Arthur Schopenhauer — Will und Vorstellung
Dünyayı 'İrade ve Tasavvur' olarak kuran Schopenhauer'in sistemi: Kant'ın numen'ini kör bir İrade'yle dolduran metafizik, Upanişadlar ve Budizm'le kurduğu Doğu-Batı köprüsü ve şefkat ile çileyi kurtuluş yolu sayan etiği.
“Die Welt ist meine Vorstellung — Dünya benim tasavvurumdur.” — Arthur Schopenhauer, Die Welt als Wille und Vorstellung, I. Kitap, §1
Bir Sistemin Doğuşu
Batı felsefe tarihinde, Doğu'nun bilgelik kaynaklarını rastlantısal bir süs değil, sisteminin omurgası hâline getiren ilk büyük düşünür Arthur Schopenhauer'dir (1788-1860). Danzig'de (bugünkü Gdańsk) varlıklı bir tüccar ailesinde doğan, annesi romancı Johanna Schopenhauer'in salonlarında Goethe ile tanışan bu münzevi filozof, baş yapıtı Die Welt als Wille und Vorstellung'u (İrade ve Tasavvur Olarak Dünya, 1819) henüz otuzunda tamamladı. Eser yıllarca neredeyse hiç satmadı; Schopenhauer'in şöhreti ancak 1848 devrimlerinin yıkıcı hayal kırıklığı, romantizmin iyimserliğini kırdığında, ömrünün son on yılında patladı.
Onun özgünlüğü, üç ayrı geleneği tek bir metafizik içinde eritmesidir: Kant'ın aşkın idealizmi, Platon'un İdealar kuramı ve —Avrupa'da yeni keşfedilen— Hint kaynakları. Çalışma masasında daima Upanişadların Latince çevirisi Oupnek'hat dururdu; onu “yaşamımın tesellisi, ölümümün tesellisi olacak” diye anardı. Bu yönüyle Schopenhauer, Doğu felsefesiyle özel ilişkisi başlı başına incelenmeyi hak eden, mukayeseli maneviyatın gerçek bir kurucu figürüdür.
Vorstellung: Dünya Tasavvur Olarak
Sistemin ilk yarısı Kant'tan miras alınır. Schopenhauer'e göre tüm bildiğimiz dünya, bir özne için var olan bir nesneler bütünüdür — yani Vorstellung, tasavvur ya da temsil. Gözümüzün gördüğü, elimizin dokunduğu her şey, zihnin a priori formlarınca (zaman, mekân ve nedensellik) düzenlenmiş bir görünüştür. Schopenhauer bu üçlüyü tek bir ilkede toplar ve Satz vom Grunde (yeter sebep ilkesi) der: fenomenal dünya, baştan sona bu ilkenin dört kökü tarafından örülmüştür.
Burada Hint düşüncesiyle çarpıcı bir koşutluk doğar. Schopenhauer, fenomenler perdesini doğrudan Vedanta'nın māyā kavramıyla özdeşleştirir. Görünüşler dünyası, ardındaki gerçekliği hem açığa vuran hem örten bir örtüdür; tıpkı māyā'nın çokluk ve biçim yanılsamasını dokuması gibi. “Bu māyā'dır,” diye yazar, “örtüdür ki ölümlülerin gözlerini sarar ve onlara ne var ne yok denebilecek bir dünya gösterir.” Böylece Kant'ın Erscheinung (görünüş) ile Ding an sich (kendinde-şey) ayrımı, Vedanta'nın vyāvahārika (görüngüsel gerçeklik) ile pāramārthika (mutlak gerçeklik) ayrımının Batılı bir yankısı hâline gelir — bu paralellik Advaita Vedânta öğretisinin merkezindeki ayrımdır.
Wille: Kendinde-Şeyin Adı
Schopenhauer'in dehası, Kant'ın bilinemez bıraktığı kapıyı aralamasıdır. Kant, Ding an sich'i (kendinde-şey) idrak edilemez ilan etmişti; biz yalnızca görünüşleri bilebilirdik. Schopenhauer ise şu soruyu sorar: Dünyayı yalnızca dışarıdan, tasavvur olarak değil, içeriden de tanıyabileceğimiz tek bir nokta var mıdır? Cevabı: kendi bedenimiz. Bedenimi iki türlü bilirim — bir yandan diğer nesneler gibi mekânda yer kaplayan bir tasavvur olarak, öte yandan içeriden, doğrudan, irademin eylemi olarak. Kolumu kaldırdığımda gördüğüm hareket ile yaşadığım istenç, aynı şeyin iki yüzüdür.
Bu içsel kapıdan geçerek Schopenhauer evrene yayılan büyük bir genelleme yapar: kendinde-şey, İrade'dir (der Wille). Ama bu kişisel, akıllı, amaç güden bir irade değildir. Tam tersine kör, dipsiz, amaçsız, doyumsuz bir varolma-itkisidir — taşı yere çeken yerçekiminden, bitkinin ışığa yönelmesinden, hayvanın açlığından, insanın arzusundan geçerek kendini nesneleştiren tek ve bölünmez bir kozmik dürtü. Çokluk yalnızca fenomenal düzeyde, zaman-mekân principium individuationis'i (bireyleşim ilkesi) altında vardır; özünde İrade birdir ve bölünmezdir. Burada Schopenhauer'in tekçi (monist) metafiziği, Upanişadların “Tat tvam asi” (Sen O'sun) formülüne dokunur: bireysel benlikler arasındaki sınır nihai değil, görüngüseldir; bu kavrayış Brahman-Âtman birliği sezgisinin felsefî bir kuzenidir.
Doğu-Batı Köprüsü: Upanişadlar ve Budizm
Schopenhauer'in mukayeseli maneviyat açısından kritik konumu, kendi sistemini bilinçli olarak Hint geleneklerinin yanına koymasından gelir. Bunu üç eksende yapar.
İlki metafizik tekçiliktir. İrade'nin altında yatan birlik, Upanişadların Brahman'ı ve Advaita'nın “ikinci olmayan” (advaita) mutlak gerçekliğiyle yapısal olarak akrabadır. Schopenhauer, Avrupa'nın “Brahman ve Buddha'dan öğreneceği çok şey var” diyecek kadar ileri gitti — bu, on dokuzuncu yüzyıl Avrupası için neredeyse skandal sayılacak bir itiraftı.
İkincisi çile bilgisi (soteriyoloji) eksenidir. Schopenhauer'in “yaşam acıdır” tezi, Buddha'nın Dört Yüce Gerçeğindeki dukkha öğretisiyle örtüşür. İstemenin doyumsuzluğu sürekli acı üretir: arzu giderilmediğinde ıstırap, giderildiğinde bıkkınlık doğar; insan, salınan bir sarkaç gibi acı ile cansıkıntısı arasında gidip gelir. Kurtuluş, İrade'nin yadsınmasıyla — Verneinung des Willens — gelir; bu sönüş hâli Schopenhauer'in açıkça Budist nirvāṇa ile karşılaştırdığı bir hiçlik değil, bir “İrade'siz” huzurdur. Bu kurtuluş tasavvuru, nirvâna ve mokşa kavramlarının mukayeseli incelemesine doğrudan zemin hazırlar; ayrıca Mahâyâna'nın şûnyatâ (boşluk) kavrayışıyla da diyalog kurar.
Üçüncüsü māyā ve bireyleşim eksenidir; yukarıda görüldüğü gibi fenomenal çokluğun ardındaki tözel birlik, hem Schopenhauer'in principium individuationis'inde hem Vedanta'nın māyā öğretisinde aynı işlevi görür. Burada şu tarihsel inceliği belirtmek gerekir: Schopenhauer'in eriştiği Hint metinleri çoğunlukla dolaylı, hatalı ya da Farsça üzerinden Latinceye geçmiş çevirilerdi; dolayısıyla onun “Vedanta”sı, akademik şarkiyatın sonraki düzeltmelerinden önceki erken ve romantik bir okumadır. Yine de bu köprü, Avrupa'ya Hint düşüncesini ciddi bir felsefî muhatap olarak tanıtan ilk büyük kapıydı — ve Ananda Coomaraswamy gibi sonraki karşılaştırmacılara, Nisargadatta gibi neo-Advaita öğretmenlerinin Batı'daki alımlanışına giden yolu döşedi.
Sanat, Müzik ve Geçici Kurtuluş
Schopenhauer'in estetiği, sisteminin en özgün bölümlerinden biridir. Sanat eseri karşısında özne, an be an istemekten kesilir; bireysel iradesini askıya alır ve “saf, iradesiz bilgi öznesi”ne dönüşür. Bu temaşa anında, Platon'un değişmez İdealarına — İrade'nin ilk nesneleşme basamaklarına — doğrudan nüfuz ederiz. Sanat böylece acının geçici bir uyuşturucusu, çileye giden yolda bir provadır.
Sanatlar hiyerarşisinin tepesinde müzik durur. Schopenhauer'e göre müzik, öteki sanatlar gibi İdeaların bir kopyasını değil, doğrudan İrade'nin kendisinin bir kopyasını verir. Melodi, kozmik istencin işitilebilir biçimidir. Bu görüş Wagner'i derinden etkiledi ve on dokuzuncu yüzyıl sanat metafiziğinin en kalıcı miraslarından biri oldu.
Etik: Şefkatin Metafiziği
Schopenhauer'in ahlâk felsefesi, İrade'nin birliği tezinden mantıksal olarak akar. Madem ki tüm varlıklar özünde tek ve aynı İrade'nin nesneleşmesidir, başkasına çektirdiğim acı gerçekte kendi özüme çektirdiğim acıdır. Erdemli insan, principium individuationis perdesini bir nebze aralayıp “ben ile sen” ayrımının yanıltıcılığını sezendir. Ahlâkın temeli bu yüzden ne Kant'ın soyut ödev buyruğu ne de fayda hesabıdır; ahlâkın gerçek pınarı Mitleid'dır — şefkat, eş-acıma, bir başkasının ıstırabını kendi ıstırabın gibi yaşamak.
Bu şefkat etiği, Hint karuṇā (merhamet) ve ahiṃsā (zarar vermeme) ilkeleriyle, hatta Hristiyan agape ile derin bir akrabalık taşır; ancak Schopenhauer onu teolojik bir buyruğa değil, metafizik bir kavrayışa — varlığın birliğine — dayandırır. Çilecilik (Askese), cinsel itkinin reddi ve gönüllü yoksulluk, bu yolda İrade'yi köreltmenin pratik basamaklarıdır; tıpkı Hint sannyāsin'inin ya da Hristiyan çilecisinin yolu gibi.
Eleştiri, Etki ve Mukayeseli Konum
Schopenhauer'in en sert eleştirileri çağdaşı Hegel'eydi; onun “mutlak saçmalık” diye nitelediği Hegel'in Mutlak Tin diyalektiği, tarihi akılsal bir ilerleme olarak okurken, Schopenhauer tarihte yalnızca aynı kör İrade'nin bitmez tekrarını görüyordu. İki Alman idealisti, akıl-merkezli iyimserlik ile istenç-merkezli kötümserliğin kutuplarını temsil eder. Schopenhauer'in dünyayı dipsiz bir kozmik sürecin nesneleşmesi sayan vizyonu, daha sonra dünyayı oluş ve süreç olarak kuran Whitehead'in süreç ontolojisiyle de uzaktan rezonansa girer — gerçi Whitehead'in evreni yaratıcı ve değer-yüklüyken, Schopenhauer'inki amaçsız ve trajiktir.
Etkisi muazzam oldu: Nietzsche “İrade”yi “güç istenci”ne dönüştürerek hem ondan beslendi hem ona başkaldırdı; Freud'un bilinçdışı dürtü kuramı, Schopenhauer'in kör İrade'sinin psikolojik bir tercümesi gibidir; Wittgenstein, Tolstoy, Thomas Mann ve Borges onun izini taşır. Varoluşçuluğun “dünyaya fırlatılmışlık” ve anlamsızlık temaları, Heidegger'in varlık sorgusuna giden yolda Schopenhauerci kötümserlikten beslenir.
Mukayeseli maneviyat açısından Schopenhauer'in kalıcı dersi şudur: o, Doğu ile Batı arasında yüzeysel bir benzetme değil, ortak bir metafizik gramer arar. İrade-Brahman, māyā-Vorstellung, nirvâna-İrade'nin yadsınması, karuṇā-Mitleid eşleşmeleri, farklı kültürlerin aynı varoluşsal sezgiye —çokluğun ardındaki birlik ve acıdan kurtuluş— ulaşabileceğini gösterir. Bu sezgi, kimi yorumcuların onu Spinoza'nın tözel birlikçiliğiyle, Spinoza'nın panteizmiyle de yan yana koymasına yol açar — gerçi Schopenhauer'in İrade'si Spinoza'nın akıllı Deus sive Natura'sının karanlık, kör ve trajik tersyüzüdür. Schopenhauer'in projesini, sistematik karşılaştırmalı dinin habercisi yapan da tam bu cesur senteze yatkınlığıdır.
Kaynaklar
- Arthur Schopenhauer, Die Welt als Wille und Vorstellung (İrade ve Tasavvur Olarak Dünya, 1819; 2. genişletilmiş baskı 1844)
- Arthur Schopenhauer, Über die Grundlage der Moral (Ahlâkın Temeli Üzerine, 1840)
- Arthur Schopenhauer, Parerga und Paralipomena (1851)
- Bryan Magee, The Philosophy of Schopenhauer (Oxford University Press, 1983)
- Christopher Janaway (ed.), The Cambridge Companion to Schopenhauer (1999)
- Moira Nicholls, "The Influences of Eastern Thought on Schopenhauer's Doctrine of the Thing-in-Itself", içinde: The Cambridge Companion to Schopenhauer (1999)
- Urs App, Schopenhauer's Compass: An Introduction to Schopenhauer's Philosophy and Its Origins (UniversityMedia, 2014)
- Peter Abelsen, "Schopenhauer and Buddhism", Philosophy East and West 43/2 (1993)
- Rüdiger Safranski, Schopenhauer und die wilden Jahre der Philosophie (Hanser, 1987)