Alfred North Whitehead — Prozessontologie
Matematikçi-filozof Whitehead'in 'organizma felsefesi' adını verdiği süreç ontolojisi: gerçekliğin durağan tözlerden değil, an be an oluşan 'olgu olaylarından' örüldüğü; Batı'nın matematiksel kesinliğiyle Doğu'nun akış-bütünlük sezgisini birleştiren bir kozmoloji.
“Avrupa felsefe geleneğinin en güvenli genel niteliği şudur: O, Platon'a düşülmüş bir dipnotlar dizisinden ibarettir.” — A. N. Whitehead, Process and Reality (1929)
Matematikçinin Metafiziğe Dönüşü
Alfred North Whitehead (1861–1947), yirminci yüzyıl düşüncesinin en sıra dışı güzergâhlarından birini çizer. Cambridge'de yetişen bir matematikçi olarak kariyerine, öğrencisi Bertrand Russell ile birlikte yazdıkları üç ciltlik Principia Mathematica (1910–1913) ile başladı; bu eser, matematiğin mantığa indirgenebileceğini gösterme iddiasındaki devasa bir biçimsel sistemdi. Oysa altmışlı yaşlarında Harvard'a geçtiğinde Whitehead, soyut sembollerin kesinliğinden, varlığın en somut dokusuna — oluşa, akışa, ilişkiye — yönelen bir metafizik kurdu. Bu dönüşüm rastlantı değildir: tam da biçimsel sistemlerin sınırlarını içeriden gören bir zihin, gerçekliğin durağan kategorilere sığmadığını fark etmişti.
Whitehead bu girişime kendi adını verdi: “organizma felsefesi” (philosophy of organism). Ama gelenek onu daha çok süreç felsefesi (process philosophy) olarak anar. Başyapıtı Process and Reality (1929), Gifford Konferansları'na dayanan, modern felsefenin en yoğun ve en zor metinlerinden biridir. İçinde Whitehead, Batı düşüncesinin Descartes'tan beri taşıdığı bir hastalığı teşhis eder: gerçekliği birbirinden kopuk, değişmez tözlere (substance) bölme ve değişimi ikincil, ârızî bir şey sayma eğilimi.
Bu yön değiştirmenin biyografik arka planı da düşündürücüdür. Whitehead, mantığın ve geometrinin temellerine ömrünü vermiş bir adamdı; ancak 1910'ların fiziği — Einstein'ın görelilik kuramı ve gelişmekte olan kuantum teorisi — Newtoncu mutlak uzay-zaman ve katı parçacık tablosunu yerle bir ediyordu. Whitehead bu krizi yalnızca bir fizik sorunu değil, bir metafizik sorunu olarak gördü: eğer maddenin kendisi bir olaylar örgüsüyse, felsefenin temel kategorileri de yeniden dökülmeliydi. 1924'te, altmış üç yaşında, Harvard'ın daveti üzerine Atlantik'i aşıp tüm enerjisini bu yeniden döküm işine adadı. Science and the Modern World (1925), Process and Reality (1929) ve Adventures of Ideas (1933) bu geç dönemin üç büyük halkasını oluşturur — bir matematikçinin, ömrünün sonunda spekülatif kozmolojinin en gözü pek girişimine soyunması.
Töz Metafiziğine Karşı: “Yanlış Yerleştirilmiş Somutluk”
Whitehead'in en keskin kavramlarından biri “yanlış yerleştirilmiş somutluk yanılgısı”dır (fallacy of misplaced concreteness). Buna göre Batı bilimi ve felsefesi, soyutlamaları — “madde”, “uzaydaki nokta”, “değişmez töz” — gerçekliğin kendisi sanma hatasına düşmüştür. Oysa bunlar, akışkan gerçekliğin pratik amaçlarla dondurulmuş kesitleridir.
Buradaki radikal tersine çevirme şudur: Aristoteles'ten Descartes'a uzanan ana akım, önce kalıcı bir töz vardır, sonra ona ilinekler/değişimler eklenir der. Whitehead ise önce oluş vardır, “şey” dediğimiz kalıcılık ise oluşların tekrar eden örüntüsünden soyutlanan ikincil bir istikrardır der. Gerçekliğin atomu artık “madde parçacığı” değil, an be an doğup tükenen bir olgu-olayı (actual occasion / actual entity) ya da deneyim damlacığıdır. Evren, sayısız bu tür mikro-olayın birbirini “kavrayarak” (prehension) örüldüğü bir dokudur.
Bu noktada Whitehead, modern fiziğin kendisinden de beslenir. Newton'un katı parçacık-evreninin yerini alan alan kuramları ve kuantum mekaniği, ona “madde”nin aslında bir süreç, bir titreşim, bir olay olduğunu doğrular görünüyordu. İlginçtir ki onunla aynı kuşağın fizikçilerinden esinlenen sonraki düşünürler — örneğin bütünsel/içeren düzen fikriyle David Bohm ya da parçanın bütünü taşıdığı holografik ilke — Whitehead'in “her olay tüm evreni içinde barındırır” sezgisiyle şaşırtıcı bir akrabalık taşır.
Oluşun Anatomisi: Prehension, Concrescence, Ölümsüz Nesneler
Whitehead'in teknik sözlüğü ürkütücüdür, ama çekirdek sezgi sadedir. Her olgu-olayı doğarken, kendisinden önce gelen bütün evreni “hisseder”, içine alır — buna prehension (kavrayış) denir. Bu kavrama, bilinçli olmak zorunda değildir; bir elektron da kendi geçmiş alanını “kavrar”. Olay, kendisine akan bu sonsuz veriyi bir araya getirip yeni bir birlik olarak tamamlanır; bu yoğunlaşma sürecine concrescence denir. Tamamlandığı anda olay “ölür” — yani artık bir özne değil, sonraki olaylar için bir veri, bir “nesne” hâline gelir. Böylece gerçeklik, sürekli doğan ve hemen geçmişe katılan deneyim nabızlarının kesintisiz akışıdır.
Bu akışa biçim veren şey “ölümsüz nesnelerdir” (eternal objects) — kırmızılık, üçgenlik, belirli bir matematiksel ilişki gibi saf imkânlar. Bunlar Platon'un İdealarının Whitehead'çe yeniden okunmuş hâlidir; epigraftaki “Platon'a dipnot” esprisi boşuna değildir. Ama Whitehead'de İdealar ayrı bir gökte durmaz; her oluş anında somut olaya “giriş” yaparak (ingression) gerçekleşir. Burada Batı'nın matematiksel-biçimsel kesinliği (ölümsüz nesnelerin kristal düzeni) ile somut, akışkan deneyim (oluşun sıcaklığı) tek bir kozmolojide buluşur — bu, Whitehead projesinin en kendine özgü sentezidir.
Bu şemanın belki en kışkırtıcı sonucu, deneyimin yalnızca insana ya da hayvana özgü olmaktan çıkmasıdır. Whitehead'e göre her olgu-olayı, ne denli ilkel olursa olsun, bir “his tonuyla” (feeling) örülüdür; bir elektronun kendi alanını “kavraması” da, bir insanın bir anıyı hatırlaması da aynı sürecin farklı yoğunluktaki ifadeleridir. Bu, çağdaş zihin felsefesinde panpsişizm olarak yeniden canlanan bir tezdir: bilinç, ölü maddenin üzerine sonradan eklenen bir mucize değil, gerçekliğin en alt katmanından itibaren içkin olan deneyim-niteliğinin karmaşıklaşmış bir biçimidir. Whitehead böylece Descartes'ın “düşünen töz” ile “yer kaplayan töz” arasında açtığı uçurumu — zihin/madde ikiliğini — bir hamlede kapatmaya çalışır: ikisi de tek bir oluş-dokunun kutuplarıdır. Ayrıca bu görüş, deneyimin “yığınsal” değil ilişkisel olduğunu vurgular: hiçbir olay yalıtık değildir; her olay, kendisinden öncekileri içine alıp kendinden sonrakilere veri sunarak var olur. Varlık, bu kesintisiz alışveriş ağının ta kendisidir — Whitehead'in deyişiyle “birbirini kavrayan olayların toplumu” (society of occasions).
Tanrı: Kozmik Sürecin İçindeki İlke
Whitehead'in tanrısı, klasik teizmin değişmez, âlemden kopuk, her şeye kadir Mutlak'ı değildir. Process and Reality'nin sonunda betimlenen Tanrı'nın iki “doğası” vardır. İlksel doğa (primordial nature), bütün ölümsüz nesnelerin ezelî düzenini ve evrene yön veren “başlangıç hedeflerini” barındırır — soğuk, eksiksiz, kavramsal kutup. Sonuçsal doğa (consequent nature) ise dünyada olup biten her şeyi içine alan, evrenle birlikte büyüyen, “acı çeken yoldaş” olan kutuptur. Tanrı evreni tek seferde yaratıp bırakmaz; her an dünyayı “ikna ederek” (zorlayarak değil) daha yüksek bir uyuma, daha zengin bir deneyime çağırır.
Bu, ne klasik teizm ne de panteizmdir; teknik adıyla panenteizmdir: her şey Tanrı'dadır, ama Tanrı her şeyden fazladır. Bu tasavvur, Whitehead'i Hristiyan düşüncesinde süreç teolojisi (Charles Hartshorne, John B. Cobb) adıyla anılan koca bir geleneğin pîri yapmıştır. Aynı dönemde, evrimi Tanrı'ya doğru bir kozmik yükseliş olarak okuyan Cizvit paleontolog Teilhard de Chardin'in “Omega Noktası” vizyonuyla derin bir koşutluk taşır: her ikisi de durağan bir kozmosun değil, amaca yönelen, oluş hâlindeki bir evrenin teolojisini kurar.
Batı Rasyonalizmi ile Doğu Holizminin Buluşma Noktası
Whitehead'in en çarpıcı yönü, salt Batılı bir akıl yürütmeyle Doğu maneviyatının yüzyıllardır sezdiği bir gerçekliği yeniden keşfetmesidir. Onun “kalıcı töz yoktur, yalnızca an be an doğup ölen oluşlar vardır” tezi, Budist anitya (süreksizlik) ve anatta (kalıcı benlik-yokluğu) öğretileriyle neredeyse birebir örtüşür. Erken Budist Abhidharma'nın dharma anlık-olay analizi ile Whitehead'in actual occasion'ı, ayrı kültürlerin aynı sezgiye iki dilden varışıdır.
Bu yakınlık özellikle Zen ile belirginleşir. Dōgen'in Shōbōgenzō'sundaki “varlık-zaman” (uji) öğretisi — varlığın zamandan ayrı bir töz olmadığı, her ânın kendi başına eksiksiz bir oluş-zaman olduğu fikri — Whitehead'in “her olgu-olayı kendi içinde tam bir an'dır” tezinin neredeyse Doğulu ikizidir. Benzer biçimde Advaita Vedānta'nın saf farkındalık öğretmeni Nisargadatta Maharaj, “ben şu beden-zihin değilim, ben her ânda beliren tanıklığım” derken, sabit bir tözel benliği değil, sürekli yenilenen bir farkındalık-akışını işaret eder. Hint düşüncesinin en eski katmanlarından Sāṃkhya'nın prakṛti'sinin (sürekli dönüşen doğa) ve Vedānta'nın oluş-tartışmalarının da Whitehead'çi bir okumaya açık olduğu söylenebilir.
Yirminci yüzyılda bu köprüyü açıkça kuran kişi, Zen ve Vedānta'yı Batı'ya yorumlayan Alan Watts oldu. Watts, Whitehead'in “yanlış yerleştirilmiş somutluk” eleştirisini, Batılının dünyayı katı “şeylere” bölme alışkanlığının manevî bir hastalık olduğu yönündeki Doğu eleştirisiyle birleştirdi: gerçeklik bir “şeyler torbası” değil, kesintisiz bir akış, bir dans, bir süreçtir.
Bu yakınlığın en titiz akademik incelemesi, Whitehead'in metafiziğini Çin Buddhizmi'nin Hua-yen (Avataṃsaka) okuluyla karşılaştıran çalışmalardır. Hua-yen'in ünlü “Indra'nın Ağı” imgesi — her biri tüm diğerlerini yansıtan, sonsuz sayıda mücevherden örülü kozmik ağ — Whitehead'in “her olgu-olayı tüm evreni kendi içinde kavrar” tezinin neredeyse mükemmel bir Doğulu karşılığıdır. Ne var ki burada ince ama önemli bir fark belirir: Hua-yen'in “karşılıklı içiçe geçişi” (interpenetration) zamansız, eşanlı bir bütünlüktür; Whitehead'in evreni ise zamansaldır — olaylar art arda doğar, önceki sonrakine “akar”, evren geriye dönülmez biçimde yeni'ye doğru ilerler. Yani Doğu'nun durağan-eşzamanlı bütünlük sezgisi ile Batı'nın çizgisel-yaratıcı zaman duygusu, Whitehead'de gerilimli ama verimli bir sentez oluşturur. Bu, onun Doğu'yu basitçe taklit etmediğini, kendi geleneğinin zaman ve yaratıcılık kavrayışını koruyarak Doğu'nun holistik sezgisini soğurduğunu gösterir.
Felsefe Tarihindeki Yeri ve Eleştirel Konumu
Whitehead'i yalnızca Doğu'yla benzerlikleri üzerinden okumak haksızlık olur; o, Batı geleneğinin tam içinde durur. Değişimi gerçekliğin kalbine koyması bakımından Hegel'in diyalektik oluş-metafiziğiyle akrabadır — ne var ki Hegel'in Tin'i kavramsal zorunlulukla ilerlerken, Whitehead'in evreni özgürlük, rastlantı ve yaratıcı yenilikle (creativity onun “nihai kategorisidir”) açıktır. Kant'ın “zihin deneyimi kategorilerle kurar” tezini ciddiye alır, ama Kant'ın özne-merkezciliğini terk eder: kavrama (prehension) yalnızca insan zihninin değil, her oluş-olayının yaptığı bir şeydir; böylece bilinç, evrenin dışında değil, içindeki bir doğa olayıdır. Varlığı zamansallıkla iç içe düşünmesi bakımından Heidegger'in Sein und Zeit'ıyla; statik töz metafiziğine karşı çıkışıyla da Nietzsche'nin “oluşun masumiyeti” temasıyla aynı yüzyıl-ruhunu paylaşır.
Whitehead'in mirası eşitsiz dağılmıştır. Analitik felsefe, Process and Reality'nin spekülatif cesaretini ve ağır terminolojisini büyük ölçüde dışladı. Buna karşılık ekoloji felsefesi, süreç teolojisi, zihin felsefesindeki panpsişist akımlar ve bilim-din diyaloğu, onu giderek daha çok yeniden keşfediyor. İnsan-merkezli olmayan, ilişkisel ve oluş-temelli bir kozmoloji arayan çağdaş düşünce için Whitehead, Batı'nın kendi araçlarıyla töz-metafiziğinin ötesine geçebileceğini gösteren ender köprü-figürlerden biridir. Onun deyişiyle gerçeklik bir “şeyler yığını” değil, “yaratıcı ilerleyiştir” (creative advance into novelty) — ve bu ilerleyiş, hem matematikçinin denklemiyle hem mistiğin sessizliğiyle aynı kaynağa işaret eder.
Kaynaklar
- Alfred North Whitehead, Process and Reality: An Essay in Cosmology (1929; düzeltilmiş baskı, Free Press, 1978)
- Alfred North Whitehead, Science and the Modern World (1925)
- Alfred North Whitehead, Adventures of Ideas (1933)
- Charles Hartshorne, The Divine Relativity: A Social Conception of God (Yale University Press, 1948)
- John B. Cobb & David Ray Griffin, Process Theology: An Introductory Exposition (Westminster Press, 1976)
- Steve Odin, Process Metaphysics and Hua-yen Buddhism: A Critical Study of Cumulative Penetration vs. Interpenetration (SUNY Press, 1982)
- Victor Lowe, Alfred North Whitehead: The Man and His Work (Johns Hopkins University Press, 1985–1990, 2 cilt)
- Isabelle Stengers, Thinking with Whitehead: A Free and Wild Creation of Concepts (Harvard University Press, 2011)