Wilfred Cantwell Smith: Din Yerine 'İnanç' — Epistemolojik Devrim
Kanadalı din bilimci Wilfred Cantwell Smith'in (1916–2000) çığır açan tezi: 'din' kavramı modern bir şeyleştirmedir; insanlığın gerçek dinî hayatı ise sınırları aşan kişisel bir 'iman' (faith) ile ona aktarılan tarihsel 'birikim' (cumulative tradition) arasındaki diyalogda yaşar.
“Tanrı'ya inananlar değil, Tanrı'yı tanıyanlar kurtulur.” — Wilfred Cantwell Smith, Faith and Belief (1979), Ortaçağ ilâhiyatçılarının "credere Deum / credere Deo / credere in Deum" ayrımını anarken
Bir Kavramın Otopsisi
Yirminci yüzyıl din biliminin en sessiz ama en köklü kışkırtmalarından biri, sıradan bir soruyla başlar: "Din" dediğimizde tam olarak neden söz ediyoruz? Kanadalı İslâm tarihçisi ve mukayeseli din bilgini Wilfred Cantwell Smith (1916–2000), 1962 tarihli The Meaning and End of Religion adlı eserinde, Batılı entelektüel geleneğin en doğal saydığı kavramın — "a religion", yani sayılabilir, sınırlandırılabilir, birbiriyle karşılaştırılabilir kapalı bir sistem olarak din — aslında modern Avrupa'nın bir icadı olduğunu öne sürdü. Smith'e göre bu, masum bir adlandırma değil; insanlığın canlı, kişisel ve aşkın hayatını cansız bir nesneye dönüştüren bir reifikasyon (şeyleştirme) idi.
Smith'in arka planı bu tezi besler. Lahor'da (bugünkü Pakistan) yıllarca yaşamış, İslâm'ı kitaplardan değil Müslümanların içinde öğrenmiş, ardından McGill Üniversitesi'nde İslâm Araştırmaları Enstitüsü'nü kurmuş, sonra Harvard'da Dünya Dinleri Merkezi'nin başına geçmişti. O, "öteki" hakkında dışarıdan konuşan bir oryantalist değil, bir geleneğin müminlerinin kendi imanlarını nasıl yaşadığını içeriden anlamaya çalışan bir diyalog insanıydı. Bu kişisel tecrübe, onun mukayeseli maneviyatın yöntemine kattığı en büyük katkıdır: dinleri değil, dindar insanları incelemek.
"Religion" Kelimesinin Tarihi
Smith'in en şaşırtıcı iddialarından biri filolojiktir: Bugün anladığımız anlamda "din" kavramı, çoğu kültürde ve hatta Avrupa'nın kendi geçmişinde bulunmaz. Latince religio, Cicero ve Lactantius'ta bir sistem değil, bir tutum — dikkat, vicdanî bağlılık, kutsala karşı duyulan saygı dolu titizlik — anlamına geliyordu. Augustinus'un De vera religione'si "hakiki din sistemi" değil, "Tanrı'ya yönelik hakiki dindarlık" demekti.
Kelimenin çoğullaşması ("religions") ve sayılabilir nesnelere dönüşmesi, Smith'e göre 17.–18. yüzyıllarda — Aydınlanma'nın tasnif edici, kategorize edici aklıyla — gerçekleşti. "Boudhism", "Hindooism", "Confucianism" gibi adlar, çoğu zaman bu geleneklerin mensuplarının kendilerini hiç böyle adlandırmadığı bir dönemde, Batılı gözlemciler tarafından üretildi. "Hinduizm" sözcüğü 19. yüzyıl icadıdır; "Boudhism" terimini bir Buddhist değil, bir Avrupalı kullanmaya başlamıştır. Smith'in çarpıcı tespiti şudur: bir geleneğe dışarıdan bir "-izm" eki takıldığı an, o gelenek yaşayan bir imandan çıkarılıp bir ideolojiler kataloğunun rafına yerleştirilir.
Bu çözümleme, Ninian Smart'ın dini çok boyutlu bir olgu olarak ele alan yaklaşımıyla hem örtüşür hem ayrılır: Smart dini analiz edilebilir boyutlara ayırırken, Smith bizzat "din" kategorisinin kendisini sorgular.
İki Kavram: Faith ve Cumulative Tradition
Smith yıkıcı eleştirisinin yerine yapıcı bir öneri koyar. "Din" kelimesini, içinde iki ayrı gerçekliği gizlediği için terk etmemizi ister ve bu iki gerçekliği şöyle adlandırır:
- Cumulative tradition (birikimli gelenek): Tarihte gözlemlenebilir, somut, değişen her şey — tapınaklar, ritüeller, hukuk sistemleri, ilâhiler, teoloji metinleri, sanat, kurumlar. Bu, dışarıdan incelenebilen, müzelere konabilen, tarihçinin nesnesidir. Birikimlidir, çünkü kuşaktan kuşağa aktarılır ve sürekli birikir.
- Faith (iman): Bu birikimin içinde yaşayan kişinin kalbindeki canlı yönelim; aşkın olana açılan kişisel kalite. İman ölçülemez, kataloglanamaz, tarihçinin nesnesi olamaz; çünkü o, bir nesne değil, bir kişinin var olma tarzıdır.
Smith'in modeli diyalektiktir: Birikimli gelenek, her yeni nesle imanı uyandıran malzemeyi sağlar; uyanan iman ise geleneği yeniden yorumlayarak ona katkıda bulunur ve onu dönüştürür. Böylece "din", bir nesne değil, kuşaklar boyunca süren bir süreç — iman ile gelenek arasındaki bitmeyen alışveriş — olarak yeniden tanımlanır. Bu çözümleme inançların karşılaştırılması meselesini de kökten değiştirir: artık birbirinden kopuk sistemleri değil, ortak bir insanî imanın farklı tarihsel kristalleşmelerini karşılaştırırız.
Bu ayrımın somut bir örneği yardımcı olur. Bir araştırmacı "Budizm" başlığı altında ne bulur? Tripitaka'yı, manastır kurallarını, Theravada ile Mahayana arasındaki doktrin farklarını, Borobudur'un taşlarını — yani birikimli geleneği. Ama Seylan'daki bir köylünün bir stupa önünde eğilirken kalbinde olup bitenler, Kyoto'lu bir Zen rahibinin oturuşundaki o sessiz teyakkuz, bunlar ölçü aletine gelmez. Smith'e göre işte tam burada, kataloglanabilir olanla yaşanan arasındaki bu uçurumda, geleneksel din biliminin en büyük kör noktası yatar: somut olanı sayıp dökerken hayatın özünü ıskalar.
"Faith" ile "Belief"in Ayrılması
Smith'in 1979 tarihli Faith and Belief kitabı, daha da incelikli bir ayrım yapar ve bu ayrım onun mirasının kalbidir: iman (faith) ile kanaat/inanma (belief) aynı şey değildir.
İngilizce belief sözcüğünün anlamı yüzyıllar içinde sinsice kaymıştır. Smith'in titiz filolojisi gösterir ki Orta İngilizce'de to bileve (Almanca belieben, sevmek/değer vermek ile akraba), "değer vermek, sadakatle bağlanmak, kalbini vermek" demekti — neredeyse to belove (sevmek) ile aynıydı. Eski Credo'nun "I believe in God" cümlesi, bir önermenin doğruluğunu kabul etmek değil, "Kendimi Tanrı'ya adıyorum / Tanrı'ya kalbimi veriyorum" anlamına geliyordu. Latince credo sözcüğü bile cor-do — "kalbimi koyuyorum/veriyorum" — kökünden gelir.
Modern dünyada ise belief, "kesin bilgiye sahip olmadığımız bir önermeyi doğru kabul etmek" haline gelmiştir — hatta "I believe so" ifadesinde olduğu gibi, kuşkunun gölgesi altındaki zayıf bir bilişsel tutuma dönüşmüştür. Smith'e göre bu kayma felâkettir: dinî hayatın merkezine yanlışlıkla doktrine zihinsel onay (propositional assent) yerleştirilmiş, böylece iman, sınanabilir önermeler dizisine indirgenmiştir. Oysa Ortaçağ ilâhiyatçıları "credere Deum" (Tanrı'nın var olduğuna inanmak), "credere Deo" (Tanrı'ya güvenmek) ve "credere in Deum" (sevgiyle Tanrı'ya yönelmek) arasında ayrım yapardı; gerçek iman üçüncüsüydü.
Bu, modernitenin sekülerleşmesiyle ironik biçimde paraleldir: Tanrı kanaatlerin nesnesi haline geldikçe — ispatlanması ya da çürütülmesi gereken bir hipotez olunca — iman da çökmeye başlar. Smith, ateizm tartışmalarının çoğunun aslında "iman"ı değil, "belief"i hedef aldığını; yani dinî hayatın özünü değil, onun modern, çarpık bir karikatürünü yıktığını ileri sürer.
Smith bu noktada Arapça îmân ile i'tikad arasındaki ayrımı, İslâm geleneğinden örnek vererek tezini güçlendirmek için kullanır. Îmân, kalbin tasdiki ve güveni; i'tikad ise zihnin belirli önermelere bağlanmasıdır. Kur'ânî îmân, bir önermeler listesini onaylamak değil, kişinin tüm varlığıyla Allah'a teslim olma (islâm) tavrıdır. Smith, tam da bir İslâm tarihçisi olarak, "belief"in modern bilişsel anlamının Müslüman îmân tecrübesini ne kadar çarpıttığını fark etmiş; kendi kavram çiftini kısmen bu içeriden gözlemden damıtmıştır. Bu, onun yönteminin niçin salt teorik değil etnografik ve tarihsel olduğunu da gösterir: kavramlar masa başında değil, yaşayan geleneklerin içinde test edilir.
Aşkın Bir Birlik mi?
Smith'in geç dönem eserleri — özellikle Towards a World Theology (1981) — onu mukayeseli din alanının en cesur tezlerinden birine taşır. Eğer iman, bütün insanlığa ortak, aşkın olana açılan o kalbî kalite ise, o halde farklı geleneklerin müminleri aslında aynı imanı farklı tarihsel dillerle mi yaşamaktadır? Smith giderek tek bir insanlık tarihinden, hatta tüm dinî geleneklerin katkıda bulunduğu ortak bir "dünya ilâhiyatı"ndan söz eder.
Bu noktada Smith, John Hick'in çoğulcu hipoteziyle aynı ufka bakar: her ikisi de farklı geleneklerin aynı nihaî gerçekliğe verilen farklı insanî yanıtlar olduğunu savunur. Yine de aralarında ince bir fark vardır — Hick felsefî ve teorik bir model kurar; Smith ise tarihsel ve kişiseldir, sınırları aşan mistik sadakat ve karşılıklı tanıma deneyimine dayanır. Smith için bir Müslüman sufî ile bir Hristiyan mistik, "aynı sistemin" değil, "aynı imanın" kardeşleridir.
Eleştiriler ve İtirazlar
Smith'in tezi alanı dönüştürse de itirazsız kalmadı. Üç temel eleştiri öne çıkar:
İlk olarak, iman ile inanç bu kadar keskin ayrılabilir mi? Eleştirmenler, hiçbir imanın belirli inanç içerikleri olmadan var olamayacağını söyler. Bir Hristiyan'ın imanı "İsa'nın dirildiğine inanmak"tan, bir Müslüman'ın imanı "Allah'ın bir olduğuna inanmaktan" tamamen koparılabilir mi? Doktrin, imanın yalnızca dış kabuğu mu, yoksa onun teşekkül edici biçimi midir? Bu itiraz, mistik tecrübenin "saf", içeriksiz bir öz taşıyıp taşımadığı tartışmasıyla doğrudan bağlantılıdır: Steven Katz'ın inşacı (constructivist) tezi, her tecrübenin onu önceleyen kavram ve inançlarca biçimlendirildiğini öne sürerek Smith'in "ortak, içeriksiz iman" sezgisine güçlü bir karşı çıkış oluşturur. Buna karşılık Robert Forman'ın saf bilinç olayı savı, Smith'in sezgisine bilakis destek verir.
İkincisi, Smith'in "iman" anlayışının ne kadar Protestan ya da liberal teolojik olduğu sorgulanır. Kalbî yönelimi doktrinden üstün tutmak, içsel tecrübeyi kurumsal forma yeğlemek — bunlar belirli bir (özellikle liberal Protestan) dindarlık idealini evrenselleştiriyor olabilir mi? Ortodoks bir Yahudi için halaka (hukuk) ya da bir Sünnî için fıkıh, "imanın dış birikimi" değil, bizzat imanın kendisini yaşama biçimidir.
Üçüncüsü, kavramı tümüyle terk etmek pratik midir? Smith "din"i bırakmamızı önerdi ama hem akademik hem gündelik dil bu kelime olmadan iş göremiyor. Pek çok din bilimci, kavramın icat edilmişliğini kabul etmekle birlikte onu yapı-bozumcu bir tarihsel farkındalıkla kullanmaya devam etmeyi tercih etti.
Dördüncü ve çağdaş bir itiraz, Smith'in "iman"ı çağ-aşırı, değişmez bir insanî sabit saymasına yöneliktir. Modern manevi hareketler — örneğin doktrinden arındırılmış seküler Budizm ya da nörobilimin dinî tecrübeyi beyin süreçlerine bağlama girişimleri (nöroteoloji) — "iman"ın da kültürel ve tarihsel olarak biçimlendiğini, evrensel bir öz olmadığını düşündürür. Smith'in eleştirmenleri, onun "din"i tarihselleştirirken "iman"ı tarih-dışı bir kutsal bölgeye yerleştirmesinde bir tutarsızlık görür.
Mirası ve Yankıları
Bütün itirazlara rağmen Smith'in etkisi derindir. Onun "din" kavramının tarihselliğini ifşa eden çözümlemesi, sonraki kuşakta tüm bir eleştirel din çalışmaları akımının (Talal Asad, Russell McCutcheon, Tomoko Masuzawa) habercisi oldu; "world religions" söyleminin sömürgeci ve Hristiyan-merkezci kökenlerinin sorgulanması büyük ölçüde Smith'in açtığı çığırda ilerledi.
Aynı zamanda Smith, "iman"ı insanlığa ortak, indirgenemez bir hakikat boyutu olarak savunarak Rudolf Otto'nun kutsal (das Heilige) çözümlemesi gibi sui generis (kendine özgü) din anlayışları geleneğini sürdürür: din, sosyolojiye ya da psikolojiye indirgenemeyen, kendi başına bir gerçekliktir. Onun bu dinî tecrübenin önceliği vurgusu, saf bilinç tartışmalarından modern din fenomenolojisine (fenomenolojik ışık kuramı) uzanan bir hatta yankılanır.
Smith'in en kalıcı dersi belki de yöntemseldir: Bir dinî geleneği anlamanın ölçütü, o geleneğin mensuplarının söylenenleri "evet, bizim imanımız budur" diye onaylayabilmesidir. Bu karşılıklı tanıma ilkesi — Smith'in deyişiyle "corporate critical self-consciousness" (ortaklaşa eleştirel öz-bilinç) — dış gözlemci ile içeriden mümini aynı bilgi masasına oturtur. Böylece mukayeseli din, "onlar şuna inanır" diyen bir katalogdan, insanlığın ortak manevi serüvenini beraberce dinleyen bir diyaloğa dönüşür. İşte Smith'in epistemolojik devrimi, son tahlilde bir alçakgönüllülük çağrısıdır: incelediğimiz şey bir nesne değil, bizimkine benzer bir kalptir.
Kaynaklar
- Wilfred Cantwell Smith, The Meaning and End of Religion (Macmillan, 1962)
- Wilfred Cantwell Smith, Faith and Belief: The Difference Between Them (Princeton University Press, 1979)
- Wilfred Cantwell Smith, Towards a World Theology: Faith and the Comparative History of Religion (Westminster Press, 1981)
- Wilfred Cantwell Smith, Belief and History (University Press of Virginia, 1977)
- Wilfred Cantwell Smith, Islam in Modern History (Princeton University Press, 1957)
- Talal Asad, Genealogies of Religion: Discipline and Reasons of Power in Christianity and Islam (Johns Hopkins University Press, 1993)
- Tomoko Masuzawa, The Invention of World Religions (University of Chicago Press, 2005)
- Kenneth Cracknell (ed.), Wilfred Cantwell Smith: A Reader (Oneworld, 2001)
- John Hick, An Interpretation of Religion (Yale University Press, 1989)