Önemli Şahsiyetler

Anselm of Canterbury — Scholastik Vorreiter

Skolastiğin müjdecisi Aziz Anselmus (1033-1109): Fides quaerens intellectum ilkesiyle imanı akılla temellendiren, ontolojik kanıtın ilk biçimini Proslogion'da kuran ve kefaret teolojisini yeniden yazan Canterbury başpiskoposu.

11 bağlantı İleri Önemli Şahsiyetler Haritada göster →

“Neque enim quaero intelligere ut credam, sed credo ut intelligam.” “Anlamak için inanmaya çalışmıyorum; aksine, anlamak için inanıyorum.” — Anselmus, Proslogion, I

Bir Eşik İnsanı

Hristiyan düşünce tarihinde bazı isimler bir çağın kapanışını, bazıları yeni bir çağın açılışını simgeler; Aziz Anselmus (Anselmo d'Aosta, ö. 1109) ise her ikisini birden temsil eder. O, Kilise Babaları'nın otorite ve mistik tefekküre dayalı dünyasıyla, yüksek Ortaçağ üniversitesinin akılcı, sistematik skolastik yöntemini birbirine bağlayan eşikte durur. Bu yüzden ona geleneksel olarak “skolastiğin babası” (pater scholasticae) denir — gerçi bu unvan, daha sonra Aristoteles'in eserlerinin Batı'ya akacağı büyük dönüşümün yalnızca müjdecisi olduğunu da hatırlatır.

Kuzey İtalya'nın Aosta vadisinde, soylu bir Lombard ailesinde dünyaya gelen Anselmus, gençliğinde manastır hayatına yöneldi; Alpler'i aşıp Normandiya'daki Bec manastırına gelerek dönemin en büyük âlimlerinden Lanfranc'ın öğrencisi oldu. 1063'te Bec'in prioru, 1078'de başrahibi, nihayet 1093'te — siyasî bir kerhen kabulle — Canterbury başpiskoposu oldu. İngiltere krallarıyla (II. William Rufus ve I. Henry) Kilise'nin bağımsızlığı, özellikle de piskoposların tahta çıkarılma (investiture) yetkisi üzerine giriştiği çetin mücadeleler, onu iki kez sürgüne gönderdi. Ama Anselmus'u tarih için kalıcı kılan, bu siyasî kavgalar değil, manastır hücresinde dua ile düşünceyi kaynaştıran felsefî-teolojik dehasıdır.

Fides Quaerens Intellectum

Anselmus'un bütün projesini özetleyen formül, Proslogion'un ilk başlığında yer alan fides quaerens intellectum — “anlama arayan iman”dır. Bu ifade, onun akıl-iman ilişkisine dair özgün konumunu kristalize eder. Anselmus, ne imanı akılla kanıtlamaya çalışan bir rasyonalisttir, ne de aklı dışlayan bir fideisttir. Onun için iman bir başlangıç noktasıdır: insan önce inanır, sonra inandığını anlamaya çalışır. İman, aklın önünü kesen bir engel değil, onu besleyen bir köktür.

Bu duruşun arkasında büyük bir kaynak vardır: Augustinus. “Credo ut intelligam” (“anlamak için inanıyorum”) özünde Augustinusçu crede ut intelligas ilkesinin Anselmus'taki yankısıdır. Ancak Anselmus bu mirası yeni bir titizlikle işler: teolojik hakikatleri, otoriteye (Kutsal Kitap'tan alıntılara) başvurmadan, sola ratione — “yalnız akılla” — temellendirmeye girişir. Monologion'da Tanrı'nın varlığını ve niteliklerini, hiçbir kutsal metni delil göstermeden, salt akıl yürütmeyle ortaya koymaya çalışması bu cesur yöntemin ilanıdır. İşte tam da bu nokta, onu Patristik dönemden ayırıp skolastiğin eşiğine taşır.

Karşılaştırmalı bir bakış burada aydınlatıcıdır. Anselmus'un “önce iman, sonra anlama” sırası, İslâm kelâmındaki aklî istidlâl (akılla delil getirme) tartışmalarıyla yapısal bir akrabalık taşır; tıpkı Eş'arî kelâmının vahyi akıl önüne, Mu'tezile'nin aklı vahiy önüne koyma gerilimi gibi. Yine Şamlı Yuhanna'nın Doğu Hristiyan dünyasında felsefî kavramları teolojinin hizmetine koşması, Anselmus'un Batı'da yapacağı işin bir önceli sayılabilir. Anselmus'u özgün kılan, aklı imanın içinde bir keşif aracı olarak konumlandıran bu dengedir.

Monologion ve Tanrı'ya Çıkan Basamaklar

İlk büyük eseri Monologion (1076), bir “tek kişilik söyleşi”dir; Anselmus burada Tanrı'nın varlığını derecelenme (gradatio) argümanıyla kurar. Gözlemlenebilir dünyada iyilik, büyüklük, varlık dereceler hâlinde bulunur: bir şey diğerinden daha iyi, daha büyük, daha gerçektir. Ama dereceli her şey, kendisinin ölçüsü olan bir “en yüksek” (summum) gerektirir; tüm iyiliklerin kaynağı olan bir En Yüksek İyi olmalıdır. Bu, Platoncu pay alma (methexis) düşüncesinin Hristiyan kılığıdır — sonlu varlıklar, mutlak İyi'den pay aldıkları ölçüde iyidirler.

Bu argümanın felsefî soyağacı uzar: Aristoteles'in Metafizik'teki Hareket Etmeyen İlk Hareket Ettirici'sinden çok, Platon'un İyi İdeası'na ve Yeni-Platoncu hiyerarşiye yakındır. Anselmus, henüz Aristoteles'in fizik ve metafizik külliyatının Latin Batı'ya tam çevrilmediği bir çağda yazar; onun aklî dünyası hâlâ Augustinus üzerinden süzülmüş Platonculuktur. Bu, Thomas Aquinas'ın bir buçuk yüzyıl sonra Aristoteles'in beş yol'unu (quinque viae) — hareket, nedensellik, olumsallık, derecelenme ve düzenden yola çıkan kanıtlar — kuracağı zeminden farklıdır. Aquinas a posteriori (deneyimden, sonuçtan nedene) ilerlerken, Anselmus giderek daha a priori (kavramdan, aklın kendisinden) bir yola yönelecektir. Bu yöneliş, ikinci ve en ünlü eserinde doruğa çıkar.

Proslogion ve Ontolojik Kanıt'ın Doğuşu

Proslogion (1077-78), felsefe tarihinin en çok tartışılan tek bir argümanını içerir: sonradan Kant'ın “ontolojik kanıt” (ontologisches Argument) adını vereceği muhakeme. Anselmus, Monologion'daki çoklu basamakları tek bir hamleye indirgemek istemişti; aradığı “tek bir delil”i (unum argumentum) bir sabah ayini sırasında, bir esin gibi bulduğunu anlatır.

Argümanın özü şudur. Tanrı, “kendisinden daha büyüğü düşünülemeyen” (id quo maius cogitari nequit) varlıktır. Bu tanım, inanmayanın (akılda “insipiens”, yani Mezmur 14'teki “Tanrı yoktur diyen akılsız”) bile anlayıp kabul edebileceği bir tanımdır. Şimdi: böyle bir varlık yalnızca zihinde (in intellectu) mi vardır, yoksa hem zihinde hem gerçeklikte (in re) mi? Eğer yalnızca zihinde olsaydı, ondan daha büyük bir şey — yani aynı varlığın gerçeklikte de var olanı — düşünülebilirdi. Ama o zaten “kendisinden daha büyüğü düşünülemeyen” diye tanımlanmıştı; bu çelişkidir. Öyleyse Tanrı zorunlu olarak gerçeklikte de var olmalıdır. Proslogion'un III. bölümünde Anselmus argümanı güçlendirir: Tanrı yalnızca vardır değil, var olmaması düşünülemeyecek (non posse cogitari non esse) biçimde vardır; yani O'nun varlığı zorunludur.

Bu argüman, daha o yüzyılda itiraza uğradı. Marmoutier'li keşiş Gaunilo, Liber pro Insipiente (“Akılsız Adına Bir Kitap”) başlıklı yazısında ünlü “kayıp ada” karşı-örneğini ileri sürdü: aynı mantıkla, “düşünülebilecek en mükemmel ada”nın da var olması gerektiği sonucuna varılırdı ki bu saçmadır. Anselmus Responsio'sunda yanıt verdi: argüman yalnızca zorunlu varlığa — başka hiçbir şeye bağlı olmadan, var olmaması düşünülemeyecek tek varlığa — uygulanabilir; bir ada gibi olumsal (var olmayabilecek) şeylere değil. Bu tartışma, sonraki sekiz yüzyıl boyunca yeniden yeniden alevlenecekti.

Kanıt'ın Uzun Yankısı: Aquinas'tan Kant'a

Ontolojik kanıtın kaderi, Batı metafiziğinin damarlarında dolaşan bir nehir gibidir. Aquinas onu reddetti: ona göre “Tanrı vardır” önermesi kendiliğinden apaçık (per se notum) olsa da bizim için değildir; biz Tanrı'nın özünü doğrudan bilmediğimiz için varlığını ancak sonuçlarından (a posteriori) çıkarabiliriz. Buna karşılık Bonaventura ve özellikle Fransisken geleneği — örneğin Duns Scotus argümanı kısmen düzelterek benimsedi; Scotus “düşünülebilir en yetkin varlık”ın olanaklılığını gösterip oradan zorunlu varlığa geçen incelikli bir versiyon kurdu.

Argüman asıl ihtişamına Erken Modern dönemde kavuştu. Descartes, Beşinci Meditasyon'da kanıtı yeniden dirilten en ünlü isimdir: üçgenin özünden iç açıları toplamının iki dik açıya eşit olması ayrılamadığı gibi, “en yetkin varlık” kavramından da “varlık” yükleminin ayrılamayacağını savundu — çünkü varoluş bir yetkinliktir ve yetkin bir varlıktan eksik olamaz. Leibniz argümana kritik bir tamamlama ekledi: önce “en yetkin varlık kavramının çelişkisiz, yani olanaklı olduğu” gösterilmeli; bu sağlanırsa Anselmus-Descartes çıkarımı geçerlidir.

Yıkıcı eleştiri ise Immanuel Kant'tan geldi. Kant'ın Saf Aklın Eleştirisi'ndeki ünlü tezi şudur: “Varlık (Sein) gerçek bir yüklem değildir” (Sein ist offenbar kein reales Prädikat). “Yüz olanaklı talerim” ile “yüz gerçek talerim” kavram olarak özdeştir; gerçek talerler kavrama bir nitelik eklemez, yalnızca o kavramın bir nesnesinin var olduğunu koyar (Setzung). Dolayısıyla “varlık”ı bir mükemmellik yüklemi sayıp Tanrı'nın kavramından varlığını çıkarmak, mantıksal bir aldatmacadır. Kant'ın bu itirazı, ontolojik kanıtı modern felsefede uzun süre gömdü. Yine de XX. yüzyılda Norman Malcolm ve Alvin Plantinga gibi filozoflar, Proslogion III'teki zorunlu varlık fikrini kipsel (modal) mantıkla yeniden formülleştirerek argümanı diriltmeye çalıştılar — Anselmus'un sezgisinin Kant'ın eleştirdiği biçimden daha derin olabileceğini öne sürerek.

Cur Deus Homo: Kefaretin Yeniden Yazılışı

Anselmus'un yalnız metafizikçi değil, aynı zamanda devrimci bir teolog olduğu en iyi Cur Deus Homo (“Tanrı Niçin İnsan Oldu”, 1098) eserinde görülür. Burada İsa'nın çarmıhtaki ölümünün anlamını — kefaret (atonement) öğretisini — yeniden temellendirir. Ondan önceki hâkim görüş, “fidye teorisi”ydi: insanlığın günahla Şeytan'a tutsak düştüğü, İsa'nın ölümünün Şeytan'a ödenen bir fidye olduğu fikri. Anselmus bunu feodal hukukun kavramlarıyla kökten dönüştürdü.

Ona göre günah, Tanrı'nın onuruna (honor Dei) karşı işlenmiş bir borç, evrenin adalet düzeninde açılmış bir yarıktır. Bu borç ya tatmin (satisfactio) ile ödenmeli ya da ceza ile kapatılmalıdır. Ama borcu ödemesi gereken insandır, ödeyebilecek olan ise — sonsuz Tanrı'ya karşı işlenmiş sonsuz bir hakaret söz konusu olduğundan — yalnızca Tanrı'dır. İşte bu açmaz, hem tam insan hem tam Tanrı olan birini, yani Tanrı-insan (Deus-homo) İsa'yı zorunlu kılar: O, insan olarak borcu ödeyebilecek, Tanrı olarak da bu ödemeye sonsuz değer katabilecek tek varlıktır. Bu “tatmin teorisi” (satisfaction theory), Batı Hristiyanlığında, özellikle Reform sonrası “yerine geçen ceza” (penal substitution) öğretisinde derin izler bıraktı — gerçi Doğu Ortodoks geleneği, kefareti daha çok theosis (tanrılaşma) ve ölüm üzerinde zafer çerçevesinde okumayı sürdürerek bu hukukî modele mesafeli kaldı.

Manastır Tefekkürü ve Yöntemin Ruhu

Anselmus'un düşüncesinin kuru bir akıl jimnastiği olmadığını vurgulamak gerekir. Proslogion'un kendisi bir dua kalıbında yazılmıştır; argüman, Tanrı'ya yakaran bir ruhun tefekkürü içinde doğar. “Anlamak için inanıyorum” formülü, soğuk bir epistemoloji ilkesi değil, manastır hayatının kalbinden çıkan bir itiraftır. Bu yönüyle Anselmus, Assisili Francesco'nun sevgi-merkezli mistisizmiyle Thomas à Kempis'in De Imitatione Christi'sindeki içe dönük dindarlık arasında, akıl ile huşûu birleştiren bir köprüdür. Onun Orationes sive Meditationes'i (Dualar ve Tefekkürler), Ortaçağ özel dindarlığının (devotio) en etkili örneklerinden biri olmuştur.

Bu tefekkür boyutu, Anselmus'u salt rasyonalist bir “kanıt mucidi”ne indirgemeyi engeller. Onun için aklın işlevi, imanın zaten sezdiği hakikatin iç güzelliğini ve zorunluluğunu görünür kılmaktır; akıl, inananın gözlerini açan bir lambadır. Bu yönüyle, kavramsal düşünceyi mistik yükselişin basamağı sayan Bonaventura'nın Itinerarium mentis in Deum'undaki “zihnin Tanrı'ya yolculuğu” anlayışına bir öncülük eder.

Mirası ve Tarihsel Yeri

Anselmus 1109'da Canterbury'de öldü; 1494'te aziz, 1720'de Kilise Doktoru ilan edildi. Düşünce tarihindeki yeri çift katmanlıdır. Bir yanda yöntem mirası vardır: teolojiyi akılla, mantıkla, kavramsal çözümlemeyle işleme cesareti; “credo ut intelligam” ilkesi yüksek skolastiğin — Aquinas, Scotus, Ockham — bütün büyük sentezlerine zemin hazırladı. Öte yanda içerik mirası vardır: ontolojik kanıt, varlık ile düşünce arasındaki ilişkiye dair felsefenin en kalıcı problemlerinden birini ortaya attı; Cur Deus Homo ise kefaret teolojisinin Batı'daki seyrini belirledi.

Yine de Anselmus bir “eşik” düşünürü olarak kalır. O, Aristoteles'in henüz ufukta belirmediği, üniversitenin henüz doğmadığı, teolojinin hâlâ manastır hücresinin sessizliğinde yapıldığı son büyük çağın insanıdır. Bir kuşak sonra Abelard'ın diyalektik tutkusu, iki kuşak sonra Paris ve Oxford'un summa'ları gelecek; ama o sentezlerin hepsinde, anlamaya çalışan inanan aklın — fides quaerens intellectum — sessiz nefesi duyulmaya devam edecektir.

Kaynaklar