Önemli Şahsiyetler

Nicholas of Cusa — Docta Ignorantia

On beşinci yüzyılın kardinali ve filozofu Nicholas of Cusa'nın 'bilgili bilgisizlik' öğretisi: matematiksel sonsuzluk imgeleriyle Tanrı'yı zıtların çakışması olarak düşünmek ve geç Ortaçağ apofatizmini Rönesans'ın eşiğine taşımak.

10 bağlantı İleri Önemli Şahsiyetler Haritada göster →

“Bilgili bilgisizlik, kişinin bilinemez olanı ne kadar bilinemez biçimde kavradığını bilmesidir; öyle ki gerçeğe, ona ne kadar yaklaşırsa o kadar yaklaşılmaz kaldığını görerek dokunuruz.” — Nicholas of Cusa, De Docta Ignorantia I, 3

Bir Köprü Adam

Nicolaus Cusanus (1401–1464) — Almanca Nikolaus von Kues, Latince Nicolaus Cusanus — Moselle nehri kıyısındaki Kues kasabasında bir tekne sahibinin oğlu olarak doğdu. Köklü bir hanedandan değil, yükselen bir burjuva sınıfından geliyordu; bu, onun zihinsel hareketliliğini ve kurumsal kalıpların dışında düşünme cesaretini belki de bir miktar açıklar. Heidelberg'de, sonra İtalya'da Padova'da kilise hukuku okudu, 1423'te doktorasını aldı. Hayatı boyunca bir hukukçu, bir kilise diplomatı, Basel ve Floransa konsillerinin müzakerecisi, kardinal (1448'den itibaren) ve Brixen piskoposu olarak son derece pratik bir kamusal kariyer sürdürdü. Doğu ve Batı kiliselerinin birleşmesi için İstanbul'a giden bir heyetin parçası oldu; bu yolculuk dönüşünde, kendi anlatımıyla, De Docta Ignorantia'nın temel sezgisi ona "yukarıdan bir armağan" olarak geldi.

İşte bu ikilik — pratik diplomat ile spekülatif metafizikçi — Cusanus'u anlamanın anahtarıdır. O, Skolastiğin altın çağının kapandığı, Rönesans hümanizminin henüz emeklediği bir geçiş anında durur. Bir yanda Ortaçağ'ın katedral teolojisi (Bonaventura'nın zihnin Tanrı'ya yükselişi ve Duns Scotus'un ince ayrımları), diğer yanda matematik, kozmoloji ve filolojinin yeni canlanan dünyası. Cusanus her iki kıyıyı da tutar ve aralarına bir köprü atar: o köprünün adı docta ignorantia, yani bilgili bilgisizliktir.

Bilgili Bilgisizliğin Anlamı

De Docta Ignorantia (1440) Cusanus'un başyapıtıdır ve adı, ilk bakışta paradoks gibi görünen bir öğretiyi taşır. Sokrates'in "yalnızca hiçbir şey bilmediğimi biliyorum" itirafından beslenir, ama onu çok daha sistematik bir epistemolojiye dönüştürür. Cusanus'un savı şudur: Sonlu akıl, sonsuz olanı asla tam olarak kavrayamaz — çünkü bilgi daima karşılaştırmaya, ölçmeye, bilinmeyeni bilinene oranlamaya dayanır. Ama sonsuz ile sonlu arasında hiçbir oran yoktur (infiniti ad finitum nulla proportio). Bir çokgenin kenarlarını ne kadar artırırsanız artırın, onu çevreleyen daireye sonsuzca yaklaşırsınız ama asla onunla çakışmazsınız.

Bu noktada Cusanus, cehaleti bir teslimiyet değil, bir yöntem hâline getirir. En yüksek bilgelik, bilinemeyenin tam da bilinemezliğini açıkça, "öğrenilmiş" bir biçimde kavramaktır. Bu, Hristiyan apofatik (olumsuzlamacı) geleneğin doruğudur: Pseudo-Dionysius Areopagita'nın negatif teolojisini, Eriugena'nın Tanrı'nın kendi kendine bile bilinmez oluşu fikrini ve Plotinos'un "Bir"in tüm yüklemlerin ötesinde duruşunu miras alır. Ancak Cusanus bu mistik geleneği soyut bir teslimiyet olmaktan çıkarıp, matematiksel kesinlikte işleyen bir düşünme tekniğine dönüştürür.

Coincidentia Oppositorum: Zıtların Çakışması

Cusanus'un en özgün ve en etkili kavramı coincidentia oppositorum — zıtların çakışması — dır. Sonlu dünyada en büyük ve en küçük, sıcak ve soğuk, hareket ve durağanlık birbirinin karşıtıdır. Ama Tanrı, maximum absolutum (mutlak en büyük) olarak, aynı zamanda minimumtur; çünkü mutlak büyüklük, kendisinden daha büyüğü olamayacağı gibi, kendisinden küçüğü de olamayan, dolayısıyla tüm ölçeği aşan şeydir. Tanrı'da bütün karşıtlıklar buluşur, çakışır, tek olur.

Cusanus bunu açıklamak için ısrarla geometriye başvurur — ki bu, onun mistisizmini Eckhart'ınkinden ayıran şeydir. Sonsuz büyüklükte bir daire düşünün: çevresi sonsuza uzadıkça eğriliği yok olur, çevre bir doğruya dönüşür. Sonsuz bir daire, sonsuz bir doğru ve sonsuz bir üçgen birbiriyle aynı şeye varır. Böylece çizgi, çember ve üçgen — geometride apaçık ayrı olan biçimler — sonsuzlukta çakışır. Bu, üçlemenin (Baba, Oğul, Kutsal Ruh) tek bir sonsuz özde birliğinin de matematiksel bir ikonudur. Cusanus için matematik, ilahi olanın izini sürmenin en güvenilir yoludur; çünkü sayılar ve şekiller, duyusal yanılsamadan en arınmış zihinsel nesnelerdir.

Bu fikir, ondan sonra gelen mistik metafiziğin damarına işledi. Jakob Böhme'nin Tanrı'daki karşıt güçlerin (öfke ve sevgi, karanlık ve ışık) diyalektik birliği, Cusanus'un coincidentia'sının uzak bir yankısıdır. Yüzyıllar sonra Hegel'in diyalektiği ve Carl Jung'un karşıtların birliği arketipi de aynı membadan beslenecektir.

Sonsuz Evren ve Merkezsizlik

Cusanus'un De Docta Ignorantia'nın ikinci kitabında kozmolojiye uzanması, onu çağının ötesine taşıyan en cüretkâr adımdır. Eğer Tanrı sonsuzsa ve evren O'nun explicatio'su (açılımı) ise, evrenin de kesin bir sınırı, kesin bir merkezi olamaz. Cusanus, Kopernik'ten neredeyse bir yüzyıl önce, Dünya'nın evrenin sabit merkezi olmadığını, hiçbir gök cisminin mükemmel bir dairede dönmediğini ve evrenin "merkezi her yerde, çevresi hiçbir yerde" olduğunu yazdı. Bu, bir gözlem ya da matematiksel hesaptan değil, doğrudan onun metafizik ilkesinden — sonsuzun sonluya oranının olmayışından — türeyen bir sezgiydi.

Bu kozmolojik vizyon, Giordano Bruno'nun sonsuz evren ve sonsuz dünyalar öğretisini doğrudan besledi; Bruno, Cusanus'a açık borcunu defalarca dile getirdi. Modern bilim tarihçileri (özellikle Alexandre Koyré) Cusanus'u, kapalı kozmostan sonsuz evrene geçişin felsefî öncüsü sayar. Yine de Cusanus bir bilim insanı değildi; onun "merkezsiz evren"i bir ölçüm değil, bir teolojik metafordu — ama metaforun gücü, sonradan gelecek olan bilimsel devrime zemin hazırlayacak kadar büyüktü.

Eckhart'la Akrabalık ve Ondan Ayrılış

Cusanus'un kütüphanesinde Meister Eckhart'ın vaazlarının el yazmaları vardı ve onları dikkatle okuyup notlar düştü. Eckhart 1329'da mahkûm edilmiş, eserleri gölgede kalmıştı; Cusanus onu savunan nadir seslerden biriydi. İki düşünür de ruhun derinliğinde Tanrı ile birleşebileceği bir "kıvılcım", isimsiz bir öz fikrini paylaşır; ikisi de apofatik dilin ustasıdır.

Ama aralarında belirleyici bir fark vardır. Eckhart'ın yolu radikal biçimde içe dönük ve varoluşsaldır: ruhun Tanrı'da hiçleşmesi, "tanrılıktan da tanrısızlaşma". Cusanus'unki ise entelektüel ve matematikseldir: o, Tanrı'ya bir tefekkür hâliyle değil, sonsuzluk üzerine kesin bir akıl yürütmeyle yaklaşır. Eckhart bir mistik vaiz, Cusanus bir spekülatif geometricidir. Bu fark, Hristiyan mistisizminin iki büyük kolunu — duygusal-birleşmeci yol ile entelektüel-spekülatif yol — temsil eder. Cusanus'un dehası, ikinci yolu öyle bir titizlikle işlemesidir ki, sonsuzluk artık yalnızca dindarlığın değil, aklın da nesnesi hâline gelir.

Dinler Arası Barış: De Pace Fidei

1453'te İstanbul'un fethi haberi Avrupa'yı sarstığında, Cusanus savaş çağrılarına değil, alışılmadık bir cevaba yöneldi: De Pace Fidei (İmanın Barışı). Bu kısa diyalogda, cennette farklı milletlerin ve dinlerin temsilcileri — bir Yunan, bir İtalyan, bir Arap, bir Yahudi, bir İranlı, bir Türk, bir Tatar — İlahi Söz'ün huzurunda toplanır. Sonuç çarpıcıdır: tüm dinlerin ardında una religio in rituum varietate — "ayinlerin çeşitliliğinde tek bir din" — yatar. Ayinler, semboller ve adlar farklıdır; ama hepsinin işaret ettiği tek bir aşkın hakikat vardır.

Bu, sığ bir senkretizm değildir; Cusanus Hristiyan üçlemesinin hakikatinden vazgeçmez. Ama farklı geleneklerin aynı kaynağa giden yollar olabileceği fikri, kendi coincidentia oppositorum mantığının dinler alanına uygulanışıdır: yüzeydeki karşıtlıklar, derinlikteki birlikte çakışır. Cusanus ayrıca Kur'an'ı ciddiyetle okuyup Cribratio Alkorani (Kur'an'ın Elenmesi) adlı bir incelemesini kaleme aldı — eleştirel ama, çağına göre, dikkat çekici ölçüde diyaloğa açık bir metin. Bu yönüyle Cusanus, mukayeseli maneviyatın erken ve özgün bir habercisidir.

Görmenin Görüsü: De Visione Dei

Cusanus'un en çok sevilen küçük eseri De Visione Dei'dir (Tanrı'nın Görüsü, 1453). Tegernsee manastırının keşişlerine yazdığı bu metinde, her yöne bakan bir yüz tasviri (icon) kullanır: portrenin gözleri, odanın her köşesinden bakan herkese doğrudan kendisine baktığını hissettirir. Cusanus bunu Tanrı'nın görüsü için bir alegoriye dönüştürür: Tanrı'nın görmesi (visio) aynı zamanda O'nun sevmesi ve var etmesidir; "senin görmen, var etmendir". Birey, Tanrı tarafından görüldüğünü fark ettiğinde, kendi varlığının bu ilahi bakışta asılı durduğunu anlar.

Bu eser, coincidentia'nın en şefkatli, en kişisel ifadesidir: gören ile görülen, seven ile sevilen orada çakışır. Görmenin karşılıklılığı, sonlu insan ile sonsuz Tanrı arasındaki oransızlığın, sevgi düzleminde bir tür köprüye kavuştuğunu gösterir. Soğuk geometriciden beklenmeyecek bir sıcaklıktır bu — ve Cusanus'un düşüncesinin sadece zihinsel bir oyun değil, derin bir tinsel deneyim olduğunu hatırlatır.

Mirası

Nicholas of Cusa, ölümünden sonra uzun süre gölgede kaldı; ne tam bir Skolastik ne tam bir hümanist olduğu için her iki kanona da kolayca yerleştirilemedi. Ancak yirminci yüzyılda Ernst Cassirer onu "ilk modern düşünür" ilan etti; Karl Jaspers onu büyük filozoflar arasına aldı. Bugün Cusanus, Ortaçağ'dan Rönesans'a, kapalı kozmostan sonsuz evrene, dogmatik kesinlikten "bilgili bilgisizliğe" geçişin simge ismidir.

Onun mirası üç koldan akar. Felsefede, sonsuzluk ve zıtların birliği üzerine düşünceleri Bruno, Leibniz, Hegel ve modern süreç felsefesine uzanır. Mistisizmde, apofatik geleneği matematiksel bir kesinlikle donatarak, Eckhart ve Böhme arasındaki köprüyü kurar. Dinler arası düşüncede, De Pace Fidei'siyle, farklılık içinde birliği arayan modern çoğulculuğun erken bir öncüsü olur. Bir tekne sahibinin oğlu, sonsuzluğun geometrisini çizerek, Batı düşüncesinin en derin kavşaklarından birinde durmayı başardı.

Kaynaklar