acı çeken bedende ilahîyle birleşme” motifi, çile/riyazet geleneklerinin (Hindu tapas, Sufî mücâhede) Hristiyan kefâret kuramıyla harmanlanmış özgün bir ifadesidir.
Mukayeseli Bir Bakış: Yoksullaşan Kutsal
Francesco'nun gönüllü yoksulluk modeli, dünya manevî geleneklerinde tekrarlanan bir arketiptir; ama her gelenek ona farklı bir anlam yükler:
- Hristiyanlık içinde: Çöl Babaları'nın (Anthonios, Pakhomios) inziva çileciliği, Clairvaux'lu Bernard'ın Sistersiyen sadeliği ve Devotio Moderna geleneğindeki Thomas à Kempis'in İsa'yı Taklit (De Imitatione Christi) idealinin tümü, mülksüzlüğü Mesih'e benzeşmenin yolu sayar. Francesco bunu kurumsal bir tarikat hareketine çevirerek özgünleşir.
- Budizm: Buddha'nın saraydan ayrılışı (pravrajyā) ve dilenci keşişin (bhikkhu) sadece üç giysi ve bir kâseyle yaşaması, Francesco'nun “Leydi Yoksulluk”uyla çarpıcı bir koşutluk gösterir. Her ikisinde de mülksüzlük, bağlanmamanın (Budist upādāna'dan kurtuluş; Hristiyan detachment) somut pratiğidir.
- İslâm tasavvufu: Sûfî fakr (“manevî yoksulluk”) kavramı — “el-fakru fahrî” (“yoksulluk benim övüncümdür”) hadisinin merkeze alınması — ve gezici dervişlerin (kalenderî, melâmî) dünyevî mülkü reddi, Francesco'nun minoritas'ına yapı bakımından son derece yakındır.
- Yahudilik: Breslovlu Nahman gibi Hasidik figürlerin sadelik, sevinç ve doğada dua (hitbodedut) vurgusu, farklı bir teolojik çerçevede de olsa benzer bir “basitleşerek Tanrı'ya yaklaşma” sezgisini paylaşır.
Bu yan yana koyma, indirgemeci bir “hepsi aynıdır” iddiası değildir. Francesco'nun yoksulluğu, enkarnasyon (Tanrı'nın bedenleşmesi) ve kefâret teolojisine bağlıdır; Budist mülksüzlük ise anatta (benlik-yokluğu) ve acının sönüşüne yöneliktir. Yapısal benzerlik (mülkü bırakma) ile teolojik anlam (neden bırakıldığı) ayrı düzlemlerdir — mukayeseli maneviyatın temel ayrımı tam da budur.
Kurucu Figürün Fenomenolojisi
Dinler tarihi açısından Francesco, “karizmatik kurucu” tipinin örnek bir vakasıdır. Max Weber'in karizma kavramı — kurumsal otoriteden değil, kişinin olağanüstü manevî niteliğinden doğan ve etrafına bağlılar toplayan otorite — Francesco'da neredeyse arı biçimde gözlenir. Yazısı az, kuralı kısa, sistemi yoktu; gücü, yaşadığı hayatın kendisiydi. Bu, onu Doğu geleneklerindeki benzer figürlerle karşılaştırmaya elverişli kılar.
Tıpkı bir Zen ustasının doktrinden çok “örnek yaşam”la (yani bedenlenmiş öğretiyle) öğretmesi gibi, Francesco da kuralını “İncil'i harfi harfine yaşamak” diye özetlemişti. İbn Arabî gibi metafizik sistemler kuran sûfîlerin tersine, Francesco bir “yol” (tarîkat anlamında) inşa etmek yerine bir “yaşam biçimi” (vita, forma vitae) önerdi; doktrini değil, jest ve ilişkiyi merkeze aldı. Bu yönüyle Anadolu'da Yûnus Emre'nin sade Türkçe ilahilerle aktardığı “sevgi-merkezli” maneviyata ve Bektaşî geleneğinin kitabî skolastiği aşan halk dindarlığına şaşırtıcı biçimde yakındır.
Bir başka koşutluk, kurucunun ölümünden sonra yaşanan kurumsallaşma gerilimidir. Karizmatik kurucunun radikal idealinin (mutlak yoksulluk) ardılları tarafından “yumuşatılması” (Weber'in “karizmanın rutinleşmesi” dediği süreç), Fransiskenlerde olduğu kadar pek çok manevî harekette de görülür: ilk Budist sangha'nın disiplin tartışmaları, sûfî tarikatlarının kurucu post-nişîninden sonra kollara ayrılması gibi. Francesco'nun Testamentum'unda kuralın “yorumlanmaması, açıklamalarla yumuşatılmaması” konusundaki ısrarı, tam da bu kaçınılmaz rutinleşmeyi önceden sezmiş bir kurucunun çaresiz çağrısı gibi okunabilir.
Mirası ve Kalıcı Etkisi
Francesco 1226'da, kendi isteğiyle çıplak toprağa yatırılarak öldü; iki yıl sonra, 1228'de Papa IX. Gregorius tarafından azizliğe yükseltildi. Ardında üç “nizam” bıraktı: erkek kardeşler (Friars Minor), Assisili Clare ile birlikte kurduğu kapalı kadın manastırı Poor Clares (Klaris Kızkardeşler) ve laikler için Üçüncü Nizam (tertiaries). Bu üçlü yapı, manevî radikalizmin gündelik dünyaya bağlanabilirliğini gösterdi.
Tarikatın sonraki tarihi, Francesco'nun mutlak yoksulluk idealinin kurumsal gerçeklikle gerilimini yansıtır: “Spiritüeller” (Fraticelli) katı yoksulluğu savunurken, “Conventual”ler ortak mülke izin verdi; bu tartışma 14. yüzyılda papalıkla ciddi çatışmalara yol açtı. Ne var ki Francesco'nun mirası bu kurumsal gerilimi aştı. Dante onu İlahî Komedya'da bir “güneş” olarak yüceltir; Giotto'nun Assisi fresklerinden modern çevre teolojisine, 2015'te Papa Francesco'nun Laudato si' ansiklik mektubuna (adını doğrudan Güneş İlahisi'nden alır) dek uzanan bir etki çizgisi vardır.
Francesco'nun kalıcı çağrısı, belki de tam olarak şu paradoksta yatar: her şeyden vazgeçerek her şeyle kardeş olmak; en küçük olmayı seçerek en geniş kucaklamaya ulaşmak. Doğaya, yoksullara ve hatta ölüme “kardeş” diyebilen bir bilinç, mülkiyetin değil ilişkinin kutsallığını ilan eder — ve bu, çağlar ötesinden hâlâ konuşan bir maneviyat dilidir.
Kaynaklar
- Thomas of Celano, Vita Prima Sancti Francisci (Birinci Yaşam, 1228-29) ve Vita Secunda (1247)
- Bonaventura, Legenda Maior Sancti Francisci (1263)
- Fioretti di San Francesco (Aziz Francesco'nun Çiçekleri, 14. yy halk derlemesi)
- Francesco d'Assisi, Cantico delle Creature / Cantico di Frate Sole (1224-25)
- Augustine Thompson, Francis of Assisi: A New Biography (Cornell University Press, 2012)
- André Vauchez, François d'Assise: Entre histoire et mémoire (2009; İng. çev. Francis of Assisi: The Life and Afterlife of a Medieval Saint, Yale, 2012)
- Jacques Le Goff, Saint François d'Assise (1999)
- Lawrence S. Cunningham, Francis of Assisi: Performing the Gospel Life (Eerdmans, 2004)