Martin Heidegger — Sein & Existenztheologie
Varlık sorusunu Batı metafiziğinin merkezine geri taşıyan Heidegger'in düşüncesi: Sein/Dasein ayrımı, varlık unutuluşu, Gelassenheit ile mistik teslimiyet ve felsefenin maneviyata dönüşünün kavşağı.
“Nur noch ein Gott kann uns retten.” — Martin Heidegger, Der Spiegel söyleşisi (1966, ölümünden sonra 1976'da yayımlandı)
Bir Sorunun Yeniden Doğuşu
Martin Heidegger (1889–1976), yirminci yüzyıl felsefesinin en derin ve en tartışmalı isimlerindendir. Onun bütün düşüncesi tek bir soruda toplanır: Sein'ın anlamı nedir? — "varlık" ne demektir? Heidegger'e göre Batı felsefesi, Platon ve Aristoteles'ten beri bu soruyu sormayı unutmuş, onun yerine hep tikel varolanlar (Seiendes) hakkında konuşmuştur: ağaçlar, sayılar, Tanrı, ruh, atomlar. Ama bütün bu varolanları "var" kılan o örtük zemin — varlık olarak varlık — düşüncenin gözünden kaçmıştır. Heidegger buna Seinsvergessenheit, yani "varlığın unutuluşu" der.
Bu teşhis salt teknik bir felsefe meselesi değildir; manevî ve kültürel bir tanıdır. Heidegger, modern Batı'nın teknik akıl, hesaplayıcı düşünce ve nesneleştirme tarafından kuşatıldığını, dünyanın artık yalnızca "el altındaki kaynak" (Bestand) olarak görüldüğünü söyler. Tam da bu nedenle onun felsefesi, görünüşte seküler bir varlık araştırması olmasına rağmen, mistik geleneklerin diliyle şaşırtıcı biçimde örtüşür. Bu kesişim, Batı felsefesinin maneviyata "dönüş" hikâyesinin en kritik durağıdır.
Fenomenolojiden Varlık Sorusuna
Heidegger'in çıkış noktası, hocası Edmund Husserl'in kurduğu fenomenoloji idi: "şeylerin kendisine" (zu den Sachen selbst) dönmek, bilincin kurduğu önyargıları paranteze alarak fenomenlerin kendilerini nasıl gösterdiğine bakmak. Ama Heidegger bu yöntemi radikalleştirdi. Husserl bilinci ve onun nesnelerini incelerken, Heidegger sordu: bütün bu fenomenlerin kendini gösterdiği o açıklık, o "var-olma" hâli nedir?
1927 tarihli başyapıtı Sein und Zeit (Varlık ve Zaman), varlık sorusuna girmek için tuhaf bir kapıdan girer: insanın kendisinden. Çünkü insan, varlığını bir mesele edinen, "var olmak ne demek?" diye sorabilen yegâne varolandır. Heidegger insanı Dasein ("orada-olma", Da-sein) diye adlandırır — bilinç ya da özne değil, varlığın kendini açtığı o "açıklık alanı". Dasein, dünyaya fırlatılmış (Geworfenheit), zaman içinde, ölüme doğru (Sein-zum-Tode) ve kaygıyla (Angst) var olan bir varlıktır. Kaygı burada patolojik bir durum değil, varoluşun çıplak olgusuyla — "hiçlik" karşısında asılı kalmakla — yüzleşmenin temel kipidir.
Heidegger'in çözümlemesinin özgünlüğü, insanı önce kuram kuran bir "düşünen şey" (Descartes'ın res cogitans'ı) olarak değil, dünyaya pratik olarak gömülmüş, ilgilenen, eyleyen bir varlık olarak ele almasıdır. Çekici kavramayışımız, onu kuramsal bir nesne ("şu kütlesi şu olan metal") olarak gördüğümüzde değil, "el altında" (zuhanden) bir araç olarak çiviyi çakarken kurulur. Dünya, önce nesnelerin toplamı değil, anlam ilişkilerinin ağıdır; "var olmak" hep bir bağlam içinde var olmaktır. Heidegger ayrıca Dasein'ın "düşmüş" (Verfallen) hâlini betimler: "onlar" (das Man) içinde erimek, herkesin dediğini söylemek, herkesin yaptığını yapmak, böylece kendi sahici varoluşundan kaçmak. Ölüm karşısındaki kaygı ise bu uyuşukluğu kırar; kendi sonluluğuyla yüzleşen Dasein, sahici (eigentlich) bir varoluşa, kendi "en öz olanak"ına çağrılır. Bu yapı, mistik geleneklerdeki "ölmeden önce ölmek" çağrısının laik bir izdüşümü gibidir: ölümlülüğün bilinci, hayatı sahteden sahiciye çevirir.
Varlık ve Hiçlik: Negatif Teolojiyle Akrabalık
Heidegger'in en provokatif iddialarından biri şudur: Varlık bir varolan değildir. Tanrı bile, eğer onu "en yüce varolan", "ilk neden" ya da "yaratıcı töz" olarak düşünürsek, bir varolandır — varlığın kendisi değil. Heidegger bu yüzden Batı metafiziğini ve onun teolojiye sızmış biçimini onto-teoloji diye eleştirir: Tanrı'yı varolanlar zincirinin en tepesindeki bir nesne hâline getiren, böylece hem felsefeyi hem dini yoksullaştıran düşünce.
Bu nokta, Heidegger'i hiç beklenmedik bir akrabalıkla mistiklere bağlar. Pseudo-Dionysius'un negatif teolojisi, Tanrı hakkında söylenen her şeyin O'nu sınırlayacağını, bu yüzden en yüksek bilginin bir "bilinmezlik bulutu" olduğunu söyler. Damaskios apofatik düşüncenin sınırlarını zorlayarak ilkenin dilin ötesinde kaldığını gösterir. Nicholas Cusanus'un öğrenilmiş cehalet (docta ignorantia) kavramı, sonlu aklın sonsuzu ancak bilmediğini bilerek kavrayabileceğini öne sürer. Heidegger'in "varlık hakkında olumlu önermeler kurulamaz, çünkü o varolan değildir" tezi, bu apofatik geleneğin felsefî bir yankısıdır. Onun "Hiçlik" (das Nichts) üzerine yazdıkları — "Hiçlik hiçler" (Das Nichts nichtet) — Meister Eckhart'ın ilahî hiçlik kavramıyla doğrudan diyalog içindedir.
Eckhart'ın Gölgesi ve Gelassenheit
Heidegger'in mistik gelenekle bağı yalnızca yapısal bir benzerlik değildir; doğrudan bir etkidir. Genç Heidegger Katolik teoloji öğrencisiydi ve Meister Eckhart'ı Eckhart derinlemesine okumuştu. Eckhart'ın iki anahtar kavramı, Heidegger'in geç dönem düşüncesinin tam göbeğine yerleşir:
- Gelassenheit ("bırakmışlık, teslimiyet"): Eckhart'ta bu, insanın kendi iradesini, mülkiyet arzusunu ve hatta "Tanrı"ya dair kavramlarını bile bırakarak ilahî olana açılmasıdır. Heidegger bu sözcüğü 1955'te aynı başlıklı bir konferansta felsefîleştirir: teknik-hesaplayıcı aklın saldırganlığı karşısında, varlığa karşı "izin verici", bekleyen, dinleyen bir tutum. İrade değil, bekleyiş; kavrama değil, bırakma.
- Geçmişlik (Abgeschiedenheit / kopuş): Eckhart'ın ruhun kendi derinliğine çekilerek dünyadan kopması fikri, Heidegger'in düşünceyi hesaplamadan ayırıp "meditatif düşünce"ye (besinnliches Denken) çağırmasında yankılanır.
Bu yüzden Heidegger'in geç dönemi sık sık "varlık mistisizmi" olarak nitelenir. Kendisi bunu tam kabul etmese de, "düşünme" ile "şükretme/anma"yı (Denken ile Danken) etimolojik olarak birleştirmesi, dili "varlığın evi" sayması ve şiiri (özellikle Hölderlin'i) hakikatin ayrıcalıklı taşıyıcısı görmesi, onu rasyonalist felsefenin sınırlarının çok ötesine taşır.
Metafizik Eleştirisi: Nietzsche ve Schopenhauer Hattı
Heidegger'in varlık unutuluşu teşhisi, on dokuzuncu yüzyıl Alman düşüncesinin metafizik-eleştirisinden beslenir. Schopenhauer'in Schopenhauer dünyayı kör bir "İrade"nin tezahürü sayan kötümser metafiziği ve Doğu düşüncesine (Upanişadlar, Buddhizm) açılması, Batı aklının kendi dışına bakışının erken bir örneğiydi. Nietzsche Nietzsche ise "Tanrı öldü" ilanıyla ve "değerlerin yeniden değerlendirilmesi" çağrısıyla Batı metafiziğinin tükenişini ilan etmişti.
Heidegger, Nietzsche üzerine yıllarca ders verdi (iki ciltlik Nietzsche, 1961) ve onu "son metafizikçi" olarak okudu: Nietzsche, "güç istenci"ni her şeyin temeli yaparak metafiziği yıkmak isterken aslında onu tamamlamıştı, çünkü hâlâ varlığı bir varolana ("güç istenci"ne) indirgiyordu. Heidegger'e göre nihilizm, varlığın unutuluşunun zirvesidir — ama aynı zamanda bir dönüm noktasıdır: tükeniş, yeni bir başlangıcın eşiğidir. Bu, Kant'ın Kant aklın sınırlarını çizen eleştirel projesinden farklı bir hamledir; Heidegger sınırları değil, sorunun kökenini sorgular.
Doğu Düşüncesiyle Diyalog
Heidegger'in düşüncesi, yaşamı boyunca Doğu gelenekleriyle sessiz ama derin bir alışveriş içindeydi. 1940'larda Çinli bilgin Paul Hsiao ile Daodejing'i Almanca'ya çevirmeye girişti; Tao (yol) ile kendi "varlığın yolu" (Weg) kavramı arasındaki yakınlık onu büyülemişti. Japon Kyoto Okulu filozofları (Nishida, Nishitani, Tanabe) Heidegger'le doğrudan çalıştı ve onun "hiçlik" düşüncesini Zen Buddhizm'in śūnyatā (boşluk) kavramıyla karşılaştırdı.
Kyoto Okulu'nun bu diyaloğa katkısı yüzeysel bir benzetme değildi. Keiji Nishitani, Religion and Nothingness (1961) adlı eserinde, Batı nihilizminin "göreli hiçlik"inden (her şeyin anlamsızlığı) Zen'in "mutlak hiçlik"ine (absolute Nothingness, zettai mu) geçişi tartışırken doğrudan Heidegger'le hesaplaşır. Nishitani'ye göre Heidegger hiçliğe dokunmuş ama onu hâlâ varlık sorusunun gölgesinde bırakmıştır; oysa Zen'de boşluk, her şeyin özgürce belirdiği şefkatli bir açıklıktır. Bu eleştiri, Doğu-Batı diyaloğunun salt bir paralellik avcılığı olmadığını, gerçek bir felsefî gerilim taşıdığını gösterir.
Bu köprü, popüler düzlemde de yankı buldu. Alan Watts Alan Watts gibi yorumcular, Batı'nın varoluşsal kaygısıyla Zen'in "bırakma" pratiğini yan yana getirirken Heideggerci temaları halka taşıdı. Psikanalist Erich Fromm Fromm ise "sahip olmak" ile "olmak" (Haben ve Sein) ayrımını — ki bu doğrudan Heideggerci ve Eckhartçı bir ayrımdır — modern insanın varoluşsal hastalığının teşhisine dönüştürdü. Burada Batı felsefesi, dünya maneviyat gelenekleriyle aynı sorunun farklı dillerini konuştuğunu fark eder: var olmak, sahip olmaktan, hesaplamaktan ve kontrol etmekten başka bir şeydir.
Karşılaştırmalı Bir Bakış: Varlığa Açılan Üç Yol
Heidegger'in "varlığa bırakmışlık" çağrısını üç gelenekle yan yana koymak aydınlatıcıdır. Hristiyan negatif teolojisinde (Dionysius, Eckhart) yol, kavramların ve Tanrı imgelerinin terk edilerek "ilahî karanlığa" girmektir. Zen Buddhizm'inde boşluk (śūnyatā), benliğin ve kavramsal kavrayışın çözülmesiyle açılır; satori, tıpkı Heidegger'in "varlığın açılması" (Ereignis) dediği şey gibi, planlanamaz, ancak hazırlanılabilir bir olaydır. Heidegger'de ise yol, hesaplayıcı düşünceyi bırakıp varlığın kendini gösterişine "izin vermek"tir. Üçünde de ortak çekirdek aynıdır: hakikat, ele geçirilen bir nesne değil, kendini veren bir olaydır; özne onu üretmez, ona açılır.
Bununla birlikte farklar da önemlidir. Mistik gelenekler bu açılışı kişisel bir Tanrı'yla birleşme ya da ben'in nihaî çözülüşü olarak yaşar; Heidegger ise kasıtlı olarak teolojik dili askıya alır, "varlık" der ama "Tanrı" demez. Onun ünlü "yalnızca bir tanrı bizi kurtarabilir" sözü, bir iman ikrarı değil, modern insanın kendi gücüyle kurtulamayacağına dair felsefî bir kabuldür. Bu belirsizlik, hem teologları (Bultmann, Rahner, Tillich) hem de seküler düşünürleri ona çekmiştir: Heidegger, dinî ile felsefî olanın tam sınırında durur.
Gölgeler: Siyaset ve Sorumluluk
Heidegger'in düşüncesini ele alırken kaçınılmaz ve ahlaken zorunlu bir nokta vardır: 1933'te Freiburg Üniversitesi rektörü olarak Nasyonal Sosyalist partiye katılması ve bu döneme dair ölümüne kadar sürdürdüğü suskunluk. Ölümünden sonra yayımlanan Schwarze Hefte (Kara Defterler) onun antisemitik önyargılarını açıkça ortaya koydu. Bu, felsefesini geçersiz kılmaz ama gölgeler; düşüncesinin "varlığa teslimiyet" çağrısının, eleştirel ahlakî yargıyı ne ölçüde aşındırdığı hâlâ ciddi bir tartışmadır. Manevî bir arşivde Heidegger'i okurken bu gerilimi görmezden gelmek, Sokrates'in Sokrates sorgulayan dürüstlüğüne ihanet olurdu: derin düşünce, ahlakî körlüğe karşı bir muska değildir.
Mirası: Felsefenin Maneviyata Dönüşü
Heidegger, Batı düşüncesinin kendi rasyonalist kabuğunu kırıp varlığın gizemine yeniden açıldığı kavşaktır. Onun süreç felsefesiyle paylaştığı sezgiler — gerçekliğin sabit tözler değil, oluş ve olaylardan kurulduğu fikri — Whitehead Whitehead gibi çağdaşlarında farklı bir dille belirir. Varoluşçuluk (Sartre, Jaspers), hermenötik (Gadamer), yapısöküm (Derrida) ve teolojik düşünce (Tillich, Rahner) ondan beslendi.
Heidegger'in tekniğe dair çözümlemesi — Die Frage nach der Technik (1954) — bu mirasın bugün belki en güncel parçasıdır. Ona göre teknik yalnızca araçlar toplamı değil, bir "açığa çıkarma kipi"dir (Entbergen): modern teknik, doğayı "kullanılmaya hazır kaynak" (Bestand) olarak kuşatır, nehri hidroelektrik potansiyele, ormanı keresteye, insanı "insan kaynağı"na indirger. Heidegger bu kuşatıcı çerçeveye Gestell ("çatkı, dayatma") der ve onun en büyük tehlikesinin, başka her açığa çıkarma biçimini — sanatın, şiirin, tefekkürün dünyayı görme tarzını — gizlemesi olduğunu söyler. Çağ bilgisayar, veri ve yapay zekâ dilini konuşurken bu teşhis daha da keskinleşir: her şeyin ölçülebilir, optimize edilebilir bir kaynağa dönüştüğü bir dünyada "bırakmışlık", boyun eğme değil, hesaplamacı bakışın tahakkümünden bir kurtuluş imkânıdır.
En kalıcı katkısı belki de şudur: modern insanın temel sorununun bir bilgi eksikliği değil, bir unutuş olduğunu göstermesi. Çözüm, daha fazla hesaplama, daha fazla teknik, daha fazla kontrol değil; bir geri adım, bir dinleme, bir bırakmadır. Bu teşhiste Heidegger, binlerce yıllık mistik geleneğin sezgisini felsefenin diline çevirir: hakikat, zorla alınmaz; ancak açık bir kalbe — ya da açık bir düşünceye — kendini verir.
Kaynaklar
- Martin Heidegger, Sein und Zeit (1927); İng. çev. Being and Time, Macquarrie & Robinson (1962)
- Martin Heidegger, Gelassenheit (1959); İng. çev. Discourse on Thinking (1966)
- Martin Heidegger, Der Spiegel söyleşisi "Nur noch ein Gott kann uns retten" (1976)
- John D. Caputo, The Mystical Element in Heidegger's Thought (Fordham University Press, 1986)
- Reiner Schürmann, Heidegger on Being and Acting: From Principles to Anarchy (1987)
- Otto Pöggeler, Martin Heidegger's Path of Thinking (1987)
- Graham Parkes (ed.), Heidegger and Asian Thought (University of Hawaii Press, 1987)
- Emmanuel Faye, Heidegger: The Introduction of Nazism into Philosophy (2009)
- TDV İslâm Ansiklopedisi ve Stanford Encyclopedia of Philosophy, "Martin Heidegger" maddeleri