Önemli Şahsiyetler

Georg Wilhelm Friedrich Hegel — Dialektisches System

Stuttgartlı filozof Hegel'in diyalektik yöntemi ve tarih felsefesi: Boehme'nin Tanrı'daki olumsuzluğundan Marx'ın devrimine uzanan, mistik 'kendine yabancılaşıp geri dönen Mutlak' fikrinin sekülerleşme güzergâhı.

13 bağlantı İleri Önemli Şahsiyetler Haritada göster →

“Das Wahre ist das Ganze.” (Hakikat bütündür.) — G. W. F. Hegel, Phänomenologie des Geistes, Önsöz, 1807

Schwabenli Bir Sistem Kurucusu

Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770–1831), Stuttgart'ta bir maliye memurunun oğlu olarak doğdu ve Tübingen'deki ünlü ilahiyat yatılı okulu Stift'te, şair Hölderlin ve filozof Schelling ile aynı odayı paylaşarak yetişti. Genç üçlünün Fransız Devrimi coşkusuyla bir ağaç dikip “özgürlük ağacı” diye etrafında dans ettiği anlatılır — bu sahne, Hegel düşüncesinin iki damarını önceden haber verir: bir yanda Hıristiyan teolojisinin içselleştirilmiş mirası, öbür yanda tarihin kökten dönüşebileceğine duyulan devrimci inanç.

Hegel başlangıçta vasat bir öğretmen ve hatta başarısız bir gazete editörüydü; asıl atılımını, Napolyon'un Jena'ya girdiği gün (1806) elyazmasını tamamladığı Phänomenologie des Geistes (Tinin Fenomenolojisi) ile yaptı. Sonraki Wissenschaft der Logik (Mantık Bilimi, 1812–16), Enzyklopädie der philosophischen Wissenschaften (1817) ve Grundlinien der Philosophie des Rechts (Hukuk Felsefesinin İlkeleri, 1821) ile Berlin Üniversitesi'nde dönemin tartışmasız hâkim filozofu hâline geldi. Onun projesi, Kant'ın “bilemeyeceğimiz” ilan ettiği kendinde-şey'i (Ding an sich) yeniden düşünceye dahil etmek; özne ile nesne, sonlu ile sonsuz, akıl ile gerçeklik arasındaki uçurumu kapatan kuşatıcı bir Sistem kurmaktı.

Diyalektik: Olumsuzluğun Çalışması

Hegel'in adıyla özdeşleşen diyalektik, popüler kültürde sıklıkla “tez–antitez–sentez” üçlemesine indirgenir. Oysa bu kalıbı Hegel kendisi neredeyse hiç kullanmaz; formül daha çok Fichte'den devşirilip Hegel'e mal edilmiştir. Hegel'in gerçek hareketi daha incedir: her belirli kavram (Bestimmtheit), kendi içinde barındırdığı çelişkiyle karşılaşınca kendini olumsuzlar, ama bu olumsuzlama onu yok etmez — onu daha yüksek, daha zengin bir kavrayışta korur. Almanca aufheben fiili bu üçlü anlamı taşır: aynı anda iptal etmek, korumak ve yükseltmek. Sentez, tezi silmez; onu içererek aşar.

Bunun klasik örneği Mantık'ın açılışıdır. Saf, içeriksiz Varlık (Sein) düşünüldüğünde, hiçbir belirlenimi olmadığı için Hiç'e (Nichts) dönüşür; ikisi arasındaki gidiş-geliş ise Oluş'u (Werden) doğurur. Burada hareketi başlatan dışsal bir itki değil, kavramın kendi iç olumsuzluğudur. Hegel için olumsuzluk yıkıcı değil üretkendir: “determinatio negatio est” — her belirlenim aslında bir sınırlama, dolayısıyla bir olumsuzlamadır. Bu, Jakob Böhme'nin Tanrı'nın özündeki Ungrund (dipsiz uçurum) ve Zorn (gazap) öğretisinden doğrudan beslenir. Hegel, Böhme'yi “ilk Alman filozofu” sayar ve Tanrı'nın kendini bilmek için kendi içinde bir olumsuzluk, bir karşıtlık üretmesi gerektiği fikrini ondan ödünç alır.

Mistikten Felsefeye: Tanrı'nın Kendine Yabancılaşması

Hegel sisteminin maneviyat tarihindeki asıl önemi, Hıristiyan mistisizminin çekirdek imgesini kavramsal mantığa tercüme etmesidir. Mistik gelenekte Tanrı, kenosis (kendini boşaltma, Filipililer 2) yoluyla kendinden çıkar, dünyada ve insanda kendine yabancılaşır (Entäußerung), sonra bu yabancılaşmayı aşarak kendine daha zengin biçimde geri döner. Meister Eckhart'ın “Tanrı'nın benim içimde kendini bildiği göz, benim O'nu bildiğim gözle aynıdır” sözü ile Hegel'in Geist'ın (Tin) kendi bilincine tarih içinde varması düşüncesi arasında dolaysız bir akrabalık vardır.

Bu yapı, derinlemesine kardeş notumuz Hegel'in Mutlak Tini'nde işlenir: Mutlak, durağan bir töz değil, kendini açan bir süreçtir. Hegel'in “Töz aynı zamanda Özne'dir” (die Substanz ist Subjekt) formülü, Spinoza'nın hareketsiz, kişisiz tözünü canlandırır; mutlağı kendi kendini düşünen, kendi tarihinden geçen bir öz-bilince dönüştürür. Bu noktada Hegel, Yahudi mistisizmindeki Ein Sof'un tzimtzum (büzülme) yoluyla yaratıma yer açması ve sürgündeki kıvılcımların toplanması (tikkun) anlatısıyla da yapısal koşutluk taşır; Nahman Breslov gibi Hasidik düşünürlerin “kopuş ve geri dönüş” diyalektiği aynı arketipin dindar varyantıdır. Doğu tarafında ise şûnyatâ'nın “her şeyin kendi özünden boş, bu yüzden tam” paradoksu, olumsuzlamanın yaratıcı olduğu Hegelci sezgiyle karşılaştırılabilir — ama Hegel, Budist boşluğun aksine, sürecin somut, tarihsel ve bütünleyici bir telos'a yöneldiğini ısrarla savunur. İslâm tarafında vahdet-i vücûd'un “Hakk'ın isimleriyle âlemde tecelli edip kendini seyretmesi” öğretisi de Mutlak'ın kendini dışlaştırıp geri toplaması temasının bir başka kültürel kristalizasyonudur.

Efendi ve Köle: Tanınma Mücadelesi

Fenomenolojinin en çok yankı uyandıran kesiti, özbilincin doğuşunu anlatan Efendi–Köle diyalektiğidir (Herrschaft und Knechtschaft). Hegel'e göre özbilinç ancak başka bir özbilinç tarafından tanınarak (Anerkennung) gerçeklik kazanır; ben, ancak bir başkasının gözünde kendimi görerek “ben” olurum. İki bilinç karşılaştığında ölümüne bir tanınma mücadelesine girer. Ölümü göze alan “efendi”, canını korumak için boyun eğen “köle” üzerinde hâkimiyet kurar. Ne var ki diyalektik tam burada tersine döner: efendi, kölenin emeği üzerinden dolaylı yaşayarak asalaklaşır ve durağanlaşırken; köle, doğayı dönüştürerek, çalışarak ve nesnede kendi izini bırakarak gerçek özbilince ve özgürlüğe yükselir. Özgürlük, mücadelenin galibinde değil, çalışan ve kendini biçimlendiren tarafta filizlenir.

Bu kesit, hem Marx'ın sınıf çözümlemesine hem de yirminci yüzyıl tanınma kuramlarına (Kojève, Sartre, Honneth, Fanon) doğrudan kaynaklık etti. Maneviyat tarihi açısından dikkat çekici olan, mistik geleneklerdeki alçalmanın yüceltici gücü temasıyla koşutluğudur: İncil'deki “kendini alçaltan yükseltilecektir” ilkesi, tasavvuftaki fenâ (benliğin eriyişi) yoluyla bekâya (Hak'ta kalıcılık) erme, ya da hizmet ve teslimiyetin manevî olgunluğa götürdüğü yolundaki çile öğretileri, kölenin emek ve teslimiyet yoluyla özgürleştiği Hegelci şemayla aynı arketipi paylaşır. Hegel bu dinsel sezgiyi, bir kez daha, sekülerleştirip toplumsal-tarihsel bir yasa hâline getirir.

Tarih Felsefesi: Aklın Hilesi

Hegel'in en etkili ve en tartışmalı mirası, tarih felsefesidir (Vorlesungen über die Philosophie der Geschichte). Ona göre dünya tarihi rastgele olayların yığını değil, özgürlük bilincindeki ilerlemenin (Fortschritt im Bewußtsein der Freiheit) akılsal bir sürecidir. “Şark despotizminde bir kişi özgürdü; Yunan-Roma dünyasında bazıları; Germen-Hıristiyan dünyasında ise insan olarak insanın özgür olduğu bilinir.” Bu şema bugün haklı olarak Avrupa-merkezci ve doğrusalcı bulunarak eleştirilir; Hegel Afrika'yı ve Asya'nın büyük kısmını “tarih dışı” sayma hatasına düşmüştür.

Yine de mekanizması zekicedir. Hegel, tarihi ileri taşıyanın “dünya-tarihsel bireyler” (İskender, Sezar, Napolyon) olduğunu, ama bu kişilerin kendi tutkularını izlerken farkında olmadan Tin'in amacına hizmet ettiğini söyler. İşte ünlü “Aklın Hilesi” (List der Vernunft): akıl, bireylerin ihtiraslarını kullanarak kendi evrensel hedefini gerçekleştirir; kahramanlar, “defne yapraklarını” bir kez topladıktan sonra Sezar gibi kenara atılır. Tutku ve akıl, çatışma ve uzlaşma, bu kozmik dramda iş başındaki diyalektik güçlerdir. “Dünya tarihi, dünyanın mahkemesidir” (Die Weltgeschichte ist das Weltgericht) sözü, ilahi yargının sekülerleşmiş, içkinleşmiş bir biçimidir — eskatolojinin tarihin içine çekilmesi.

Mistisizmden Devrime Köprü

Hegel düşüncesinin maneviyat-siyaset ekseninde en çarpıcı yanı, mistik bir şemanın devrimci bir programa dönüşebilmesidir. Hegel'in ölümünden sonra öğrencileri ikiye bölündü. “Sağ Hegelciler” sistemi mevcut Prusya devletini ve Hıristiyanlığı meşrulaştıran muhafazakâr bir teoloji olarak okudular. “Sol Hegelciler” (Genç Hegelciler) ise — Feuerbach, Bauer ve genç Karl Marx — diyalektiği baş aşağı çevirdiler.

Feuerbach, Hegel'in “Tanrı'nın insanda kendini bilmesi” şemasını tersine çevirip “Tanrı, insanın kendi özünü yansıttığı bir izdüşümdür” dedi: teoloji, gizli bir antropolojidir. Marx bir adım daha attı: Hegel'in Geist'ını maddî üretim ilişkileriyle değiştirip diyalektiği “ayakları üstüne dikti”. Hegel'in Entfremdung (yabancılaşma) kavramı — aslen Tin'in kendini nesnel dünyada yitirip geri kazanması — Marx'ta işçinin emeğine, ürününe ve kendine yabancılaşması hâline geldi; mistik geri-dönüş ise proletarya devrimi ve sınıfsız topluma dönüştü. Böylece Eckhart-Böhme çizgisindeki “Tanrı'nın kendine yabancılaşıp geri dönmesi” arketipi, üç yüzyıl içinde önce idealist felsefeye, sonra materyalist devrim kuramına sekülerleşerek aktı. Tarihin bir amacı olduğu, çelişkilerin onu ileri ittiği, kurtuluşun (selâmetin) tarihin içinde gerçekleşeceği yolundaki Mesihçi ümit, Hegelci diyalektiğin laik kılığında varlığını sürdürdü.

Eleştiri: Schopenhauer ve Sonrası

Hegel'in zaferi mutlak olmadı. Çağdaşı Arthur Schopenhauer, derslerini bilerek Hegel'inkiyle aynı saate koyup salonun boş kalmasıyla aşağılandı; ömrü boyunca Hegel'i “şarlatan”, felsefesini “anlamsız laf kalabalığı” diye yerdi. Schopenhauer için gerçeklik akılsal bir Tin değil, kör ve amaçsız bir İradeydi; tarih ilerleme değil, aynı acının tekrarıydı. Bu kötümser, Doğu'ya (Upanişadlar, Budizm) yönelen damar, Hegelci iyimserliğin tam karşı kutbudur.

Nietzsche de tarihin akılsal bir amaca yürüdüğü fikrini “tarih hastalığı” diye reddetti; ona göre Hegelcilik, varoluşu soyut bir sürecin hizmetkârı kılan gizli bir teolojiydi. Yirminci yüzyılda Heidegger, Hegel'i “varlığı, kendini bilen öznelliğe indirgeyen” Batı metafiziğinin doruğu sayarak eleştirdi; varoluşçular ise Hegel'in kuşatıcı “bütün”üne karşı somut, sonlu, kaygılı bireyi savundu (Kierkegaard'ın “birey, sistemden büyüktür” itirazı). Süreç felsefesi tarafında ise Whitehead'in oluş-temelli kozmolojisi, Hegel'in “gerçeklik dinamik bir süreçtir” sezgisini paylaşır ama diyalektiğin zorunlu, kapalı sistemini reddeder. Yine de Hegel'in “her şey birbirine bağlıdır, hakikat bütündür ve düşünce tarihseldir” mirası, fenomenolojiden Marksizme, hermenötikten eleştirel kurama kadar modern düşüncenin neredeyse tüm akımlarını besledi.

Din Felsefesi ve "Tasavvurun Üç Hâli"

Hegel, dini felsefenin rakibi değil, aynı içeriğin daha alt bir biçimi sayar. Vorlesungen über die Philosophie der Religion (Din Felsefesi Üzerine Dersler) eserinde mutlak hakikatin üç biçimde kavrandığını söyler: sanat onu duyusal sezgide (heykel, ikon, tapınak), din onu Vorstellung'ta yani tasavvur ve imgede (Tanrı, melek, yaratılış, kıyamet anlatıları), felsefe ise onu saf Begriff'te (kavram) dile getirir. Üçü de aynı Mutlak'a bakar; fark, kavrayış kıvamındadır. Bu yüzden Hegel için Hıristiyanlık “mutlak din”dir — çünkü Teslis dogması, tam da onun mantığının resmî kıldığı üçlü hareketi (Baba'nın kendinde varlığı, Oğul'da kendini dışlaştırması, Kutsal Ruh'ta cemaate geri dönmesi) imgesel dilde anlatır. Hegel, inkarnasyon (tecessüm) öğretisini “sonsuzun sonluda görünmesi”nin en yüksek sembolü olarak okur.

Bu yaklaşım, mukayeseli din çalışmaları açısından çift yönlü bir mirastır. Bir yandan dinleri “aklın gelişiminde aşamalar” sayan evrimci-hiyerarşik bir şema kurar ki bugün bu, kendi geleneğini zirveye koyan tarihsel bir önyargı olarak eleştirilir. Öte yandan, dinî sembollerin “ilkel hurafe” değil, felsefî hakikatin imgesel taşıyıcıları olduğu fikri, sembolün ciddiye alındığı modern din fenomenolojisinin (Tillich'in “nihai ilgi”, Jung'un arketip okumaları) habercisidir. Mutlak'ın kendini sanattan dine, dinden felsefeye doğru gitgide saydamlaşan biçimlerde açması, yine o tanıdık tecelli ve geri-toplanma ritminin — bu kez bilgi-kuramsal düzlemde — bir tekrarıdır.

Karşılaştırmalı Bakış

Hegel, maneviyat tarihinin “kendini açan Mutlak” ailesinde özgün bir yere oturur. Onun katkısı, mistiklerin sezgisel olarak yaşadığı iniş-yükseliş (tecelli ve geri-toplanma) ritmini, salt bireysel kurtuluştan çıkarıp kolektif tarihin akılsal yasası hâline getirmesidir. Eckhart bireysel ruhta, Böhme Tanrı'nın özünde, Kabala kozmik kıvılcımlarda, vahdet-i vücûd ilâhî isimlerin tecellisinde gördüğü bu hareketi; Hegel kavramın mantığında ve halkların tarihinde okudu. Bu sekülerleştirme hem onun en büyük yaratıcı hamlesi hem de en kırılgan noktasıdır: tarihe ilahi bir zorunluluk yükleyince, Aydınlanma'nın ilerleme inancına metafizik bir teminat verdi — ama aynı hamle, sonraki yüzyılda totaliter “tarih bizden yana” söylemlerine de istemeden zemin hazırladı. Hegel'i okumak, bu yüzden, dinî bir kurtuluş anlatısının nasıl felsefeye, oradan da siyasete döküldüğünü canlı bir örnek üzerinde izlemektir.

Kaynaklar