Alan Watts — Tao-Mistik Popülerleştirici
İngiliz asıllı yazar ve konuşmacı Alan Watts (1915-1973): Zen, Tao ve Vedânta'yı Batılı seküler bir dinleyiciye taşıyan; sezgisel-pragmatik üslubuyla 1960'ların maneviyat dalgasının ve çağdaş 'sekülerleşmiş Doğu mistisizmi'nin anahtar köprü figürlerinden biri.
“Sen, evrenin kendini bir an için 'Alan Watts' biçiminde deneyimlemesisin; tıpkı denizin bir an için 'bir dalga' biçiminde davranması gibi.” — Alan Watts, The Book: On the Taboo Against Knowing Who You Are (1966)
Köprü Kuran Bir Hayat
Alan Wilson Watts, 1915'te İngiltere'nin Kent kontluğunda, Chislehurst'te, alt-orta sınıf bir Anglikan ailenin çocuğu olarak doğdu. Çocukluğunun erken döneminde annesinin misyoner okulunda gördüğü Çin ve Japon resimleri, ipek işlemeleri ve manzaralar onda kalıcı bir “Uzak Doğu” çekimi yarattı; kendi ifadesiyle Avrupa'nın gri kiliselerinden çok, bu manzaraların “boşluk ve ferahlık” estetiği ona kutsalı hissettiriyordu. Henüz on dört yaşındayken Londra Budist Locası'nın (Buddhist Lodge) çevresine girdi, locanın kurucusu hukukçu Christmas Humphreys'in himayesinde Budizm okumaya başladı ve daha yirmi yaşına gelmeden The Spirit of Zen (1936) adlı ilk kitabını yayımladı — büyük ölçüde D.T. Suzuki'nin İngilizce eserlerinin popüler bir özeti niteliğindeydi.
Watts'ın biyografisi, sonradan savunacağı “kategori-aşırılık” fikrinin bir provası gibidir. 1938'de ABD'ye göçtü; 1945'te, başlangıçtaki Budist ilgisine rağmen, Episkopal (Anglikan) Kilisesi'nde rahip olarak vaftiz edildi ve Northwestern Üniversitesi'nde papazlık yaptı. Bu Hıristiyan dönemi yüzeysel bir sapma değildi: Behold the Spirit (1947) ve sonraki Myth and Ritual in Christianity (1953) kitaplarında, sakramentleri ve teslis dogmasını mistik bir “şimdiki an” deneyimi olarak yeniden okumaya çalıştı — ileride Chan/Zen üzerinden geliştireceği “doğrudan deneyim” vurgusunun bir ön-biçimi. 1950'de evliliğinin bozulması ve kurumsal Hıristiyanlıkla yaşadığı teolojik gerilim üzerine rahipliği bıraktı ve California'ya taşındı.
San Francisco'da American Academy of Asian Studies'in (sonradan California Institute of Integral Studies) dekanlığını üstlendiği yıllar (1951-1957), onu Pasifik kıyısının canlanan Doğu-çalışmaları ortamının merkezine yerleştirdi. 1957'de yayımladığı The Way of Zen, popüler dilde yazılmış ama Çin Chan tarihine ve Mahâyâna felsefesine ciddi biçimde dayanan bir eser olarak hâlâ bir klasik sayılır. 1960'lardan itibaren Watts giderek bir “akademisyen”den çok bir konuşmacı-performansçıya dönüştü: KPFA radyosundaki konferansları, üniversite turneleri ve ev kayıtları, ölümünden sonra yüzlerce saatlik bir arşive dönüşerek onu — paradoksal biçimde — internet çağının en çok dinlenen maneviyat seslerinden biri yaptı. 1973'te, Kaliforniya'daki Mount Tamalpais yakınındaki kabininde, 58 yaşında öldü.
Tao'nun “Çabasız Çaba”sı: Wu-wei
Watts'ın düşüncesinin merkezinde, Taoizm'in wu-wei (無為) kavramı durur. Çoğu Batılı çevirinin “eylemsizlik” diye basitleştirdiği bu terimi Watts, daha incelikli biçimde “zorlamasız eylem”, “akıntıyla birlikte yüzmek” olarak yorumlar. Ona göre Batı kültürünün temel hastalığı, doğayı ve kendi bedenini bir “nesne” gibi denetlemeye, zihni iradeyle zorlamaya çalışmasıdır; oysa Tao, suyun en alçak yeri arayarak en güçlü hâle gelmesi gibi, çabanın gevşetilmesinde bir bilgelik görür. Watts bunu sık sık bir yüzme metaforuyla anlatır: panikleyip suyu döven boğulur, gevşeyip suya güvenen yüzer.
Bu okuma, Watts'ın Tao: The Watercourse Way (ölümünden sonra, 1975, Çinli kaligraf Al Chung-liang Huang'ın katkısıyla tamamlandı) adlı son eserinde doruğa ulaşır. Burada Tao Te Ching ve Zhuangzi metinlerini, Konfüçyüsçü “ahlâkî gayret” geleneğiyle (Konfüçyüs) karşılaştırarak, Çin düşüncesinin içindeki bu iki kutbu — disiplin ile kendiliğindenlik — yan yana koyar. Watts'ın özgün katkısı, wu-wei'yi salt pasiflik olarak değil, bir tür “organik zekâ”ya teslimiyet olarak sunmasıdır: tıpkı kalbin atması veya bir tohumun büyümesi gibi, en derin eylemlerimiz “yapılan” değil “olan” şeylerdir.
Watts'ın Taoizm yorumunu mukayeseli açıdan zenginleştiren bir başka kavram da li (理) terimidir. Geleneksel Konfüçyüsçü kullanımda “akılsal düzen, ilke” anlamına gelen li'yi Watts, Zhuangzi'nin ruhuna daha sadık biçimde “örüntü”, “dokunun damarları” olarak çevirir: yeşim taşındaki damarlar, ahşaptaki lifler, bulutların ya da akan suyun biçimleri — hepsi düzensiz görünen ama asimetrik bir uyuma sahip yapılardır. Watts'a göre Batı bilimi doğaya geometrik, ölçülebilir bir “yasa” dayatma eğilimindeyken, Çin düşüncesi doğanın “kendiliğinden örgütlenen” (tzu-jan, “kendinden böyle olan”) niteliğini gözetir. Bu, ona göre Batı'nın ekolojik krizinin de felsefî köküdür: insan, kendisini doğanın “dışında” ve onu “yöneten” bir özne sandığı sürece, parçası olduğu sistemi tahrip eder. Watts böylece, 1970'lerin yükselen çevre bilincine, Doğu metafiziğinden beslenen erken bir dilsel zemin sundu.
“Boşlukta Düşmek”: Zen ve Doğrudan Deneyim
Watts kendini hiçbir zaman bir Zen rōshi'si (üstadı) saymadı; aksine, “Zen üzerine eğlenceli bir filozof” olduğunu, resmî bir oturmuş meditasyon (zazen) disiplinine bağlı olmadığını açıkça söylerdi. Bu, onu Japon Zen kurumlarının çoğundan ayırır ve aynı zamanda en sert eleştirilerin de kaynağıdır. Yine de Zen'in temel sezgisini — kavramsal düşüncenin “parmağı” ile gerçekliğin “ayı” arasındaki farkı — Batılı dinleyiciye aktarmakta benzersiz bir yeteneği vardı. Mu kôanı gibi paradokslarda gördüğü şey, mantığın kendi sınırına çarptırılması yoluyla zihnin “düşünme alışkanlığından” kısa devre yaptırılarak özgürleştirilmesiydi.
Watts'ın aktardığı Zen ile Huineng'in Güney Okulu'nun “ani aydınlanma” (dun-wu) öğretisi arasında doğrudan bir akrabalık vardır; o, kademeli arınmadan çok, “zaten Buddha olduğunun” bir anda fark edilişini vurgular. Buna karşılık, Japon Sôtô geleneğinin titiz “yalnızca oturma” (shikantaza) disiplinini savunan Dôgen çizgisi, Watts'ın gevşek, performatif üslubuna en mesafeli duran damardır. Bu gerilim önemlidir: Watts, Zen'i bir yaşam disiplininden çok bir bakış açısı değişimi olarak sunarak, onu Batılı seküler bireyin tüketebileceği bir “özgürleşme estetiği”ne dönüştürdü — bu hem onun başarısı hem de en tartışmalı yanıdır.
Watts'ın en sevdiği Zen anlatılarından biri, bu “bakış değişimi”nin doğasını özetler: Bir öğrenci ustaya “Aydınlanmadan önce ne yapardın?” diye sorar; usta “Odun keser, su taşırdım” der. “Peki sonra?” — “Odun keserim, su taşırım.” Watts bu anekdotu, aydınlanmanın gündelik hayattan kaçış değil, ona dönüş olduğunu göstermek için kullanır: değişen, eylemin kendisi değil, eyleyenin “ayrı bir ben” yanılsamasından kurtulmuş olmasıdır. Bu, onun Zen'i romantikleştiren çağdaşlarından ayrıldığı önemli bir noktadır — Watts için kutsal olan, “olağanüstü” deneyimde değil, tam da sıradanlığın saydamlaşmasındadır. Aynı zamanda bu vurgu, onun neden meditasyonu “bir amaca ulaşmak için yapılan bir teknik” olarak değil, “hiçbir yere gitmeyen, amaçsız bir oturuş” olarak savunduğunu da açıklar; çünkü amaçlı meditasyon, kaçmaya çalıştığı “elde etme” zihniyetini gizlice geri getirir.
Vedânta, “Sen O'sun” ve Benlik Yanılsaması
Watts'ın en kalıcı kitabı sayılan The Book: On the Taboo Against Knowing Who You Are (1966), Çin kaynaklarından çok Hint Advaita Vedânta'sına dayanır. Buradaki temel tez, Upanişadların tat tvam asi (“sen O'sun”) formülünün psikolojik bir okumasıdır: Bireysel “ego”, derinin içine hapsolmuş ayrı bir “ben” yanılsamasıdır; gerçekte her birey, evrenin (Brahman) kendini geçici olarak yerelleştirdiği bir “etkinlik”tir. Watts bunu ünlü dalga-deniz benzetmesiyle anlatır — dalga denizden ayrı bir “şey” değil, denizin bir “yapışı”dır.
Bu noktada Watts'ı çağdaşlarıyla yan yana koymak aydınlatıcıdır. Aynı yıllarda Nisargadatta Maharaj ve Ramana Maharshi gibi Hint üstatları “Ben kimim?” sorusunu radikal bir içsel araştırma (vichara) olarak ele alırken, Watts bunu Batılı bir entelektüel için kozmolojik bir mizah ve dilsel bir çözümleme hâline getirdi. Benzer biçimde Krishnamurti'nin “gözlemci ile gözlenen birdir” tezi ile Watts'ın benlik eleştirisi aynı sezgiyi paylaşır; ama Krishnamurti her türlü gelenek ve yetkeyi reddederken, Watts geleneklerin “oyuncu” bir kullanıcısıydı — onları bir sanatçının paletindeki renkler gibi kullanıyordu. Bu “oyun” (Sanskritçe lîlâ) teması, Watts'ın evreni ciddi bir “iş” değil, amaçsız ve neşeli bir “dans” olarak görme eğiliminin de çekirdeğidir.
Çapraz Akım: Perennializm, Beat Kuşağı ve Psychedelia
Watts, tek başına bir düşünür değil, bir kavşaktır; onu anlamak için bağlı olduğu üç akımı görmek gerekir.
Birincisi, philosophia perennis (ezelî hikmet) damarıdır. Aldous Huxley'in The Perennial Philosophy (1945) eseriyle popülerleşen bu görüş, tüm büyük dinlerin ortak bir mistik çekirdeği paylaştığını savunur. Watts bu çerçeveyi paylaşmakla birlikte, naif bir “hepsi aynıdır” indirgemeciliğinden kaçınmaya çalışır; farklı geleneklerin farklı “lehçeler” olduğunu, ama hepsinin “ego-aşkın deneyim”e işaret ettiğini söyler. Mukayeseli din çalışmaları açısından bu, hem güçlü bir sezgi hem de metodolojik bir risktir — çünkü gelenekler arası teolojik farkları (örneğin Budist anattâ / benliksizlik ile Vedântik âtman / öz arasındaki köklü gerilim) çoğu kez estetik bir örtü altında siler.
İkincisi, Beat kuşağı ve karşı-kültürdür. Watts, Jack Kerouac (romanı The Dharma Bums'ta “Arthur Whane” karakteri kısmen ona göndermedir), Gary Snyder ve Allen Ginsberg gibi figürlerin çevresinde, Doğu mistisizmini bohem Amerikan gençliğine taşıyan köprülerden biriydi. “Beat Zen, Square Zen, and Zen” (1959) başlıklı ünlü denemesinde, hem geleneği hiçe sayan “beat” gevşekliğini hem de aşırı kuralcı “square” katılığını eleştirerek kendi orta yolunu çizmeye çalıştı.
Üçüncüsü, psychedelic deneyimdir. Watts, The Joyous Cosmology (1962) kitabında LSD ve mescalin deneyimlerini betimledi; bunların, doğru bağlamda, mistik bilinç durumlarına bir “bakış penceresi” açabileceğini savundu. Ama karakteristik bir uyarıyla: “Mesajı aldığında telefonu kapatırsın.” Yani kimyasal deneyim bir araç olabilir, ama amaç hâline gelirse takıntıya dönüşür. Bu tutum, onu hem dönemin uyuşturucu-kültürüne yakınlaştırdı hem de ondan eleştirel bir mesafe koymasını sağladı.
Eleştiriler ve Mirası
Watts'a yöneltilen en yaygın eleştiri, onun bir “popülerleştirici” olup bir “uygulayıcı” olmadığıdır. Kurumsal Zen çevreleri, onun disiplinli pratiği atlayarak Zen'i bir “entelektüel haz”za indirgediğini; alkol bağımlılığıyla ve düzensiz özel hayatıyla, savunduğu “dengeyi” kendi yaşamında gerçekleştiremediğini söyler. Akademik şarkiyatçılar ise The Way of Zen gibi eserlerin yer yer kaynakları gevşek kullandığını belirtir. Watts bu eleştirilere kısmen hak verirdi; kendini “ruhânî bir eğlencelik” (a spiritual entertainer) olarak tanımlaması, hem alçakgönüllülük hem de bir savunma stratejisiydi.
Buna karşılık mirası küçümsenemez. Watts, “sekülerleşmiş Doğu mistisizmi”nin — yani belirli bir tapınağa, gurva veya dogmaya bağlı olmadan, Doğu kavramlarını bireysel bir “bilinç” arayışında kullanma biçiminin — başlıca mimarlarından biridir. Bugünün “mindfulness” endüstrisinden, Eckhart Tolle'nin “şimdiki an” söyleminden, hatta Silikon Vadisi'nin “ego'yu bırak” retoriğine kadar uzanan geniş bir çizgi, doğrudan ya da dolaylı olarak Watts'ın açtığı yoldan ilerler. William James'in “dinî deneyim”i psikolojik bir olgu olarak inceleme geleneği (William James) ile Joseph Campbell'in mit-okumaları (Joseph Campbell) arasında bir yerde duran Watts, dini “inanılacak bir şey”den çok “deneyimlenecek bir şey”e dönüştüren modern eğilimin sembol ismidir.
Fenomenolojik açıdan bakıldığında Watts'ın asıl başarısı, soyut metafizik önermeleri bedensel, sezgisel sezişlere tercüme etmesiydi: Tanrı'yı kanıtlamaya çalışmak yerine, “kendini ayrı bir benlik sanmanın” yarattığı varoluşsal yalnızlığı bir “yanılsama” olarak gösterip, bu yanılsamanın gevşemesiyle ortaya çıkan ferahlığı betimledi. Bu tutum, hem onun geniş etkisini hem de derinlik arayanlar için yeterince “toprağa basmamış” görünmesini aynı anda açıklar. Watts, bir yere varmanın değil, “zaten orada olduğunu” fark etmenin filozofuydu — ve tam da bu yüzden, bir öğretmenden çok bir “uyandırıcı” olarak hatırlanır.
Kaynaklar
- Alan Watts, The Way of Zen (Pantheon, 1957)
- Alan Watts, The Book: On the Taboo Against Knowing Who You Are (Pantheon, 1966)
- Alan Watts, Tao: The Watercourse Way (Pantheon, 1975; Al Chung-liang Huang ile)
- Alan Watts, In My Own Way: An Autobiography (Pantheon, 1972)
- Monica Furlong, Zen Effects: The Life of Alan Watts (Houghton Mifflin, 1986)
- David Stuart, Alan Watts: The Man Who Changed the West (1976)
- Aldous Huxley, The Perennial Philosophy (Harper & Brothers, 1945)
- D.T. Suzuki, Essays in Zen Buddhism (1927-1934)