Mertebe-i Vâhidiyet
Tasavvuf ontolojisinde Ahadiyet'ten sonra isim ve sıfatların ayrıştığı ilk tezahür düzeyi: Hakk'ın çoğulluk-içinde-birliği. Kabala'da Ein Sof'tan Sefirot'a iniş ile yapısal paralelilik gösterir.
Mertebe-i Vâhidiyet
Tanım
Mertebe-i Vâhidiyet (Arapça: martabat al-wāḥidiyya, vâhidiyet mertebesi), tasavvuf ontolojisinin merkezindeki taʿayyünât (belirlenmeler) sistematiğinde, Ahadiyet mertebesinden sonra gelen ikinci ontolojik tezahür düzeyini ifade eder. Eğer Ahadiyet, Hakk'ın hiçbir isim, sıfat veya nispetin söz konusu olmadığı mutlak teklik mertebesiyse, Vâhidiyet, Hakk'ın kendisinde isim ve sıfatların ayrımlanmaya başladığı ilk tezahür düzeyidir. Bu çerçevede o, "çoğulluk-içinde-birlik" veya "birlik-içinde-çoğulluk" olarak tanımlanır: bir yandan birlik korunur, öte yandan ilâhî isimler (esmâ-i ilâhiyye) farklılaşmaya başlar.
Kavramın doktriner bağlamı, İbn Arabî'nin (1165-1240) sistematik kosmolojisidir; ancak terim İbn Arabî'nin kendi eserlerinde belirgin bir mertebe adı olarak sistemleşmemiş, daha çok onun büyük yorumcusu Sadreddin Konevî (1210-1274) ve sonraki Davud-i Kayserî (ö. 1350), Abdülkerim Cîlî (ö. 1410) ve Şeyh Bedreddin gibi şârihlerin ellerinde teknik bir terim hâline gelmiştir. William Chittick'in 1982 tarihli klasik makalesi The Five Divine Presences: From al-Qūnawī to al-Qayṣarī (Beş İlâhî Mertebe: Konevî'den Kayserî'ye), bu doktriner gelişimin ana hatlarını çizer.
Genel olarak Vâhidiyet, tenezzülât (inişler) hiyerarşisinde Hakk'ın ilk "kendine dönük" tecellîsi olarak okunur: O, kendisini isim ve sıfat sahibi bir vahid olarak idrak eder. Bu, paradoksal olarak hem mutlak birliği korur (vâhid: bir, tek) hem de ilâhî zenginliği başlatır (vâhidiyet: birliğin kendinde içerdiği çoğul tezahür potansiyeli). Türkçe literatürde "vâhidiyet mertebesi" veya "birlik mertebesi" şeklinde geçen kavram, bazen vahdâniyet (Allah'ın birliği teolojik niteliği) ile karıştırılır; ama bu iki terim teknik açıdan ayrıdır: vahdâniyet sıfatsal bir nitelik, vâhidiyet bir ontolojik mertebedir.
Tarihsel ve Doktriner Arka Plan
Tasavvuf Mertebeler Doktrininin Ortaya Çıkışı
Mertebeler (marātib) doktrini, İslam tasavvufunda klasik dönemde — özellikle İmâm Gazzâlî (1058-1111) ve Necmeddin Kübrâ (1145-1221) çevrelerinde — yer yer geçen bir konu olarak başlamış, ama tam sistematik şeklini İbn Arabî ve özellikle onun Anadolu'ya taşınan ekolü içinde almıştır. İbn Arabî'nin kendi metinlerinde — özellikle Fusûsu'l-Hikem (1229) ve el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye (1240) — hadarât (huzurlar, mertebeler) terimi kullanılır, ama sayıları ve sıralamaları değişkendir; bazı pasajlarda altı, bazılarında beş, bazılarında yedi mertebe sayılır.
İbn Arabî'nin ölümünden sonra, onun manevî vârisi ve damadı Sadreddin Konevî, Konya'da İbn Arabî düşüncesini sistemleştirmeye başlar. Konevî'nin Miftâh el-Gayb (Gaybın Anahtarı) eseri, mertebeler doktrinini standart bir teknik vokabüler ile sunan ilk eserdir. Bu eserde Konevî, Hakk'ın "kendine dönük" iki birinci tezahür düzeyini tartışır: Mertebe-i Ahadiyet (mutlak teklik mertebesi) ve Mertebe-i Vâhidiyet (isim ve sıfatlarla zenginleşen birlik mertebesi). Bu iki mertebe, sonraki bütün tecellî hiyerarşisinin ontolojik zeminini oluşturur.
Beş İlâhî Huzur (Hadarât-ı Hams) Sistemi
Konevî'den itibaren İbn Arabî ekolünde gelişen "Beş İlâhî Huzur" (el-ḥaḍarāt el-ilâhiyya el-khams) sistemi, Vâhidiyet mertebesini kosmik tezahür hiyerarşisinin ikinci basamağı olarak konumlandırır. Chittick'in 1982 makalesinde gösterdiği gibi, sistem şöyle yapılandırılır:
- Hazret-i Gayb-ı Mutlak (veya Ahadiyet): Mutlak gizli olan, hiçbir isim ve sıfatın söz konusu olmadığı Hakk'ın özü.
- Hazret-i İlâhiyye (veya Vâhidiyet / Lâhût): İsim ve sıfatların ayrıştığı, ilâhî huzurların ilk somut tezahür düzeyi.
- Hazret-i Ervâh (Ceberût): Saf ruhların / akılların düzeyi.
- Hazret-i Misâl (Melekût): İmaginal / sembolik tezahür düzeyi.
- Hazret-i Hiss ve Şahâde (Nâsût): Beş duyuyla algılanan dış maddesel âlem.
Bu beş huzura, Konevî'den sonra Davud-i Kayserî ve diğer şârihler bazen altıncı bir mertebe olarak insân-ı kâmili (kâmil insan) eklemişlerdir, çünkü kâmil insan, beş huzurun hepsini kendinde içeren kosmik bir aynadır. Kavramın bu altıncı katman ile birlikte sistemleşmesi, özellikle Abdülkerim Cîlî'nin el-İnsân el-Kâmil (Kâmil İnsan, 14. yüzyıl sonu) eserinde yapılır.
Davud-i Kayserî'nin Sentezi
Davud-i Kayserî (ö. 1350), İbn Arabî ekolünün Anadolu'daki en büyük şârihidir; Şerh-i Fusûsu'l-Hikem (Fusûs Şerhi) eserinin mukaddimesi olan Matla' el-Husûsi'l-Kelim, mertebeler doktrinini en sistematik şekliyle sunar. Kayserî'ye göre mertebeler hiyerarşisi şöyle sıralanır:
- Mertebe-i Lâ Taʿayyün (belirlenmemişlik mertebesi): Mutlak Zât-ı İlâhiyye, henüz hiçbir nispetin söz konusu olmadığı ontolojik öncül; Ahadiyet ile özdeşleşir.
- Mertebe-i Taʿayyün el-Evvel (ilk belirlenme mertebesi): Hakk'ın kendi zâtını idrak ettiği ilk içsel tezahür; Vâhidiyet ile özdeşleşir. Bu mertebede ayn-ı sâbiteler (sabit ayn'lar) yapısal olarak belirir.
- Mertebe-i Taʿayyün el-Sânî (ikinci belirlenme): İlâhî isimlerin tikel tezahürleri.
- Sonraki mertebeler: Ruhlar, misâl, his âlemi.
Bu sıralama, Vâhidiyet'i (yani ilk belirlenmeyi) bütün kosmik tezahürün kapısı olarak konumlandırır: O, mutlak gizliden somut çoğulluğa açılan ilk eşik, ilk "ben-bilinç"in (zâtî idrak'ın) doğduğu yerdir.
Kavramsal Analiz
Vâhidiyet'in Üç Yapısal Özelliği
Mertebe-i Vâhidiyet, üç temel yapısal özelliği ile tanımlanır. Birinci özellik, Hakk'ın kendi zâtını idrak etmesidir: bu mertebede Hak, kendisini bilen, kendisini bilen-Bilici olarak ortaya çıkar; ama bu idrak, bir bölünme değil, içsel bir tezahürdür. İbn Arabî'nin meşhur ifadesiyle Hak şöyle der: "Küntu kenzen mahfiyyen feahbebtu en uʿrafe, fehalaktu el-halqa li-uʿrafe" — "Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim, böylece halkı yarattım ki bilineyim". Bu kudsî hadis, Vâhidiyet mertebesinde başlayan "bilinmek isteme" hareketinin tasavvufî temelidir.
İkinci özellik, ilâhî isim ve sıfatların ayrımlanmasıdır: Vâhidiyet'te Rahman, Rahîm, Mâlik, Kuddûs, Selâm gibi 99 ilâhî isim ayrı ayrı tezahür etmeye başlar; ama bu ayrım dış değil, içseldir. İsimler birbirinden ayrı varlıklar değil, tek Hakk'ın farklı yönlerdir. İzutsu'nun Sufism and Taoism (1983) eserinde bu durum, "birlikte-çoğulluğun ilk soluklanması" olarak tasvir edilir.
Üçüncü özellik, sabit ayn'ların yapısal sabitliğidir: Vâhidiyet mertebesinde, daha sonra dış vücut bulacak olan bütün yaratılmışların "sabit ayn"ları (al-aʿyān al-thābita) sabitlik kazanır. Yani her şeyin Hakk'ın ilmindeki ferdî hakikati, bu mertebede biçimlenir. Vâhidiyet böylece kozmik bir "plan" değil — çünkü o henüz Hak'tan ayrı değildir — daha çok Hakk'ın kendine dönük bilincinde sabitleşen çoğul yapı'dır.
Vâhidiyet ile Ahadiyet İlişkisi
Vâhidiyet'in en zorlu kavramsal mesele olduğu nokta, Ahadiyet ile ilişkisidir. Eğer Ahadiyet mutlak gizli ise, ondan nasıl bir tezahür çıkar? Çıkış, Ahadiyet'i bölmez mi? İbn Arabî ekolünün bu paradokstan çıkışı şöyledir: Ahadiyet'ten Vâhidiyet'e geçiş bir zamansal veya dışsal bir hareket değildir; o, ezelî bir içsel tezahürdür. Bir başka deyişle, Ahadiyet ve Vâhidiyet aynı tek Hakk'ın iki yüzü gibidir: Ahadiyet onun "perdeli" yüzü, Vâhidiyet ise "perdesini kaldıran" yüzüdür; ama gerçekte iki ayrı şey yoktur, sadece tek bir hareketin iki epistemolojik tarafı vardır.
Konevî bunu "el-vahdah el-haqîqiyye" (gerçek birlik) ve "el-vahdah el-iʿtibâriyye" (göreceli birlik) ayrımıyla işler: Ahadiyet mutlak ve niteliksizdir; Vâhidiyet ise iç ilişkilerin ayrıldığı, ama dış tezahürün henüz başlamadığı bir "birinci tecellî" mertebesidir.
Vâhidiyet ve Hakîkat-i Muhammediyye
İbn Arabî sisteminde Vâhidiyet mertebesinin en yoğun ifadesi, Hakîkat-i Muhammediyye (el-haqīqa el-muḥammadiyya) doktrinindedir. Buna göre, Vâhidiyet mertebesinde Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarını kendinde toplayan ilk yaratılan ışık — Logos benzeri bir prensip — Hakîkat-i Muhammediyye olarak ortaya çıkar. Tarihsel Muhammed (s.a.v) bu kosmik hakikatin yeryüzüne tezahür eden son halkasıdır. Hakîkat-i Muhammediyye, Vâhidiyet mertebesinin somut bir niteliğidir: çoğulluğun-birlik-içinde-toplanmasının ilk tezahür biçimi.
Bu doktrin, Hıristiyan Logos doktrini ile özellikle ilginç bir paralellik gösterir — yine de, İslâmî tevhid çerçevesinde, Hakîkat-i Muhammediyye bir hipostaz veya ayrı bir tanrısal kişi değil, Hakk'ın tezahürünün ilk modu olarak konumlandırılır.
Karşılaştırmalı Perspektif
Ein Sof'tan Sefirot'a İniş: Kabbalistik Paralel
Mertebe-i Vâhidiyet'in en yapısal benzer olduğu kosmolojik sistem, Kabala'nın Ein Sof-Sefirot hiyerarşisidir. Yahudi mistisizminde, Ein Sof (Arapça'daki Ahadiyet'in karşılığı) sınırsız, isimsiz, niteliksiz mutlak ilâhî özü ifade eder; ondan tezahür eden on Sefirot (Keter, Hokhmah, Binah, Hesed, Gevurah, Tiferet, Netzah, Hod, Yesod, Malkhut) ise ilâhî isimlerin yapısal ayrımı olarak iş görür.
Gershom Scholem'in klasik Kabala araştırmaları ve Adam Afterman'ın Kabbalistic Neoplatonism (2023) çalışması, Ein Sof'tan Sefirot'a inişin yapısal olarak İbn Arabî'nin Ahadiyet-Vâhidiyet hiyerarşisi ile şaşırtıcı bir paralellik gösterdiğini öne sürer. Her iki sistemde de:
- Mutlak gizli bir köken (Ein Sof / Ahadiyet) vardır,
- Bu kökenden bir ilk içsel tezahür (Keter-Hokhmah / Vâhidiyet) doğar,
- Bu içsel tezahür, ilâhî isim ve sıfatların yapısal ayrımlanmasını içerir (Sefirot / esmâ-i ilâhiyye),
- Aşağı doğru bir tecellî zinciri (Atziluth-Beriah-Yetzirah-Asiyah dört âlemi / Beş İlâhî Huzur) ile maddesel âleme iner.
İki sistem arasında doğrudan tarihsel etki olup olmadığı tartışmalıdır; ama her ikisinin de Yeni-Eflatuncu emanasyon doktrinine — özellikle Plotinus'un Bir'den Akıl ve Ruh'a inişine — borçlu olduğu açıktır. Endülüs'te 12-13. yüzyıllarda Yahudi ve Müslüman düşünürler aynı entelektüel çevrelerde nefes alıyordu; özellikle Moşe İbn Esra ve Yehuda ha-Levi gibi Yahudi düşünürlerin Sufi metafizik geleneği ile diyaloğu, bu yapısal yakınlığın bir kısmını açıklayabilir.
Saguna Brahman: Vedanta Paraleli
Hindu felsefesinde, Advaita Vedanta'nın iki Brahman doktrini — Nirguna Brahman (niteliksiz, mutlak gerçeklik) ve Saguna Brahman (niteliklerle donanmış, tezahür eden gerçeklik) — yapısal olarak Ahadiyet-Vâhidiyet ikilisinin Hindu paralelini sunar. Şankara'nın (788-820) sisteminde:
- Nirguna Brahman: niteliksiz, formsuz, zaman-uzay-nedensellik ötesinde mutlak; sadece neti neti ("şu değil, şu değil") apofatik yöntemiyle yaklaşılabilir.
- Saguna Brahman (= Iśvara): niteliklerle donanmış kişisel Tanrı; yaratıcı, koruyucu, çözücü olarak iş gören mevcut âlemin ilkesi.
İki Brahman, aslında tek Brahman'ın iki bakış açısından (paramārthika ve vyavahārika) görünümleridir: ontolojik olarak ikilik yoktur, sadece epistemolojik bir fark vardır. Bu yapı, Ahadiyet-Vâhidiyet ikilisi ile çarpıcı bir paralel oluşturur: orada da iki mertebe arasındaki ayrım epistemolojiktir, ontolojik değil. Toshihiko Izutsu'nun Sufism and Taoism çalışmasında benzer bir okumayı Çinli Lao-tzu'nun isimsiz Tao (wu-ming) ve isimli Tao (yu-ming) ikilisi için yapması, bu yapısal paralelin perennialist düşüncenin temel iddialarından biri olduğunu gösterir.
Plotinus'un Bir'den Çıkış Hiyerarşisi
Yeni-Eflatuncu Plotinus'un (M.S. 204-270) Enneadlar'ında geliştirdiği üç hipostaz sistemi — to Hen (Bir), Nous (Akıl), Psykhē (Ruh) — de Vâhidiyet doktriniyle yapısal bir akrabalık taşır. Bir mutlak transendenttir, hiçbir niteliği yoktur (Ahadiyet'in karşılığı); ondan ilk emanasyon Nous'tur (akıl/zihin), ki Nous Bir'i temaşa eder ve onda kendi öz-bilincini bulur (Vâhidiyet'in karşılığı). Nous'tan da Ruh çıkar, ki Ruh maddî dünyaya yönelir (alt mertebelerin karşılığı).
İbn Arabî'nin doğrudan Plotinus okuyup okumadığı tartışmalıdır; ancak Sühreverdî'nin İşrâkî felsefesi ve onun öncesinde Fârâbî-İbn Sînâ silsilesi aracılığıyla, Yeni-Eflatuncu emanasyon doktrini İslâmî düşüncenin temel referanslarından biri olmuştu. Vâhidiyet doktrini, bu felsefî mirası tasavvufî bir teolojik çerçeve içinde yeniden formüle etmenin sonucudur.
Çin Taoist Sistematiği
Lao-tzu'nun Tao Te Ching'inin ilk bölümlerinde geçen "isimsiz Tao" (wu-ming) ve "isimli Tao" (yu-ming) ikilisi de yapısal bir paralel sunar. İsimsiz Tao, mutlak gizli kökendir; isimli Tao ise on bin varlığın (wan-wu) annesidir, yani isimli bir tezahürün başladığı yerdir. Izutsu'nun analizinde bu ikilik, Ahadiyet-Vâhidiyet ikiliği ile şaşırtıcı bir yapısal eşdeğerlik gösterir.
Özellikle Tao Te Ching'in 42. bölümünde Lao-tzu şu kosmolojik formülasyonu sunar: "Tao bir doğurur, bir iki doğurur, iki üç doğurur, üç on bin varlığı doğurur". Bu formülasyon, Ahadiyet'ten Vâhidiyet'e, Vâhidiyet'ten esmâ-i ilâhiyye'ye, esmâ-i ilâhiyye'den de somut tezahür dünyasına doğru iniş hiyerarşisi ile doğrudan örtüşür. Izutsu'nun analizi, Çin felsefesinin bu kosmolojik formülasyonu ile İbn Arabî ekolünün beş ilâhî huzur şemasının yapısal bir eşdeğerliği olduğunu öne sürer; her iki sistem de mutlak gizliden somut çoğulluğa doğru aşamalı bir tezahür hiyerarşisi inşa eder. Bu paralel, perennialist düşünürlerin "farklı kültürlerin aynı metafiziksel yapıyı keşfettiği" temel tezini destekleyen güçlü bir kanıt olarak kullanılır.
Hıristiyan Trinitas Doktrini
Vâhidiyet mertebesinin Hıristiyan teolojisindeki yapısal karşılığı, Trinitas (Üçlü-Birlik) doktrininde bulunabilir. Hıristiyan teolojide, mutlak Tanrı (Theos / Deus) içinde Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olmak üzere üç ayrı hipostaz (persona / şahıs) ezelî olarak ayrılmıştır; ama bu ayrım Tanrı'nın özünde bir bölünme yaratmaz, sadece içsel ilişkilerden oluşur. Bu yapı, Vâhidiyet mertebesinde ilâhî isimlerin Hakk'ın özünde ezelî olarak ayrımlanması ile yapısal bir paralellik gösterir.
Özellikle Augustinusçu Trinitas teolojisinde, Baba "kendisi" (Tanrı'nın özü), Oğul "kendi bilgisi" (Logos / Söz olarak içsel idrak), Kutsal Ruh ise "kendisini sevmesi" (Sevgi olarak içsel ilişki) olarak okunur. Bu üçlü, Hakk'ın Vâhidiyet mertebesinde kendisini bilmesi, kendisini sevmesi ve kendisini idrak etmesi şeklindeki Sufî formülasyonu ile yapısal bir benzeşim taşır. Yine de Hıristiyanlık'ta Trinitas'ın üç özgül kişiyle sınırlı kalması ile İslâm tasavvufunda Vâhidiyet'in 99 (veya sonsuz) ilâhî isimle açılması arasında nicel bir fark vardır.
Reza Shah-Kazemi'nin Paths to Transcendence (2006) çalışması ve Joseph Lumbard'ın karşılaştırmalı çalışmaları, bu yapısal benzeşimi ve farkı detaylı olarak işler.
Modern Yansımalar
Henry Corbin'in Imaginal Dünya Yorumu
Fransız oryantalist Henry Corbin (1903-1978), Vâhidiyet mertebesini imaginal dünya (mundus imaginalis) doktrini ile birleştirerek modern Batı düşüncesine taşır. Corbin için Vâhidiyet, salikin kendi ruhsal yolculuğunda eriştiği bir realiteyi temsil eder: salik, kosmosun bütün isimlerini içinde toplayan ilâhî huzur ile temasta hakikatine erişir. Bu okuma, Şehâbeddin Sühreverdî'nin İşrâkî (Aydınlanmacı) felsefesi ve Şîa-Sufî sentezi çerçevesinde okunur.
Seyyid Hüseyin Nasr ve İslâmî Çevrecilik
Çağdaş Müslüman düşünür Seyyid Hüseyin Nasr (d. 1933), mertebeler doktrinini — özellikle Vâhidiyet'i — bir İslâmî ekolojik düşünce zemini olarak yeniden okur. Nasr'a göre Vâhidiyet, doğanın her parçasını Hakk'ın bir ismi ile bağlayan, böylece doğayı kutsal kılan bir doktrindir. Bu okuma, Frithjof Schuon ve perennialist okulun çizgisinde geliştirilen "tradisyonel kosmoloji"nin merkezindedir.
Karşılaştırmalı Teolojide Bedrocky Etki
Çağdaş karşılaştırmalı teolojide, Reza Shah-Kazemi'nin Paths to Transcendence (2006) ve Ian Almond'un Sufism and Deconstruction çalışmaları, Vâhidiyet mertebesinin Hindu Saguna Brahman, Hıristiyan Logos ve Kabalistik Sefirot doktrinleri ile yapısal-fenomenolojik karşılaştırmasını ileri taşımıştır. Bu çalışmalar, mertebeler doktrinini bir Sufi-içi mesele olmaktan çıkararak küresel karşılaştırmalı din felsefesinin temel referanslarından biri hâline getirmiştir.
Çağdaş Bilim ve Mertebeler
Çağdaş fizikte "emergent properties" (ortaya çıkan özellikler) tartışması, Vâhidiyet mertebesinin modern bir okuması için zengin bir zemin sunar. Karmaşık sistemlerin (atomdan moleküle, molekülden hücreye, hücreden bilinçli organizmaya) yukarı hiyerarşik düzeylerinde "ortaya çıkan" özelliklerin, alt düzeyleri tek başına anlamak yoluyla açıklanamayacağı tezi — emergence teorisi — İbn Arabî'nin mertebeler doktrini ile yapısal bir benzerlik gösterir. Her mertebede, alt mertebenin tek başına içermediği yeni nitelikler tezahür eder; ama bu tezahür, alt mertebenin yapısı ile çelişmez, onun "daha üst" bir ifadesidir. Bu yapı, fizikte ve kompleks sistemler kuramında bugün hâlâ aktif olarak araştırılan bir konudur.
Salikin Tecrübesinde Vâhidiyet
Mertebeler doktrini sadece soyut bir kosmolojik şema değil, aynı zamanda salikin mistik yolculuğunun yapısal haritasıdır. Tasavvuf öğretmenleri, Vâhidiyet mertebesinin salikin tecrübesinde "isim ve sıfatların birliğinin tecrübesi" olarak yaşandığını öğretirler. Bu mertebede salik, Hakk'ın bütün isimlerinin tek bir kaynaktan çıktığını ama her birinin kendi özgün niteliğini koruduğunu deneyimler. İsmâil Hakkı Bursevî'nin (1652-1725) Rûhü'l-Beyân tefsirinde geliştirdiği şekliyle, Vâhidiyet tecrübesi salikin önce cem (toplama) hâlinden fark (ayırma) hâline geçişini, ardından cem'-i fark (ayrıştırılmış toplama) hâlinde dengeye gelmesini içerir.
Bu tecrübe, salikin nefs mertebelerinden mutmainne mertebesini aşıp râziye-marziye-sâfiye mertebelerine geçtiği evrede yaşanır; tam Ahadiyet tecrübesi ise ancak en üst mertebede — sâfiye-kâmile düzeyinde — gerçekleşebilir, ama bu da çok nadir bir hâldir.
Eleştiriler
Selefî-Sünnî Eleştirisi
Mertebeler doktrini, ortaya çıktığı andan itibaren Sünnî kelâmî gelenekten ciddi eleştirilere uğramıştır. İbn Teymiyye (1263-1328), Vâhidiyet mertebesinin Hakk'ın Zâtı içine bir bölünme/çoğulluk soktuğunu, böylece tevhid akîdesini zayıflattığını iddia etmiştir. Ona göre Hakk'ın isim ve sıfatları, kosmik bir tezahür düzeyi (mertebe-i taʿayyün) olarak değil, naslarda anlatıldığı şekliyle Zât'a ait nitelikler olarak okunmalıdır.
Vahdet-i Şuhûd Karşı Çıkışı
İmâm Rabbânî (1564-1624), Vâhidiyet mertebesinin Hakk'ı bir kosmik süreç hâline soktuğunu, böylece İslâmî tenzih akîdesini zayıflattığını ileri sürmüştür. Onun Vahdet-i Şuhûd doktrini, Vâhidiyet'i bir ontolojik mertebe olarak değil, salikin tecrübesinde geçici olarak görünen bir epistemolojik realite olarak okur. Bu tashîh, sonraki Nakşibendî-Müceddidî geleneğinde standart yorum hâline gelmiştir.
Modern Akademik Eleştiriler
Çağdaş akademik literatürde, Wael Hallaq'ın Restating Orientalism (2018) ve Mohammed Rustom'un İbn Arabî çalışmaları, mertebeler doktrininin tarihsel olarak Konevî sonrası bir sistemleştirme ürünü olduğunu, dolayısıyla İbn Arabî'nin kendi düşüncesine doğrudan atfedilemeyeceğini vurgular. Bu tarihsel-eleştirel okuma, mertebeler doktrinini İbn Arabî'nin orijinal düşüncesinden ayırarak "İbn Arabîci ekol" (Akbariyye) kategorisi altında değerlendirmeyi önerir.
Felsefî Tutarlılık Tartışmaları
Bir başka eleştiri yönü, mertebeler doktrininin felsefî tutarlılığına yöneliktir. Eğer Ahadiyet ile Vâhidiyet aynı tek Hakk'ın iki yüzü ise, neden bir hiyerarşi kurulmuş; eğer iki ayrı şey ise, ilâhî birlik nasıl korunur? Bu klasik dilemma, çağdaş analitik din felsefesi içinde — özellikle Richard Swinburne ve Brian Davies gibi düşünürlerin teizm-natüralizm tartışmaları çerçevesinde — yeniden gündeme gelmiştir. İbn Arabî ekolünün cevabı genellikle dialektik bir yön alır: hiyerarşi gerçektir ama mutlak değildir; ayrım vardır ama bölünme yoktur. Bu cevap, mantıksal-analitik felsefenin disipliniyle çözüldüğü oranda her zaman yetersiz görünmüş; ama tecrübî-mistik bir okumada anlamlı bulunmuştur.
Feminist Eleştiriler ve Yeniden Okumalar
Çağdaş Müslüman feminist düşünürlerden Sa'diyya Shaikh ve Aisha Geissinger, mertebeler doktrininin geleneksel olarak eril metaforlarla (Hak "O" olarak, salik eril ego olarak) yapılandırıldığını eleştirirler. Onlara göre, Vâhidiyet mertebesinin asıl manası, ilâhî isimlerin celâl-cemâl polarite içinde dengelenmesi olduğundan, hem eril (celâl) hem dişil (cemâl) ilâhî nitelikleri eşit görülmesi gerekir. Bu yeniden okuma, mertebeler doktrinini cinsiyet-aşkın bir teolojik çerçeveye taşır.
Mertebe-i Vâhidiyet doktrini, klasik tasavvuf kelâmının, Yeni-Eflatuncu felsefenin, Kabalistik Sefirot şemasının ve Hindu Saguna Brahman doktrininin kesiştiği zengin bir karşılaştırmalı düşünce alanını açar. Tasavvuf kosmolojisinin ontolojik iniş hiyerarşisinin ikinci basamağı olarak, hem teolojik olarak (Hakk'ın kendine dönük tezahürü), hem epistemolojik olarak (salikin Hak ile temasının ilk mertebesi), hem de karşılaştırmalı olarak (perennialist tezler için temel referans) merkezi bir rol oynamaya devam etmektedir.