Sözlük & Karşılaştırma

John Hick: Dini Çoğulculuk Kuramı ve Teist Çoğul Perspektif

John Hick'in (1922–2012) çağdaş din felsefesinin en etkili çoğulculuk kuramı: bütün dünya dinlerinin aşkın bir Gerçeklik'e (the Real) verilen farklı insanî karşılıklar olduğu tezi, Kantçı fenomen-numen ayrımı, Kopernik devrimi metaforu ve özcülük-inşacılık tartışmasındaki yeri.

14 bağlantı İleri Sözlük & Karşılaştırma Haritada göster →

“Büyük dünya inançları, Gerçek'in farklı insanî kavranış ve kavramsallaştırmalarını, dolayısıyla ona verilen farklı karşılıkları cisimleştirir; bunlar bağımsız fakat eşit ölçüde gerçek olan insanlık kültürlerinin içinden geçerek vuku bulur.” — John Hick, An Interpretation of Religion (1989)

Bir Misyonerin Dönüşümü

Çağdaş din felsefesinin en çok tartışılan tezlerinden birini ortaya atan John Harwood Hick (1922–2012), kariyerine muhafazakâr bir evanjelik Hristiyan olarak başlamıştı. Hull Üniversitesi'nde hukuk öğrencisiyken yaşadığı yoğun bir din değiştirme deneyimiyle koyu bir İncil inanlısı olmuş, İsa Mesih'in yegâne kurtarıcı olduğu klasik dışlamacı (exclusivist) görüşü savunmuştu. Onu çoğulculuğa götüren yol soyut bir kuram değil, somut bir yaşantı oldu: 1960'larda İngiltere'nin Birmingham kentinde, göçle birlikte çoğullaşan mahallelerde Müslüman, Sih, Hindu ve Yahudi cemaatleriyle yan yana yaşayan Hick, başka ibadethanelere girdiğinde tanıdık bir şeye tanık olduğunu yazar: "Açıkçası aynı şey oluyordu, tıpkı bir Hristiyan kilisesinde olduğu gibi — insanlar, kendilerini aşan o nihai ilâhî Gerçeklik'in huzurunda toplanıyordu."

Bu gözlem onu yıllar sürecek bir entelektüel yeniden inşaya itti. Cornell, Princeton Teoloji Semineri, Cambridge, Birmingham ve nihayet Claremont'ta ders veren Hick, hem analitik din felsefesinin titizliğini hem de yaşayan dinlerle teması bir araya getirerek 1989 tarihli başyapıtı An Interpretation of Religion: Human Responses to the Transcendent'i yazdı; eser Gifford Konferansları'na dayanıyordu ve dini çoğulculuğun en sistematik felsefî savunması olarak kabul edilir.

Üç Tutum: Dışlamacılık, Kapsayıcılık, Çoğulculuk

Hick'in katkısını anlamak için, dinlerin hakikat ve kurtuluş istemlerine ilişkin üç temel tavrı ayırt etmek gerekir; bu üçlü tasnif büyük ölçüde onun çalışmaları üzerinden standart hâle gelmiştir.

Dışlamacılık (exclusivism): Yalnızca tek bir din hakikati ve kurtuluşu tekelinde tutar; diğerleri yanılgı içindedir. Klasik formülasyonu extra ecclesiam nulla salus ("kilise dışında kurtuluş yoktur") ilkesidir.

Kapsayıcılık (inclusivism): Tek bir din nihai hakikati taşır, ama başka geleneklerin mensupları da — farkında olmadan — o hakikatin lütfundan pay alabilir. Karl Rahner'in "anonim Hristiyanlar" kavramı bunun klasik örneğidir: erdemli bir Budist, aslında bilmeden Mesih'in kurtarıcı gücüyle kurtulmaktadır.

Çoğulculuk (pluralism): Hick'in savunduğu konum. Büyük dünya gelenekleri, aynı aşkın Gerçeklik'e verilmiş eşit ölçüde geçerli karşılıklardır; hiçbiri ötekinin üzerinde epistemik ya da soteriolojik bir ayrıcalığa sahip değildir. Hick, kapsayıcılığı bir ilerleme saymakla birlikte, onu yetersiz buldu: başka dinlere saygı gösterirken bile onları kendi kategorisine indirgediği, dolayısıyla örtük bir üstünlük iddiasını sürdürdüğü için.

Hick'in bu üçlü şemayı geliştirirken hareket ettiği temel sezgi, deneyimsel bir adalet duygusudur. Eğer kurtuluş yalnızca tek bir geleneğin mensuplarına açıksa, o zaman dünya nüfusunun büyük çoğunluğu — çoğu kez yalnızca doğdukları coğrafya yüzünden — ebedî bir mahrumiyete mahkûm edilmiş olur. Hick bu sonucu hem ahlâken kabul edilemez hem de sevgi dolu bir Tanrı anlayışıyla çelişik bulur. Onun çoğulculuğu, dolayısıyla, soyut bir hoşgörü çağrısı değil, ilâhî adaletin (teodise) mantıksal bir gereği olarak sunulur: nihai gerçeklik, kendisine erişimi belli bir kültürel-tarihsel rastlantıya bağlamayacak kadar evrenseldir.

Kopernik Devrimi Metaforu

Hick'in en ünlü imgesi, teolojide bir "Kopernik devrimi" çağrısıdır. Nasıl ki Batlamyusçu astronomi Dünya'yı evrenin merkezine koyuyor ve gezegenlerin tuhaf hareketlerini açıklamak için giderek karmaşıklaşan "episaykıllar" icat etmek zorunda kalıyorsa, kendi dinini kurtuluşun merkezine koyan teoloji de başkalarının açık dindarlığını açıklamak için benzer zorlama çözümler (örneğin "anonim Hristiyanlık") üretmek zorunda kalır. Hick, merkeze artık herhangi bir dini değil, Tanrı'yı — daha sonra daha nötr bir terimle "Gerçek'i" (the Real) — koymayı önerir. Bütün gelenekler, bu tek merkez etrafında dönen gezegenler gibidir. Bu hamlede mukayeseli maneviyatın temel sorusu yatar: farklılığı hakikatsizlik saymadan çoğulluğu nasıl düşünebiliriz?

Kantçı Çekirdek: Gerçek'in An-sich'i ve Tezahürleri

Kuramın felsefî bel kemiği Immanuel Kant'tan ödünç alınır. Kant'ın numen (kendinde-şey, Ding an sich) ile fenomen (bize göründüğü hâliyle şey) arasındaki ayrımını Hick din alanına taşır. Buna göre aşkın Gerçeklik, kendinde (an sich) insan kavrayışının ötesindedir; hakkında olumlu hiçbir nitelik söylenemez — kişisel ya da gayrişahsî, bir ya da çok, iyi ya da kötü olarak bile nitelenemez. İnsanlar Gerçek'le hiçbir zaman çıplak hâlinde değil, daima kendi kültürel-kavramsal "kalıpları" (Kant'ın deyişiyle kategorileri) içinden karşılaşırlar.

Bu kavramsal süzgeç, Gerçek'in iki büyük tezahür ailesini üretir. Teist gelenekler onu kişisel Tanrılar olarak deneyimler: Yahve, Baba, Allah, Vişnu, Şiva — Hick bunları Gerçek'in personae'ları (kişisel yüzleri) olarak adlandırır. Gayrişahsî gelenekler ise onu kişiötesi Mutlaklar olarak yaşar: Brahman, Dharmakāya, Tao, Śūnyatā (boşluk) — bunlar da Gerçek'in impersonae'larıdır. Böylece vahdet-i vücûd'un kişisel Hak'kı ile Advaita Vedânta'nın niteliksiz Brahman'ı (nirguna), aynı aşkın merkezin iki ayrı kültürel kristalleşmesi olarak okunabilir; çelişki değil, perspektif farkıdır. Hick'in burada Rudolf Otto'nun mysterium tremendum analizinden (kutsalın fenomenolojisi) ve din fenomenolojisinin "tezahür" diline çok şey borçlu olduğu açıktır.

Hick bu noktada zarif bir benzetmeye başvurur: Gerçek ile tezahürleri arasındaki ilişki, Kant'ın bilgi kuramındaki gibi, hammaddenin (Gerçek'ten gelen "uyaran") zihnin a priori kategorileriyle (kültürün dinî kavram dağarcığıyla) işlenip belirli bir fenomenal nesneye dönüşmesine benzer. Bir Hindu, çocukluğundan itibaren içine doğduğu kavramsal evren yüzünden Gerçek'i Krişna'nın seven yüzünde, bir Budist ise onu nirvana'nın koşulsuz huzurunda "alımlar". Hiçbiri yanılmaz, hiçbiri de Gerçek'i olduğu gibi yakalamaz; her ikisi de hakikatle gerçek ama dolayımlı bir temas kurar. Bu çerçeve, Ludwig Wittgenstein'ın "bir şeyi bir şey olarak görmek" (seeing-as) kavramından da güç alır: tıpkı belirsiz bir resmin kimine ördek kimine tavşan görünmesi gibi, aynı aşkın gerçeklik farklı kültürel bakışlara farklı ilâhî yüzler sunar. Hick için bu, bir görelilik teslimiyeti değil, çoğulluğun epistemolojik olarak nasıl mümkün olduğunun açıklamasıdır.

Soteriolojik Ölçüt: Benmerkezcilikten Gerçekmerkezciliğe

Eğer hiçbir dinin doktrini ötekinden daha doğru sayılamıyorsa, dinler nasıl değerlendirilebilir? Hick'in cevabı doktrinden ahlâka kayar. Ona göre bütün büyük geleneklerin ortak çekirdeği soteriolojik bir dönüşümdür: insanın "benmerkezcilikten (self-centredness) Gerçekmerkezciliğe (Reality-centredness)" geçişi. Bir dinin değeri, mensuplarını bencillikten kurtarıp şefkat, adalet ve aşka yöneltebilme kapasitesiyle ölçülür. Tüm büyük dinler, Hick'in vurguladığı gibi, bir tür "altın kural" ahlâkı ve aziz/ermiş tipi üretmiştir; bu da onların aynı kurtarıcı sürece eşit ölçüde aracılık ettiğinin pratik kanıtıdır. Bu pragmatik ölçüt, Hick'i perennializmden ayıran ince ama önemli bir çizgidir: Schuon ve Guénon dinlerin metafizik özünün birliğini varsayarken, Hick daha çok onların ahlâkî meyvesinin eşitliğine dayanır.

Bu ölçütün ardında, Hick'in dinin işlevine dair daha geniş bir antropolojik kanaati durur. İnsan, doğası gereği "benmerkezli" doğar; hayatta kalma içgüdüsü, korku ve arzu onu kendi egosunun etrafında örgütler. Büyük dinler ise, Hick'e göre, tam da bu doğal benmerkezliliği aşmaya yönelik tarihsel olarak gelişmiş "kurtuluş makineleridir". İsa'nın çarmıhı, Buda'nın sekiz dilimli yolu, Kur'an'ın takvâ çağrısı, Upanişadlar'ın mokşa öğretisi — bunların hepsi, farklı kültürel dillerle, aynı dönüşümü hedefler: bireyin merkezini kendinden alıp aşkın Gerçeklik'e taşımak. Hick, bu dönüşümün nicel olarak ölçülemese de niteliksel olarak tanınabilir olduğunu vurgular; her gelenek, kendi içinden, başkaları için de örnek teşkil eden ermişler, azizler ve bilgeler çıkarmıştır. Bu da onun için, doktriner farklılıkların altında işleyen ortak soteriolojik gücün en somut tarihsel kanıtıdır.

Perennializm, Huston Smith ve Komşu Konumlar

Hick'in çoğulculuğu sık sık ezelî hikmet (philosophia perennis) okuluyla karıştırılır, ama aralarında yapısal fark vardır. Huston Smith gibi perennialistler, dinlerin yüzeydeki ayrılığının altında ortak ve nesnel bir metafizik hakikat ("aşkın birlik") bulunduğunu ileri sürerler; bu, dinler hakkında güçlü bir olumlu iddiadır. Hick ise Kantçı temkininden ötürü böyle bir ortak öz hakkında bilgi sahibi olduğumuzu reddeder; bizim erişebildiğimiz yalnızca Gerçek'in tezahürleridir, özü değil. Bu yüzden Hick'in konumu "agnostik" ya da "epistemik olarak alçakgönüllü" bir çoğulculuktur. Aynı şekilde Wilfred Cantwell Smith'in "iman" (faith) ile "inanç" (belief) ayrımı Hick'i derinden etkilemiştir: Smith'e göre evrensel ve ortak olan, kişisel iman edimidir; değişken ve kültürel olan ise onun donduğu inanç-sistemleridir. Hick, Ninian Smart'ın dinleri yedi boyutta karşılaştırmalı çözümleyen yöntemiyle de aynı çağın "dünya dinlerini tek bir çerçevede düşünme" projesini paylaşır.

Eleştiriler: İnşacılık ve Gizli Mutlaklaştırma

Hick'in kuramı, çağdaş din felsefesinde özcülük-inşacılık (essentialism–constructivism) tartışmasının merkezinde durur ve birkaç güçlü cepheden eleştirilmiştir.

İnşacı itiraz. Steven Katz ve onu izleyenlerin temsil ettiği güçlü inşacılık, Hick'in varsaydığı "tek aşkın Gerçek + çok sayıda tezahür" şemasının kendisinin bir varsayım olduğunu söyler. Katz'a göre saf, kalıba dökülmemiş bir deneyim ya da onun arkasındaki ortak bir "x" yoktur; mistik deneyimin ta kendisi baştan sona geleneğe, dile ve beklentiye göre inşa edilir. Bir Budist śūnyatā deneyimler, bir Hristiyan Tanrı'yla birleşme yaşar — ve bunlar aynı "Gerçek'in" iki yüzü değil, kategorik olarak farklı iki olgudur. Bu eleştiri, Hick'in numen-fenomen ayrımının görünüşteki tarafsızlığının aslında gizli bir metafizik iddiayı barındırdığını öne sürer.

Doğrulanamazlık ve içerik boşluğu. Eğer Gerçek hakkında hiçbir olumlu nitelik söylenemiyorsa — ne kişisel ne gayrişahsî, ne iyi ne kötü — eleştirmenler (örneğin Keith Ward, Gavin D'Costa) bu "Gerçek"in artık dinî olarak boş, hatta anlamsız bir x'e dönüştüğünü savunur. İbadet edilemeyen, kendisine dua edilemeyen bir mutlağın, dindarların gerçekte taptığı Tanrı'yla ne ilgisi vardır?

Gizli dışlamacılık. Belki en keskin itiraz şudur: Çoğulculuk kendini bütün konumların üstünde, onları "aynı şeyin tezahürleri" diye yukarıdan gören bir meta-konum olarak kurar. Ama bu, geleneklerin kendi öz-anlayışını (her birinin nihai hakikati taşıdığı iddiasını) yanlış ilan etmek demektir. D'Costa'nın ünlü argümanına göre çoğulculuk, gizliden gizliye yeni bir dışlamacılıktır — yalnızca dinlerin değil, modern liberal aklın dışlamacılığı.

Mirası ve Süregelen Tartışma

Bu eleştirilere rağmen Hick'in etkisi muazzamdır. Dinler arası diyaloğun teorik zemini, çoğulculuğun analitik bir konum olarak ciddiye alınması ve "dünya dinlerini tek bir felsefî çerçevede düşünme" çabası büyük ölçüde onun mirasıdır. Çağdaş bilinç ve din tartışmalarında (öznel deneyimin indirgenemezliği gibi sorunlarla birlikte) Hick'in fenomen-numen ayrımı hâlâ verimli bir başvuru noktasıdır. Sonraki eserlerinde Hick, kuramını İsa'nın tanrısallığının metaforik yorumuna (The Metaphor of God Incarnate, 1993) ve ölümden sonraki hayata dair kapsamlı bir incelemeye (Death and Eternal Life, 1976) doğru genişletti; her ikisi de çoğulcu çerçevenin mantıksal uzantılarıydı ve özellikle Hristiyan çevrelerde sert tepkiler doğurdu.

Hick'in kalıcı sorusu, mukayeseli maneviyatın da temel gerilimini oluşturur: İnsanlığın derin dinî çoğulluğunu, ne onu bir tek doğru dine indirgeyerek (dışlamacılık) ne de farklılıkları hiçe sayan bir bulanıklığa eriterek (naif sinkretizm), nasıl onurlandırabiliriz? Hick bu soruya nihai bir cevap vermemiş olabilir; ama soruyu çağdaş din felsefesinin gündemine kazıyan kişi olmuştur.

Kaynaklar