Kutsal Mekânlar & Hac

Medine ve Mescid-i Nebevî — İslâm'ın İkinci Kutsal Mekânı

Hicretin ve ilk İslâm toplumunun şehri Medine: Mescid-i Nebevî'nin doğuşu, Hz. Muhammed'in Yeşil Kubbe altındaki kabri, ziyaret (ziyâret) inancı ve Mekke'den sonra ikinci kutsal mekân oluşunun karşılaştırmalı bir okuması.

19 bağlantı Orta Kutsal Mekânlar & Hac Haritada göster →

“Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Harâm dışında başka mescidlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır.” — Hadis (Buhârî, Fezâilü's-salât; Müslim, Hac)

Hicretin Şehri

İslâm'ın ikinci kutsal şehri Medine, bir dağın eteğinde değil, Hicaz'ın kuzeyinde, hurma bahçeleri ve volkanik harre arazileriyle çevrili bir vaha-vahasının üstünde doğmuştur. Şehrin İslâm öncesi adı Yesrib idi; Kur'an'da da bu adla anılır (Ahzâb 13). 622 yılında Hz. Muhammed'in Mekke'den buraya hicret etmesinden sonra şehir, Medînetü'n-Nebî — “Peygamber'in Şehri” — ya da kısaca el-Medîne, “Şehir” adını aldı. Bir başka onurlandırıcı isim de el-Medînetü'l-Münevvere, “Nurlandırılmış Şehir”dir.

Bu ad değişikliği yüzeysel bir detay değildir: kabilelerin kan davalarıyla bölünmüş bir vaha kasabası olan Yesrib, hicretle birlikte tarihteki ilk İslâm ümmetinin — siyasî, hukukî ve manevî bir cemaatin — kuruluş merkezine dönüşür. İslâm takvimi (hicrî takvim) Hz. Muhammed'in doğumundan ya da ilk vahiyden değil, tam da bu hicretten başlatılır; çünkü Müslüman tahayyülünde din, ancak Medine'de bir toplum biçimine kavuşmuştur. Mekke vahyin ve Kâbe'nin şehriyse, Medine cemaatin ve şeriatın şehridir.

Hicret öncesi Yesrib'in nüfus dokusu da bu dönüşümü anlamak için önemlidir. Şehirde Evs ve Hazrec adlı iki Arap kabilesi yıllardır birbirleriyle çatışıyor; yanı sıra Benî Kaynukâ, Benî Nadîr ve Benî Kurayza adlı üç önemli Yahudi kabilesi tarım, zanaat ve ticaretle uğraşıyordu. Hz. Muhammed'in Medine'ye gelir gelmez kaleme aldırdığı ve modern araştırmacıların “Medine Vesikası” (Sahîfetü'l-Medîne) adını verdiği belge, bu farklı toplulukları — Müslümanlar, putperest Araplar ve Yahudiler — ortak savunma ve hukuk ilkeleri etrafında tek bir “ümmet” çatısı altında birleştiren erken bir anayasal metin olarak yorumlanır. Bu yönüyle Medine, yalnızca bir ibadet merkezi değil, aynı zamanda çok-dinli bir siyasî düzenin ilk laboratuvarıdır; sonraki yıllarda Yahudi kabileleriyle yaşanan gerilim ve kopuş ise İslâm tarihinin en çok tartışılan bölümlerinden biridir.

Mescid-i Nebevî'nin Doğuşu

Rivayete göre Hz. Muhammed Medine'ye vardığında devesi Kasvâ'yı serbest bırakmış, devenin çöktüğü boş arsayı iki yetim çocuktan satın alarak oraya bir mescid inşa etmiştir. İlk Mescid-i Nebevî (Peygamber Mescidi) son derece sade idi: hurma kütüklerinden direkler, hurma dallarından bir çatı, sıkıştırılmış toprak zemin. Bu mütevazı yapı, sadece namaz kılınan bir mekân değil; aynı zamanda bir meclis, mahkeme, okul, misafirhane ve karargâhtı.

Mescidin kuzey tarafında, kimsesiz ve yoksul Müslümanların barındığı gölgelikli bir set (suffe) vardı; burada kalanlara Ashâb-ı Suffe denirdi. Bu topluluk, ilk İslâm ilim ve zühd geleneğinin nüvesi sayılır ve sonraki halk İslâmı anlatılarında olduğu gibi tasavvufun da köklerinden biri olarak yorumlanmıştır; sûfîler kendilerini sembolik olarak “suffe ehli”nin mirasçısı kabul etmişlerdir. Mescidin bir başka unsuru, kıbleyi gösteren ilk düzenlemelerdir: namaz başlangıçta Kudüs'e doğru kılınıyordu; hicretin ikinci yılında inen bir vahiyle (Bakara 144) kıble Mekke'deki Kâbe'ye çevrildi. Medine'deki Mescidü'l-Kıbleteyn (“İki Kıbleli Mescid”), bu dönüşün anısını taşıyan ikinci bir kutsal noktadır.

Yeşil Kubbe ve Peygamber'in Kabri

Medine'yi İslâm dünyası için Mekke'den sonra en çok ziyaret edilen mekân yapan asıl unsur, Hz. Muhammed'in kabridir. Peygamber 632'de vefat ettiğinde, geleneğe göre, “bir peygamber öldüğü yere defnedilir” hadisi uyarınca eşi Âişe'nin odasına (hücre) gömüldü. Yanına daha sonra ilk iki halife — Ebû Bekir ve Ömer — defnedildi. Zamanla mescit genişletildikçe bu hücre mescidin içine alındı ve üzerine, bugün şehrin simgesi olan Yeşil Kubbe (el-Kubbetü'l-Hadrâ) inşa edildi; kubbe Osmanlı döneminde, II. Mahmud zamanında (1817-18) yeşile boyanmıştır.

Kabrin bulunduğu hücre ile mescidin minberi arasında kalan alan, bir hadiste “Ravza” — “cennet bahçelerinden bir bahçe” — olarak nitelenir: “Evimle minberim arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir” (Buhârî, Müslim). Bu yüzden bugün yeşil halılarla ayrılmış Ravza-i Mutahhara, ziyaretçilerin namaz kılmak için yoğunlaştığı en kutsal iç mekândır. Buradaki manevî yoğunluk, İslâm'da soyut tevhid teolojisi ile somut mekân-kutsallığı arasındaki gerilimin de odak noktasıdır.

Yeşil Kubbe'nin bugünkü ihtişamı, mütevazı başlangıçla tam bir tezat oluşturur ve bu da bir tartışmayı barındırır: ilk dönem Müslümanları kabirlerin üstüne yapı yapmaktan kaçınmış, hatta bunu yasaklayan hadisler nakletmiştir. Hücre üzerindeki kubbe ve süslemeler büyük ölçüde Memlûk ve Osmanlı dönemlerinin eseridir. Hücrenin içine — Peygamber'in, Ebû Bekir'in ve Ömer'in kabirlerine — bugün hiç kimse giremez; mekân, yüksek parmaklıklarla (şebeke) çevrelenmiştir ve ziyaretçiler ancak bu parmaklığın ardından selam verir. Üçüncü bir boş kabir yerinin, Hristiyan inancındaki ikinci gelişe benzer biçimde, kıyamete yakın yeryüzüne ineceğine inanılan Hz. İsa için ayrıldığına dair halk arasında yaygın bir inanç da mevcuttur; bu, İslâm eskatolojisinin Medine kutsal coğrafyasına nasıl sızdığını gösteren çarpıcı bir örnektir.

Ziyâret: Mekânın Kutsallaşması ve Tartışması

Hac ibadeti yalnızca Mekke'ye farzdır; Medine ziyareti bir farz değildir. Ne var ki hacıların ezici çoğunluğu, hac ya da umre yolculuğunu Medine ziyaretiyle tamamlar. Bu pratik, İslâm içinde derin bir teolojik tartışmanın da merkezindedir:

Bu iç gerilim, kutsal mekânın doğasına dair evrensel bir soruyu İslâm içinde yansıtır: Kutsallık mekâna içkin midir, yoksa yalnızca zihindeki bir gönderme midir? Aynı tartışma, Hristiyanlıkta ikonoklazm krizinde (kutsal mekân teolojisi bağlamında da görülen) ve azizlerin kemiklerine (relik) saygı meselesinde yüzyıllarca sürmüştür.

Karşılaştırmalı Bakış: İkinci Şehrin Fenomenolojisi

Pek çok büyük dinde, kurucu vahyin ya da en kutsal merkezin “birinci şehri”nin yanında, kurucunun yaşamının, ölümünün ya da cemaatin doğuşunun damgasını taşıyan bir “ikinci şehir” vardır. Bu paralellik, kutsal coğrafyanın fenomenolojisini aydınlatır:

Modern Katoliklikte Lourdes (Lourdes hac merkezi) ve Fâtima (Fâtima) gibi sonradan doğan hac merkezleri, kutsal coğrafyanın donmuş değil yaşayan bir süreç olduğunu gösterir. Sihizmde topluluğun manevî kalbi Amritsar'daki Altın Mâbed'tir; Budizmde ise aydınlanmanın yaşandığı Bodh Gaya ile Buddha'nın parinirvâna'ya eriştiği Kuşinagar, tıpkı Mekke-Medine ikilisi gibi “vahiy yeri” ile “ölüm/cemaat yeri” arasındaki kutupluluğu örnekler. Hinduizm-vari kozmik dağ sembolizminin zirvesi olan Kailash ise mekânın axis mundi (dünya ekseni) olarak kutsallaşmasının saf örneğidir.

Medine'nin özgünlüğü, kutsallığını bir dağdan, bir mağaradan ya da bir nehirden değil, somut bir tarihsel olaydan — bir göçten ve bir toplumun kuruluşundan — alıyor oluşudur. Burada kutsallaştıran şey doğa değil, tarihtir.

Bu “ikinci şehir” fenomeni, dinler tarihçisi Mircea Eliade'nin kutsal mekân kuramı ışığında daha da aydınlanır: Eliade'ye göre kutsal mekân, “heterojen” bir nokta — sıradan dünyanın homojen sürekliliğini kıran, göğün yere değdiği bir “merkez” — olarak kurulur. Mekke bu merkezi kozmogonik bir dille (yaratılışın başladığı yer, Kâbe'nin gök tahtının izdüşümü oluşu) ifade ederken, Medine merkezîliğini tarihsel bir dille (kurtuluşun zaman içinde gerçekleştiği yer) kurar. Böylece İslâm'ın iki kutsal şehri, kutsallığın iki temel kipini — mekânsal arketip ile tarihsel olay — bir arada barındırır. Aynı ikilik, Kudüs'te yaratılış kayası (Sahre) ile İsa'nın çarmıh tepesi (Golgota) arasında, ya da Hint geleneğinde ezelî kozmik dağ ile bir azizin yaşadığı somut âşram arasında da gözlemlenebilir.

Osmanlı Mirası ve Modern Hâc

Medine, yüzyıllar boyunca Müslüman hükümdarların prestij yatırımlarının odağı oldu. Memlûkler, ardından Osmanlılar mescidi defalarca genişletti, süsledi ve onardı. Osmanlı sultanları “Hâdimü'l-Haremeyn” (İki Kutsal Mekânın Hizmetkârı) unvanını taşır, Şam'dan Medine'ye uzanan Hicaz Demiryolu'nu (1908) hacıların yolculuğunu kolaylaştırmak için inşa ederlerdi. Mescidin iç sütunlarındaki hat ve çini işçiliğinin önemli bir bölümü bu Osmanlı katmanından kalmadır.

Erken İslâm hukuk ve hadis ilminin Medine'de teşekkül etmesi — İmam Mâlik'in el-Muvatta'sı ve “Medine ehlinin ameli”ni delil sayan Mâlikî mezhebi burada doğmuştur — şehrin yalnızca duygusal değil, entelektüel bir kutsal merkez olduğunu da gösterir. Yahudi-Hristiyan kutsal-kabir geleneğiyle (Talmud çevresindeki haham kabirleri ziyareti, ya da Şamlı Yuhanna gibi azizlerin türbeleri) karşılaştırıldığında, Medine ziyareti hem benzer bir “kutsal kişiye yakınlık” arzusunu hem de İslâm'ın kendine has tevhid kaygısını bir arada barındırır.

Şehrin manevî topografyası Mescid-i Nebevî ile sınırlı değildir. Hemen mescidin doğusundaki Cennetü'l-Bakî mezarlığı, Hz. Muhammed'in birçok yakınının — kızı Fâtıma, oğlu İbrâhim, halaları, eşleri ve binlerce sahâbenin — gömülü olduğu kabristandır; ziyaretçiler buraya da uğrar. Şehrin güneyinde, ilk büyük savaşlardan biri olan Uhud savaşının (625) yaşandığı dağ eteğinde Hz. Hamza ve diğer şehitlerin kabirleri; biraz dışarıda ise hicret yolculuğunda inşa edildiği rivayet edilen ve “takvâ üzerine kurulan ilk mescid” olarak nitelenen (Tevbe 108) Mescid-i Kubâ bulunur. Böylece Medine ziyareti, tek bir noktaya değil, hicret döneminin tarihini somut mekânlar üzerinden adım adım yeniden yaşatan bir “kutsal güzergâh” hâline gelir — Hristiyan hac geleneğindeki via dolorosa ya da Budist hac çevrimindeki dört büyük mekân ziyareti gibi.

Ziyaret deneyiminin halk-İslâmî boyutu da zengindir. Hacılar Yeşil Kubbe'yi ilk gördüklerinde ağlamak, parmaklığa yüz sürmek istemek, Peygamber'e dünyevî dertlerini “arz etmek” (selamla birlikte dilek iletmek) gibi pratiklere yönelir. Bu duygusal yoğunluk, kelâmcıların “aşırılık” uyarılarıyla sürekli bir gerilim içindedir; nitekim mescit görevlileri ziyaretçileri parmaklığa dokunmamaya, kabre yönelerek dua etmemeye yönlendiren ikazlarda bulunur. Bu canlı sürtüşme, kutsal mekânın yalnızca taştan ve mermerden değil, ona yüklenen ve sürekli yeniden müzakere edilen anlamlardan örüldüğünü gösterir.

Bugün her yıl milyonlarca hacı, devasa biçimde genişletilmiş — kapasitesi bir milyonu aşan — Mescid-i Nebevî'de namaz kılmakta, Ravza'ya ulaşmak için sıraya girmekte ve Yeşil Kubbe'nin altındaki kabre selam vermektedir. Sade hurma-dalı mescidinden mermer ve klima dolu dev kompleksine uzanan bu dönüşüm, bir kutsal mekânın hem fiziksel hem de anlam katmanlarında nasıl sürekli yeniden inşa edildiğinin canlı bir örneğidir.

Kaynaklar