Sigmund Freud
Avusturyalı nörolog (1856-1939), psikanalizin kurucusu; id-ego-süperego topografyası ve dürtü teorisi ile modern benlik anlayışını yeniden çerçeveledi. Tasavvuftaki nefs mertebeleri ile yüzeysel paralellikler ve onlardan ayrışan materyalist temelleri.
Sigmund Freud
Hayatı
Sigmund Freud (asıl adı: Sigismund Schlomo Freud; 6 Mayıs 1856 - 23 Eylül 1939), 20. yüzyılın en etkili düşünürlerinden biri olarak hem tıp tarihinde hem de modern Batı entelektüel mirasında merkezî bir yer tutar. Freud, Moravya'nın Freiberg kasabasında (bugünkü Příbor, Çek Cumhuriyeti) doğmuş; ailesi 1860'ta Viyana'ya yerleşmiş ve Freud hayatının yaklaşık seksen yılını bu Habsburg başkentinde geçirmiştir. Yahudi-Galiçyalı bir tüccar ailenin oğlu olan Freud, antisemitizmin gölgesinde büyümüş ama döneminin en saygın eğitim kurumlarından Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 1881'de tıp doktoru olarak mezun olmuştur.
İlk akademik çalışmaları nöroloji ve nörofizyoloji alanında yoğunlaşmıştır. Ernst Brücke'nin laboratuvarında çalıştığı yıllarda, balıklarda sinir sistemi histolojisi üzerine yaptığı araştırmalar onu, döneminin pozitivist-materyalist bilim çerçevesi içinde tutmuştur. Peter Gay'in standart biyografisi Freud: A Life for Our Time (1988) kapsamlı bir şekilde göstermiştir ki, Freud kariyerinin başında kendisini bir mistik veya hümanist olarak değil, deneysel bir doğa bilimcisi olarak konumlandırmıştır. Bu materyalist-bilimsel duruş, daha sonra psikanalizin kuruluşunda sürekli bir gerilim kaynağı olacaktır.
1885'te Paris'te Jean-Martin Charcot'un yanında Salpêtrière Hastanesi'nde hipnoz ve histeri üzerine çalışmaları, Freud'un kariyer ekseninde belirleyici bir dönüm noktası teşkil eder. Charcot'un "histerik" hastalarda hipnozla semptomları geri çevirebilmesi, Freud'a bilinç-dışı zihinsel süreçlerin somatik belirtileri ürettiği fikrini kazandırmıştır. Bu sezgi, sonraki on yıllarda psikanalizin temel hipotezi olarak gelişecektir.
1886'da Viyana'da özel klinik açan Freud, Josef Breuer ile birlikte 1895'te yayımladığı Studien über Hysterie (Histeri Üzerine Çalışmalar) eseriyle, hipnoz yerine "serbest çağrışım" (freie Assoziation) yöntemini geliştirmiştir. Bu metot, hastaya zihninde beliren herhangi bir düşünceyi sansürlemeden dile getirmesini öneren bir tekniktir; ve psikanaliz pratiğinin temel araçlarından biri olmuştur.
Anna O. Vakası ve Breuer ile İşbirliği
Psikanalizin doğuşunu hazırlayan klinik olayların en simgeseli, Anna O. takma adıyla bilinen Bertha Pappenheim'in (1859-1936) vakasıdır. 1880-1882 arasında Breuer tarafından tedavi edilen bu genç Yahudi entelektüel kadın, babasının ölümcül hastalığı sırasında geliştirdiği çoklu histerik semptomlarla — geçici körlük, kısmî felç, dil bozuklukları, anormal görme halüsinasyonları — büyük bir vaka olarak Breuer'i meşgul etmiştir. Anna O., kendi tedavisini "konuşma kürü" (talking cure) ya da "baca temizliği" (chimney sweeping) olarak adlandırmıştır; çünkü her bir semptomun ilk ortaya çıktığı anı yeniden hatırlayıp dile getirdiğinde semptom kayboluyordu.
Breuer ve Freud, Studien über Hysterie'de bu olguyu kuramsallaştırarak "katartik yöntem" (kathartische Methode) adını verdikleri tedavi yaklaşımının temellerini atmışlardır. Onların formülasyonuyla, histerik semptom "bastırılmış anının" bedensel bir karşılığıdır; ve anının duygusal yükü ile birlikte hatırlanması (abreaksiyon) semptomu çözer. Bu erken model, Freud'un sonraki bilinç-dışı kuramının çekirdeğini oluşturur. Ancak Freud ile Breuer arasındaki ayrılık da bu olguda başlamıştır: Breuer'in vakanın cinsel boyutunu sistematik bir biçimde işlemekten kaçınması, Freud'un cinselliği psikopatolojinin merkezine yerleştirme kararını pekiştirmiştir.
Psikanalizin Doğuşu ve Temel Eserler
Düşlerin Yorumu (1900)
Freud'un başyapıtı olarak kabul edilen Die Traumdeutung (Düşlerin Yorumu, 1900), psikanalitik teorinin doğum belgesidir. Eserde Freud, düşlerin rastgele biyolojik olaylar olmadığını, bilakis bilinç-dışı arzu ve çatışmaların maskelenmiş ifadeleri olduğunu savunur. "Düş bir arzunun (gizlenmiş, bastırılmış) yerine getirilmesidir" (Der Traum ist eine [verkleidete, verdrängte] Wunscherfüllung) tezi, eserin merkezî iddiasıdır. Freud düş çalışmasını dört temel mekanizma çerçevesinde sistemleştirir: yoğunlaştırma (Verdichtung), yerine geçme (Verschiebung), simgeselleştirme (Symbolbildung) ve ikincil işlem (sekundäre Bearbeitung).
Freud, kitabın açılışında kendi düşlerini malzeme olarak sunar — özellikle "Irma'nın iğnesi" düşü, klasik bir psikanalitik analiz örneği olarak tarihe geçmiştir. Bu otobiyografik metot, Freud'un kendi bilinç-dışını araştırma nesnesi olarak kullanmaktan çekinmediğini gösterir; ve aynı zamanda psikanalizin "kendini analiz" (Selbstanalyse) boyutunun temellerini atar. Die Traumdeutung'un ilk baskısı sadece 600 nüsha satmış olsa da, sonraki on yıl içinde Avrupa entelektüel hayatının kült metinlerinden biri haline gelmiştir.
Mohammed Rustom'un karşılaştırmalı çalışması The Interpretation of Dreams and Sufi Hermeneutics (2014), Freud'un düş yorumu ile klasik tasavvuf düş hermeneutiği — özellikle İbn Sîrîn'in (653-728) Tafsîr al-Aḥlâm eseri ve İbn Arabî'nin Fütûhât'taki düş bölümleri — arasında yapısal paralellikler olduğunu göstermiştir. Her iki gelenek de düşü, görünür yüzeyin ardındaki bir hakikatin sembolik aktarımı olarak okur; ama tasavvuf bu hakikati ilâhî ilim ve âlem-i misâl çerçevesinde yorumlarken, Freud bunu bireysel libidinal tarih çerçevesinde yorumlar. Yapısal benzerlik ile metafizik farklılık burada en açık biçimde görülür.
İbn Sîrîn'in düş yorumu metodunda, düş üç kategoriye ayrılır: (1) ilâhî ilham düşleri (ruʾyā ṣâliḥa), (2) şeytanî vesveseler (ḥadîth nefsî) ve (3) günlük bilinç artıklarının yansıması (aḍghâth aḥlâm). Freud'un sisteminde bu üçlü tasnif tamamen yıkılır: her düş, libidinal bir kaynaktan beslenen bastırılmış arzunun ürünüdür; ilâhî ilham kategorisi yoktur. İşte tasavvuf hermeneutiği ile psikanalizin temel ayrılık noktası bu kategoriyi içerip içermeme sorusundadır.
Çarşamba Psikoloji Cemiyeti ve Viyana Çevresi
1902'de Freud, Viyana'daki Bergstrasse 19 numaradaki evinde haftalık toplantılara başlamıştır. Bu toplantılar zamanla "Çarşamba Psikoloji Cemiyeti" (Mittwochs-Gesellschaft) adıyla anılmış ve 1908'de Viyana Psikanaliz Cemiyeti'ne dönüşmüştür. İlk üyeler arasında Alfred Adler, Wilhelm Stekel, Max Kahane ve Rudolf Reitler bulunmaktaydı. Bu grup, psikanalizi sistematik bir disiplin olarak kurmuştur; ama içinde sürekli kuramsal-ihtilaflara da ev sahipliği yapmıştır.
1911'de Alfred Adler, bireysel psikoloji kuramını geliştirerek Freud'dan ayrılmıştır. Adler için psişeyi yöneten temel motivasyon libido değil, "aşağılık duygusu" ve onu telafi etme arzusudur. 1913'te ise Carl Jung — Freud'un "manevî oğlu" olarak gördüğü ve psikanalitik harekete liderlik etmesini umut ettiği isim — köklü kuramsal anlaşmazlıklar nedeniyle Freud'dan kopmuştur. Jung'un bu kopuşu, Freud için bir manevî yıkım kaynağı olmuş ve klinik raporlarda "sinirsel çöküntü" olarak kayıtlara geçen kısa bir dönemi tetiklemiştir.
Üç Topografya: İd, Ego, Süperego
Freud, kariyerinin ortalarında psişe için iki ayrı topografik model geliştirmiştir. Birinci topografya (1900-1915), zihni Unbewusste (bilinç-dışı), Vorbewusste (ön-bilinç) ve Bewusste (bilinç) olarak üçe ayırır. İkinci topografya ise Das Ich und das Es (1923) eserinde sistemleştirilmiş olup üç temel yapısal birim önerir:
Es / İd: Doğuştan gelen, bilinç-dışı dürtülerin (özellikle libido ve ölüm dürtüsü) deposu. Yalnızca "haz ilkesi"ne (Lustprinzip) göre işler; mantık, zaman, çelişki tanımaz. Freud'un meşhur metaforuyla, id "kaynayan bir kazan"dır.
Ich / Ego: İd ile dış gerçeklik arasında aracılık eden, bilinçli benlik. "Gerçeklik ilkesi"ne (Realitätsprinzip) göre işler; algı, hafıza, motor kontrol gibi işlevleri içerir. Freud'un benzetmesiyle, ego "ata binmiş bir binicidir" — atın (id'in) gücünden yararlanmak zorundadır ama onu yönetmesi gerekir.
Über-Ich / Süperego: Toplumsal ve ahlâkî normların içselleştirilmiş hâli; özellikle Oedipus karmaşasının çözümünde babadan miras alınan yasaklar ve idealleştirmeler. İç yargıç olarak işler.
Bu üçlü yapı, Freud'un 1923 sonrası klasik metapsikolojisinin temelidir. Das Unbehagen in der Kultur (Uygarlığın Huzursuzluğu, 1930) eserinde Freud, uygarlığın bu yapısal gerilim üzerine — özellikle id'in dürtüsel taleplerinin süperego tarafından nasıl bastırıldığı üzerine — kurulduğunu öne sürmüştür.
Oedipus Karmaşası
Freud'un en tartışılan ama aynı zamanda en kalıcı kuramsal katkılarından biri Oedipus karmaşası (Ödipuskomplex) doktrinidir. Drei Abhandlungen zur Sexualtheorie (1905) ve sonraki eserlerde sistemleştirilen bu kavrama göre, üç-altı yaş arası erkek çocuk, annesine bilinç-dışı cinsel bir arzu beslerken babasını bir rakip olarak görür. Babanın "kastrasyon tehdidi" (gerçek değil sembolik) çocuğu bu arzudan vazgeçmeye, annesinden uzaklaşmaya ve babaya özdeşleşmeye zorlar. Bu özdeşleşme, süperego'nun temelidir.
Freud bu karmaşayı, sadece bireysel bir gelişim aşaması olarak değil, insan medeniyetinin evrensel bir temeli olarak yorumlamıştır. Totem und Tabu (Totem ve Tabu, 1913) eserinde, ilkel insan toplumlarında "baba katli" mitinin Oedipus karmaşasının kolektif bir tezahürü olduğunu, ve dolayısıyla din-medeniyet-ahlâkın bu psikolojik dinamikten doğduğunu öne sürmüştür. Bu tez, dinler tarihi ve antropoloji açısından çok tartışmalı olmuştur; ama Freud için psikanalizin "medeniyet kuramı" olarak iddiasının temelini oluşturur.
Karşılaştırmalı maneviyat perspektifinden bakıldığında, Oedipus karmaşası klasik bir Yunan tragedyasından alındığı için kültür-özgül bir model olduğu da düşünülmüştür. Antropolog Bronisław Malinowski, Pasifik'teki Trobriand adalarında yaptığı saha çalışmalarında, baba-otoritesi yerine anne-erkek-kardeş otoritesinin hâkim olduğu matrilineal toplumlarda Oedipus karmaşasının görülmediğini iddia etmiştir. Bu eleştiri, Freud'un kuramının evrensel iddiasını sorgulayan en önemli antropolojik müdahalelerden biri olarak literatürde yer almıştır.
Dürtü Teorisi ve Libido
Freud'un dürtü teorisi (Trieblehre) zaman içinde önemli evrim geçirmiştir. İlk formülasyonunda (1905, Drei Abhandlungen zur Sexualtheorie / Cinsellik Üzerine Üç Deneme) Freud, iki temel dürtü kategorisi önermiştir: cinsel dürtüler (Sexualtriebe veya Libido) ve benlik dürtüleri (Ich-Triebe / kendini koruma dürtüleri). 1920'de yayımlanan Jenseits des Lustprinzips (Haz İlkesinin Ötesinde) eseriyle Freud, bu ikili modeli yeniden yapılandırarak hayat dürtüsü (Eros) ve ölüm dürtüsü (Thanatos) ikiliğine geçmiştir. Ölüm dürtüsü kavramı, savaş travmalarında gözlemlenen kompulsif tekrarın gözleminden doğmuş, daha sonra psikanaliz dünyasının en tartışmalı kavramlarından biri olmuştur.
Libido kavramı, Freud için sadece cinsel arzu değil, daha geniş bir psişik enerji kategorisidir. Freud'un öğrencisi Carl Jung ile 1913'teki büyük kopuşunun ana noktalarından biri, libidonun yorumudur: Freud için libido temelde cinsel iken, Jung için daha genel bir psişik enerjidir. Bu kavramsal ayrım, iki sistem arasındaki tüm farklılıkların çekirdeğini oluşturur.
Ölüm dürtüsü (Todestrieb) doktrini, Freud'un en geç ve en spekülatif kuramsal hamlesidir. Birinci Dünya Savaşı'nın sebep olduğu kitlesel travmalar, savaş nevrozlarında gözlemlenen kompulsif tekrar olgusu, çocukların "fort-da" oyununda kayıp-buluş ritmini sürekli yinelemeleri, Freud'u yaşam-koruyucu olmayan bir dürtü kategorisi varsaymaya götürmüştür. Jenseits des Lustprinzips eserinde Freud şöyle yazar: "Her organizmanın amacı, kendi yolunda ölmektir" (Das Ziel allen Lebens ist der Tod). Bu deyim, klinik psikanalizin sınırlarını aşıp metafizik bir spekülasyona kayar; daha sonra Melanie Klein ve Jacques Lacan tarafından — farklı biçimlerde — psikanalitik kuramda korunmuş, ama mainstream psikiyatri tarafından büyük ölçüde reddedilmiştir.
Psikanalitik Yöntem
Freud'un kliniğe getirdiği yenilik, sistematik bir tedavi yöntemi olarak psikanalizdir. Klasik biçimiyle psikanaliz, haftada dört-beş seans, divan üzerinde uzanmış hasta, görsel temasın dışında oturan analist çerçevesinde gerçekleşir. Hastaya "temel kural" (Grundregel) bildirilir: zihninde beliren her şeyi, sansürsüz dile getirmek.
Analistin temel araçları: serbest çağrışım, düş yorumu, dil sürçmesi ve unutma analizleri ("günlük hayatın psikopatolojisi"), aktarım (Übertragung) ve karşı-aktarım (Gegenübertragung) yönetimi, yorum (Deutung) ve içgörü (Einsicht) sağlama. Aktarım, hastanın geçmiş ilişkilerinden taşınan duyguları analistle yeniden yaşamasıdır — Freud'a göre psikanalitik tedavinin en güçlü aracı bu "aktarım nevrozudur".
Tedavinin hedefi, bilinç-dışı çatışmaların bilinç düzeyine getirilerek üzerinde çalışılmasıdır. Freud'un ünlü formülasyonuyla: "İd'in olduğu yerde ego olmalıdır" (Wo Es war, soll Ich werden). Bu formül, Tasavvuf'taki tezkiye-i nefs (nefsi arındırma) çağrısı ile yapısal bir benzerlik gösterir; ama Freud için ego, ilâhî bir aydınlanmanın değil, dürtü kontrolünün ve gerçeklik testinin failidir.
Savunma Mekanizmaları
Freud'un — ve özellikle kızı Anna Freud'un Das Ich und die Abwehrmechanismen (Ego ve Savunma Mekanizmaları, 1936) eserinin — kalıcı kuramsal katkılarından biri, ego'nun bilinç-dışı çatışmayı yönetmek için kullandığı yapısal savunma mekanizmalarının tasnifidir. Bu mekanizmaların ana kategorileri şunlardır: bastırma (Verdrängung), yansıtma (Projektion), bölünme (Spaltung), inkâr (Verleugnung), rasyonelleştirme (Rationalisierung), tepki oluşumu (Reaktionsbildung), yer değiştirme (Verschiebung), sublimleme (Sublimierung) ve regresyon (Regression).
Bu mekanizmalar, bugün psikoloji eğitiminin temel müfredatına girmiş olan kavramlardır ve sadece psikanaliz dışı yaklaşımlarda değil — bilişsel-davranışçı terapiden modern nöropsikolojiye kadar — geniş bir disiplin yelpazesinde kullanılmaktadır. İslam ahlâk geleneğinde, Gazâlî'nin İhyâʾu ʿUlûmid-Dîn eserinde "kalp afetleri" (âfât-i kalb) bölümünde tartışılan riyâ, ucub, hased, kibir gibi içsel hastalıklar, psikanalitik savunma mekanizmalarıyla yapısal paraleller gösterir. Malik Badri'nin The Dilemma of a Muslim Psychologist (1979) eserinde bu paralellik sistemli bir biçimde işlenmiş; ama Gazâlî'nin ahlâkî-ontolojik çerçevesi ile Freud'un klinik-materyalist çerçevesi arasındaki farklar da titizlikle vurgulanmıştır.
Karşılaştırmalı Perspektif: Freud ve Sufî Nefs Öğretisi
Yapısal Paralellikler
Freud'un id-ego-süperego topografyası ile klasik tasavvufun nefs mertebeleri doktrini arasında dikkate değer yapısal paralellikler ileri sürülmüştür. Tasavvuf antropolojisinde nefs yedi mertebede tasnif edilir: nefs-i emmâre (kötülüğü emreden nefs), nefs-i levvâme (kendini kınayan nefs), nefs-i mülhime (ilham alan nefs), nefs-i mutmainne (huzura ermiş nefs), nefs-i râziye (rıza gösteren nefs), nefs-i marziye (rıza görmüş nefs), nefs-i kâmile (kâmil nefs).
Necdet Tosun'un İslam Tasavvufunda Hâcegân Hânedânı (2002) eserinde gösterdiği gibi, bu yedi mertebeli sistem Nakşibendîlik'te ve özellikle Halvetîlik'te sistematik bir hâl yolculuğu olarak işlevselleştirilmiştir.
Yüzeysel düzeyde Freud'un id'i, nefs-i emmâre'ye karşılık geliyor gibi görünür: her ikisi de denetimsiz arzunun, dürtüsel itkilerin alanıdır. Süperego ise nefs-i levvâme ile paralel okunabilir: her ikisi de iç yargıç olarak işler. Ego ise nefs-i mutmainne'nin başlangıç adımı olarak okunmuştur — gerçeklikle uyumlanan, dengelenen bilinç.
Köklü Farklılıklar
Ancak bu paralellikler dikkatli bir karşılaştırmaya tabi tutulduğunda, sistemler arasında köklü farklar belirir. Birinci fark, ontolojik temele dairdir: Freud, psişeyi biyolojik-materyalist bir zeminde temellendirir; psikanaliz nihai olarak nörobilim ile birleşecek bir doğa bilimidir (Freud'un öngörüsüne göre). Tasavvuf antropolojisi ise nefsi, ilâhî bir nefh'ten (üflemeden) gelen ontolojik bir varlık olarak görür; nefs ile ruh arasındaki ayrım, biyolojik değil metafizik bir ayrımdır.
İkinci fark, hareket yönüne dairdir: Freud için psişik gelişim, id'in bastırılarak değil sublime edilerek toplumsal hayatla uyumlanmasıdır; en yüksek hedef "sevme ve çalışma kapasitesi"dir (lieben und arbeiten). Tasavvuf için ise nefs mertebeleri arasındaki hareket, ilâhî hakikate doğru ontolojik bir yükselme, bir seyr-i sülûktur; en yüksek hedef fenâ (Hakk'ta yok oluş) ve bekâ (Hakk'ta beka)dır.
Üçüncü fark, otorite kaynağına dairdir: Freud'un süperego'su, baba-otoritesinin (ve dolayısıyla toplumsal yasanın) içselleştirilmesidir — köken itibariyle tarihsel ve kültüreldir. Tasavvuf antropolojisinde nefs-i levvâme'nin uyarısı, içsel ilâhî bir referansa dayanır: Kur'ân'ın vâ-ennefse'l-levvâme (Kıyamet 75:2) ifadesindeki gibi, vicdan ilâhî hatırlatmanın bireyin içindeki sesidir.
Dördüncü fark, telos farkıdır. Freud için bir tedavinin başarısı, hastanın gerçeklikle uyumlu bir bilinç düzeyine erişmesi ve nevrotik semptomların gerilemesidir; tedavi negatif bir hedef güder: hastalığın yokluğu. Tasavvuf-yolculuğu (sülûk) için ise hedef pozitiftir: ilâhî Hakikat'le birleşme. Bu ayrım, Mohammed Rustom ve Karim Shamsi-Basha gibi çağdaş İslâm psikolojisi düşünürlerinin sıkça vurguladığı temel noktadır.
Beşinci fark, zaman boyutuna dairdir. Freud'un dünya görüşünde, ölüm — ve dolayısıyla ölümsüzlük arayışı — yanılsamadır; Die Zukunft einer Illusion (Bir Yanılsamanın Geleceği, 1927) eserinde din, bu yanılsamayı sürdüren toplumsal nevroz olarak tanımlanır. Tasavvuf için ise ölüm-sonrası, manevî hayatın asıl boyutudur; "ölmeden önce ölün" (mûtû kable en temûtû) hadisinin işaret ettiği, ölümden önce nefsin ölümünü gerçekleştirme çağrısıdır.
Freud'un Mistisizm ile İlişkisi
Freud'un kendisi, mistik tecrübeye karşı sürekli olarak şüpheci ve eleştirel bir tutum almıştır. Das Unbehagen in der Kultur eserinin açılışında, Romain Rolland'ın ona mektuplarında bahsettiği "okyanus duygusu" (ozeanisches Gefühl) — bütünle birleşme tecrübesi — üzerine uzunca durur. Freud bu tecrübeyi reddetmemekle birlikte, onu erken bebeklik dönemindeki ego-sınırlarının henüz oluşmadığı evrenin bir kalıntısı olarak yorumlar. Yani mistik birleşme, ileri bir manevî hâl değil, gelişimsel bir regresyondur Freud için.
Edward Said'in Freud and the Non-European (2003) çalışmasında belirttiği gibi, Freud'un Doğu mistisizmine yaklaşımı, döneminin Avrupa-merkezli oryantalist çerçevesinin bir ürünüdür. Freud, Hindistan'a yapılan psikoanalitik yolculukları (Girindrasekhar Bose üzerinden) yakından izlemiş, ama Doğu felsefelerini kendi sisteminin bir paralel olarak değil, bir alternatif olarak görmemiştir.
Freud'un dine yaklaşımı, Die Zukunft einer Illusion (1927) ve Der Mann Moses und die monotheistische Religion (Musa ve Tek Tanrılı Din, 1939) eserlerinde sistematik olarak işlenmiştir. Freud için din, kolektif bir nevroz, çocukluktaki güvensizliklerin proje edilmiş bir uzantısıdır. Tanrı, kosmik ölçekte projeksiyon edilmiş baba figürüdür; mucizeler, ilâhî ödül ve ceza, ölüm-sonrası hayat gibi inançlar, ego'yu gerçeklikten korumak için kullanılan kolektif savunma mekanizmalarıdır.
Bu indirgemeci okuma, hem dindar düşünürlerden (örneğin Müslüman psikolog Malik Badri'den) hem de din-felsefesi çalışan Batı düşünürlerden (örneğin Paul Ricoeur'ün De l'interprétation. Essai sur Freud eserinden) eleştiri almıştır. Ricoeur, Freud'un yaklaşımının "şüphe hermeneutiği" olarak değerlendirilebileceğini ve onun yanına "inanç hermeneutiği"nin de konması gerektiğini öne sürmüştür.
Eleştiriler ve Yansımalar
Bilimsel Eleştiriler
Freud'un teorileri, ortaya çıktığı andan itibaren ciddi bilimsel eleştirilere maruz kalmıştır. Karl Popper, psikanalizin yanlışlanabilir öngörüler üretmediğini ve dolayısıyla bilimsel statüsünün tartışmalı olduğunu savunmuştur. Adolf Grünbaum'un The Foundations of Psychoanalysis (1984) eseri, psikanalizin epistemolojik temellerini ayrıntılı bir biçimde sorgulamıştır. Stanford Encyclopedia of Philosophy'deki Freud maddesinde (Edward Erwin, 2023) bu tartışmaların güncel hâli sistemli bir biçimde özetlenmektedir.
Çağdaş nörobilim ile psikanaliz arasındaki ilişki ise giderek daha karmaşıklaşmaktadır. Mark Solms'un öncülük ettiği "nöropsikanaliz" hareketi, Freud'un bazı temel hipotezlerinin — örneğin düşlerin libidinal aktivasyonu — nörobiyolojik karşılığı olabileceğini öne sürmüştür. Eric Kandel gibi Nobel ödüllü nörobilimciler, psikanaliz ile nörobilim arasında bir entegrasyon arayışını desteklemişlerdir.
Mark Solms'un The Hidden Spring (2021) eseri, bilincin kökenini Freud-tarzı bir dürtü-merkezli modelle açıklamaya çalışan en güncel girişimdir. Solms'a göre, Freud'un "id" kavramının nöroanatomik karşılığı, beyin sapındaki periaqueductal gray bölgesidir; ve bilinç, korteksten değil bu derin yapıdan kaynaklanır. Bu hipotez tartışmalı olmakla birlikte, Freud'un sezgilerinin modern nörobilim diliyle yeniden formüle edilebileceğine işaret eder.
Feminist Eleştiriler
Freud'un kadın psikolojisi üzerine yazıları — özellikle "penis kıskançlığı" (Penisneid) ve dişil libidonun "daha zayıf" olduğu iddiaları — feminist düşünürlerin ağır eleştirilerine konu olmuştur. Karen Horney, Helene Deutsch, Melanie Klein gibi kadın psikanalistler, kendi kuramsal sistemleriyle bu eleştirilere yanıt üretmişlerdir. Luce Irigaray ve Julia Kristeva gibi Fransız feminist düşünürler ise Freud'un metnini içeriden eleştirip dönüştüren yapı-söküm okumalar geliştirmişlerdir.
Karen Horney'nin Feminine Psychology (1967) makaleler derlemesi, Freud'un dişil libido kuramının ataerkil bir kültürün yansıması olduğunu öne sürer. Horney'e göre, kadınların bazılarında gözlemlenen "penis kıskançlığı" gerçek bir psikolojik gerçeklik değil, ataerkil kültürün kadına yüklediği eşitsizliklerin sembolik bir ifadesidir. Modern feminist psikanaliz, Horney'in bu temel sezgisini sürdürmektedir.
Kültürel Etki
Freud'un Batı kültürü üzerindeki etkisi, doğrudan klinik psikanaliz ile sınırlı değildir. Modern sanat (özellikle Sürrealizm hareketi — André Breton'un manifestoları doğrudan Freud'a dayanır), edebiyat (Joyce, Kafka, Mann), sinema (özellikle Hitchcock'un eserleri), antropoloji (Bronisław Malinowski ve Margaret Mead'in tartışmaları) ve hatta reklam endüstrisi (Freud'un yeğeni Edward Bernays'ın "halkla ilişkiler" disiplinini kurması) Freud'un kavramsal mirasını çeşitli biçimlerde dönüştürmüştür.
Thomas Mann'ın Joseph und seine Brüder (Joseph ve Kardeşleri, 1933-1943) tetralojisi, Yusuf-İncil hikâyesini Freud-yönelimli bir psikolojik analizle yeniden anlatan büyük bir Avrupa edebiyat eseridir. Franz Kafka'nın Der Prozess (Dava) ve Das Schloss (Şato) romanlarında, Oedipal otorite figürünün varlığı modern eleştiri tarafından sıkça tartışılmıştır. Hitchcock'un Vertigo, Psycho ve Spellbound gibi filmleri, doğrudan psikanalitik temaları işler; Spellbound'un (1945) düş sahnesi, Salvador Dali tarafından tasarlanmış ve sürrealist-psikanalitik estetiğin sinemadaki en somut örneği olmuştur.
Müslüman Düşünürlerin Tepkisi
İslam dünyasında Freud, hem indirgemeci materyalizmi nedeniyle eleştirilmiş hem de kavramsal araçlarından yararlanılmıştır. Pakistanlı şair-filozof Muhammed İkbal (1877-1938), Reconstruction of Religious Thought in Islam (1930) eserinde Freud'un bilinç-dışı kuramını ihtiyatlı bir biçimde kabul eder, ama onun materyalist çerçevesini reddederek bilinç-dışını manevî bir ufuk olarak yeniden yorumlar.
Sudanlı psikiyatr Malik Badri'nin The Dilemma of a Muslim Psychologist (1979) eseri, Müslüman psikologların Freud-merkezli Batı psikolojisini ödünç almak yerine, klasik İslâm tasavvuf antropolojisinden beslenerek özgün bir psikoloji geliştirmesi gerektiğini savunur. Badri'nin çağrısı, sonraki on yıllarda "İslâm Psikolojisi" hareketinin doğmasına katkı sağlamıştır.
Çağdaş Müslüman düşünürler — Mohammed Rustom, S.M. Ghazanfar, Rasjid Skinner, Abdullah Rothman gibi isimler — Freud'un kavramlarını ne tümden reddetmek ne de olduğu gibi kabul etmek yerine, klasik tasavvuf-psikolojisi ile diyaloğa girerek seçici bir entegrasyon arayışındadır. Bu çerçevede Freud'un bastırma, yansıtma, savunma mekanizması gibi araçları, tasavvufun nefs-mertebeleri, riyâ, ucub gibi kategorileriyle birlikte düşünülerek modern bir Müslüman psikolojisi inşa edilmeye çalışılmaktadır.
Son Yıllar ve Sürgün
1923'te ağız boşluğunda kanser teşhisi konan Freud, yaşamının son on altı yılını otuzdan fazla cerrahî müdahale geçirerek devam ettirmiştir. Bu fiziksel acılara rağmen, 1923-1939 arası dönemde Freud'un en zorlu metapsikolojik eserleri ortaya çıkmıştır: Das Ich und das Es (1923), Jenseits des Lustprinzips (1920), Das Unbehagen in der Kultur (1930), Der Mann Moses und die monotheistische Religion (Musa ve Tek Tanrılı Din, 1939).
Mart 1938'de Nazi Almanyası'nın Avusturya'yı ilhakı sonrası, 82 yaşındaki Freud — psikanalist Ernest Jones ve Marie Bonaparte'ın aracılığıyla — Viyana'dan Londra'ya kaçmayı başarmıştır. Maresfield Gardens'taki son evi bugün Freud Müzesi olarak hizmet vermektedir. Freud, 23 Eylül 1939'da, Hampstead'de, hekimi Max Schur'un yardımıyla aldığı yüksek doz morfinle hayata veda etmiştir; ölümü, kanser ağrısının dayanılmaz hâle gelmesi üzerine bir tür rasyonel intihar olarak yorumlanır.
Freud'un kül kabı, hayatı boyunca koleksiyon yapmış olduğu antik Yunan vazolarından birinde — daha sonra eklenen eski karısı Martha Freud'un külleriyle birlikte — Golders Green Krematoryumu'nda muhafaza edilmektedir.
Freud, son eseri Der Mann Moses und die monotheistische Religion'u sürgündeki Londra evinde yazmıştır. Bu cesur ve son derece tartışmalı eser, Musa'nın Mısırlı bir rahip olduğunu, İbranîlere Aton-kültü kökenli bir monoteizm öğrettiğini ve sonunda halkı tarafından öldürüldüğünü iddia eder. Bu sav, hem Yahudi cemaatinden hem de tarihçilerden büyük tepki çekmiştir; ama Freud'un yaşam-boyu süren "baba katli" temasının son ifadesi olarak psikanalitik kuramda merkezî bir yer tutar.
Mirası ve Modern Yansıma
Freud'un mirası bugün çelişkili bir biçimde değerlendirilmektedir. Bir yandan klasik psikanaliz, klinik bir disiplin olarak özellikle ABD'de büyük ölçüde gerilemiş; bilişsel-davranışçı terapi ve psikofarmakoloji daha hâkim olmuştur. Öte yandan psikanaliz, Fransa ve Latin Amerika'da hâlâ entelektüel canlılığını korumakta; ve Freud'un dürtü, bilinç-dışı, savunma mekanizmaları, aktarım gibi temel kavramları modern psikoterapinin pek çok ekolünde hâlâ kullanılmaktadır.
Jacques Lacan'ın 1953-1980 arası seminerleri ile geliştirdiği yapısal psikanaliz, Freud'a "geri dönüş" çağrısı çerçevesinde, Saussurci dilbilim ve Hegelci diyalektikle Freud'un yeniden okumasını yapmıştır. Lacan'ın "bilinç-dışı bir dil gibi yapılanmıştır" (l'inconscient est structuré comme un langage) tezi, Freud'un kavramlarını sembolik-dilbilimsel bir çerçevede yeniden formüle eder. Bu okuma, özellikle Fransız ve Slovenya merkezli düşünür Slavoj Žižek'in çalışmalarıyla, çağdaş kültür eleştirisinin bir aracı olmuştur.
Karşılaştırmalı maneviyat perspektifinden bakıldığında, Freud'un en kalıcı katkısı, modern Batı düşüncesine bilinç-dışı kategorisinin sistematik bir biçimde girmesini sağlamış olmasıdır. Bu kategori, Carl Jung ve Henry Corbin gibi sonraki düşünürler tarafından mistik ve maneviyat-yönelimli bir çerçevede yeniden işlenmiş; tasavvufun nefs, kalp (kalb), ruh ve sırr gibi içsel coğrafya kategorileri, modern Batı diliyle yeniden konuşulabilir hâle gelmiştir. Bu anlamda Freud, kendi materyalist niyetinin ötesinde, karşılaştırmalı manevî antropolojinin altyapısını kurmuş bir düşünür olarak da okunabilir.
İslâm Psikolojisi hareketi (Malik Badri, Mohammed Rustom, S.M. Ghazanfar gibi düşünürler) bugün Freud-sonrası psikoterapi ile klasik tasavvuf antropolojisini sentezleme arayışındadır; Freud'un kavramlarını ne tümden reddeden ne de olduğu gibi kabul eden bir okuma, bu hareketin temel metodolojisini şekillendirmektedir.
Freud'un ölümünden seksen yılı aşkın bir süre sonra, kalıcılığı hâlâ tartışılan bir mesele olmasına rağmen, çağdaş entelektüel haritada izi her yerde okunabilen bir düşünürdür. Bilinç-dışı, dürtü, bastırma, sublimleme, aktarım, projeksiyon, savunma mekanizması, Oedipus karmaşası — bunların hepsi sadece klinik kavramlar değil, modern öz-anlayışın temel araçları haline gelmiş kategorilerdir. Karşılaştırmalı maneviyat çalışmaları, bu modern kategorileri klasik mistik geleneklerle diyaloğa sokarak, ne salt indirgemeci ne salt mistik bir psikoloji arayışını sürdürmektedir; ve bu arayışın temel referans noktalarından biri, kendisi mistisizme şüpheyle yaklaşan, ama mistik geleneklerin diline yeni bir kavramsal alfabe sağlayan Freud'un kendisidir.