Önemli Şahsiyetler

Siddhartha Gautama (Buddha)

Yaklaşık MÖ 563-483 yılları arasında yaşamış, Şâkya hanedanından prens iken çile yoluna giren ve nihayet Bodh Gaya'da bodhi (uyanış) tecrübesini yaşayan tarihî kurucu; Budizm'in temellerini atan Dört Soylu Gerçek ve Sekiz Aşamalı Yol öğretisinin kaynağı.

35 bağlantı Orta Önemli Şahsiyetler Haritada göster → ⌛ Antik Çağ

Siddhartha Gautama (Buddha)

Hayatı

Siddhartha Gautama (Pali: Siddhattha Gotama; Sanskrit: Siddhārtha Gautama) — sonradan Buddha ("uyanmış olan", bodhi kökünden) ve Şâkyamuni ("Şâkyalar'ın bilgesi") sıfatlarıyla anılan tarihî şahıs — yaklaşık MÖ 563-483 yılları arasında, bugün Nepal'in güneyi ile Hindistan'ın kuzeyi arasında yer alan Ganj havzasında yaşamıştır. Bazı modern akademisyenler (özellikle Heinz Bechert'in 1991 sempozyumu sonrası) yaşam tarihlerini biraz daha geç bir döneme — yaklaşık MÖ 480-400 — kaydırma eğilimindedir; ama klasik literatürün ve Theravāda geleneğinin standart kabulü hâlâ "uzun kronoloji" denilen MÖ 6. yüzyıl çerçevesidir.

Siddhartha, Şâkya (Sākiya) hanedanına mensup, küçük bir cumhuriyet-tipi siyasî yapının yöneticisi olan kralı Suddhodana'nın oğlu olarak Lumbini bahçesinde doğmuştur. Annesi Mahāmāyā doğumdan kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiş; Siddhartha, teyzesi Mahāpajāpatī Gotamī tarafından — ki kendisi babasının ikinci eşi ve sonradan ilk kadın Budist rahibe (bhikkhunī) olacaktır — büyütülmüştür. Çocukluk ve gençlik dönemi, sarayın sınırları içinde geçmiştir; gelenek, babasının oğlunu hayatın acılarından korumak için lüks ve haz dolu bir çevre içinde yaşatmaya çalıştığını anlatır. Bhikkhu Bodhi'nin In the Buddha's Words (2005) eserinde derlediği Pali Kanon pasajlarında, Siddhartha'nın bu erken yıllardaki yaşamı şöyle tasvir edilmiştir: "Üç sarayım vardı: biri kış için, biri yaz için, biri yağmur mevsimi için... ben sürekli müziklerin ve kadınların eşliğinde tutulurdum." (Anguttara Nikāya 3.38)

Dört Karşılaşma ve Büyük Vazgeçiş

Gelenek, Siddhartha'nın yaklaşık yirmi dokuz yaşında, karısı Yaśodharā ve yeni doğan oğlu Rāhula ile sarayda mutlu bir yaşam sürerken, dört kısa saray dışına çıkışında karşılaştığı dört imge tarafından dönüştürüldüğünü anlatır: bir ihtiyar, bir hasta, bir cenaze ve bir münzevi (Pali: samaṇa). İlk üç imge ona insan varoluşunun temel ızdıraplarını gösterirken, dördüncüsü — sakin, tek başına, dünyadan vazgeçmiş bir gezgin münzevi — kurtuluş yolunun varlığını ima eder.

Bu karşılaşmalar — Buddhacarita gibi klasik biyografilerde anlatıldığı şekliyle — Siddhartha'yı "Büyük Vazgeçiş" (Mahābhiniṣkramaṇa) olarak bilinen kararı almaya götürür. Bir gece, ailesi uyurken sarayı, atı Kanthaka ve seyisi Channa eşliğinde terk eder; saçını keser, prens elbiselerini çıkarır ve dilenci-münzevi (śramaṇa) olarak yola çıkar. Bu vazgeçiş, sonraki Budist gelenekte ve sanatında — özellikle Gandhara heykellerinde — sürekli yeniden temsil edilen merkezî bir an olmuştur.

Çile Yılları ve Orta Yol

Sonraki altı yıl boyunca Siddhartha, döneminin en saygın iki yogi öğretmeninden — Āḷāra Kālāma ve Uddaka Rāmaputta'dan — derin meditasyon teknikleri öğrenmiştir. Bu öğretmenlerden ilki ona "hiçbir şeyin alanı" (ākiñcaññāyatana), ikincisi ise "ne algı ne de algı-değil alanı" (nevasaññānāsaññāyatana) gibi en ince arūpa-jhāna (biçimsiz cezbe) seviyelerini öğretmiştir. Ama Siddhartha, bu derin huzur hallerinin geçici olduğunu, ölümün ve yeniden-doğuşun (saṃsāra) köklü sorununu çözmediğini gözlemleyerek bu öğretmenlerden ayrılmıştır.

Daha sonra beş arkadaşıyla (sonradan ilk öğrencileri olacak olan pañcavaggiyā — beş münzevi) birlikte aşırı çile (tapasya) yoluna girmiştir. Uruvilvā ormanlarında, neredeyse hiçbir şey yemeyerek bedenini son raddesine kadar zayıflatmıştır. Majjhima Nikāya'daki Mahāsaccaka Sutta (MN 36), bu dönemi Buddha'nın kendi ağzından şöyle anlatır: "Karnım sırtıma yapışmıştı; göğsüm bir su yarığı gibi görünüyordu; gözlerim çok derinde, kuyu içindeki yıldızlar gibi parlardı."

Bu altı yıllık aşırı çilenin sonunda Siddhartha, ne aşırı haz ne de aşırı çilenin kurtuluşa götürmediğini fark eder. "Orta Yol" (majjhimā paṭipadā) sezgisinin doğum anıdır bu — sonradan tüm Budist yolun temel ilkesi olacak olan denge fikri. Bedenine yiyecek vererek tekrar güç kazanır; bu yüzden beş arkadaşı onu "lüksü tercih etti" diye terk eder.

Bodh Gaya'da Uyanış

Bodh Gaya kasabası yakınlarındaki bir incir ağacının (sonradan bodhi ağacı olarak anılacak Ficus religiosa) altına oturarak Siddhartha şu yeminden bahseder gelenekte: "Etim ve kanım kurusa bile, hakikati görünceye kadar bu yerden kalkmayacağım." Bir mehtap gecesi — Vesākha ayının dolunay gecesi — uzun bir meditasyon sürecinin sonunda, bodhi (uyanış) tecrübesini yaşar. Geleneksel anlatıma göre bu süreçte üç tür bilgi (tisso vijjā) açılır:

  1. Önceki yaşamlarının bilgisi (pubbenivāsānussati-ñāṇa)
  2. Bütün varlıkların ölüp yeniden doğmasının bilgisi (cutūpapāta-ñāṇa)
  3. Acıların yok edilmesinin bilgisi (āsavakkhaya-ñāṇa) — yani Dört Soylu Gerçek'in tam idraki

Bu üçüncü bilgi anında, Siddhartha Buddha — uyanmış olan — sıfatını kazanır. Yaklaşık otuz beş yaşındadır.

Öğretisinin Özü

Dört Soylu Gerçek

Buddha, uyanışından yedi hafta sonra Sarnath yakınlarındaki Geyik Parkı'nda (Migadāya) eski beş arkadaşına ilk vaazını verir — Dhammacakkappavattana Sutta ("Dharma Çarkının Çevrilmesi Söylevi"). Bu söylev, Budist öğretinin temel taşı olan Dört Soylu Gerçek'i (cattāri ariyasaccāni) ortaya koyar:

  1. Acı-Gerçek (dukkha-sacca): Varoluşun temel niteliği acıdır — doğum acı, yaşlılık acı, hastalık acı, ölüm acı; sevdiğinden ayrılmak acı, sevmediğine bağlanmak acı, istediğini bulamamak acıdır. Beş skandha (toplam) — biçim, duyu, algı, oluşum, bilinç — bağlanma nesneleri olarak acıdır.

  2. Köken-Gerçek (samudaya-sacca): Acının kaynağı arzudur (taṇhā) — duyusal hazza karşı arzu, varoluşa karşı arzu ve yok-oluşa karşı arzu.

  3. Sona Erme-Gerçek (nirodha-sacca): Arzunun tümüyle sona erdirilmesiyle acı son bulur. Bu son, Nirvāṇa (Pali: Nibbāna) — "söndürme", "sönme" — denilen halin gerçekleşmesidir.

  4. Yol-Gerçek (magga-sacca): Acının sona ermesine götüren yol, Sekiz Aşamalı Soylu Yol'dur.

Bhikkhu Bodhi, In the Buddha's Words'da bu dört gerçeğin yapısını klasik tıp formülüne benzetir: hastalığın teşhisi (acı), sebebi (arzu), tedavi olabilirliği (sona erme) ve tedavi yöntemi (yol). Buddha bu çerçevede kendisini bir "manevî hekim" olarak konumlandırır.

Sekiz Aşamalı Soylu Yol

Sekiz Aşamalı Yol (ariyo aṭṭhaṅgiko maggo), üç ana boyut altında — bilgelik (paññā), ahlâk (sīla) ve meditasyon (samādhi) — sekiz öğeyi içerir:

Bilgelik (paññā):

  1. Doğru görüş (sammā-diṭṭhi) — Dört Soylu Gerçek'in idraki
  2. Doğru niyet (sammā-saṅkappa) — vazgeçiş, iyi niyet, zararsızlık

Ahlâk (sīla): 3. Doğru söz (sammā-vācā) — yalan, dedikodu, sert söz ve boş laftan kaçınma 4. Doğru eylem (sammā-kammanta) — öldürme, çalma, cinsel suistimalden kaçınma 5. Doğru geçim (sammā-ājīva) — zararlı mesleklerden uzak durma

Meditasyon (samādhi): 6. Doğru çaba (sammā-vāyāma) — zararlı zihin durumlarını engelleme, faydalı olanları geliştirme 7. Doğru farkındalık (sammā-sati) — beden, duyu, zihin ve dharma üzerine sürekli farkındalık 8. Doğru yoğunlaşma (sammā-samādhi) — dört jhāna aşamasında derinleşen meditasyon

Bu sekiz öğe ardışık değil, organik bir bütündür; bilgelik, ahlâkı; ahlâk, meditasyonu; meditasyon ise daha derin bilgeliği besler. Saṃyutta Nikāya (45.8), bu yolu "Tathāgata tarafından keşfedilmiş antik bir yol" olarak tanımlar.

Karşılıklı Bağımlı Doğuş (Paṭicca-samuppāda)

Buddha öğretisinin felsefî kalbi, Karşılıklı Bağımlı Doğuş (paṭicca-samuppāda) doktrinidir. Bu öğretiye göre hiçbir şey, kendi başına ve bağımsız olarak var olamaz; her olay, koşullar zincirinin bir uzantısıdır. Klasik formülasyon on iki halkadan oluşur (dvādasāṅga):

  1. Bilgisizlik (avijjā) → 2. Oluşumlar (saṅkhārā) → 3. Bilinç (viññāṇa) → 4. İsim-biçim (nāma-rūpa) → 5. Altı duyu temeli (saḷāyatana) → 6. Temas (phassa) → 7. Duyum (vedanā) → 8. Arzu (taṇhā) → 9. Bağlanma (upādāna) → 10. Oluş (bhava) → 11. Doğum (jāti) → 12. Yaşlılık-Ölüm (jarā-maraṇa).

Bu zincir hem her bir anın hem de yeniden-doğuş döngüsünün yapısını açıklar. Buddha'nın temel iddiası: bu zincirin her halkası bir önceki halkaya bağlıdır; biri ortadan kalktığında diğeri de kalkar. Dolayısıyla bilgisizliğin (avijjā) ortadan kaldırılması, tüm zincirin çözülmesini sağlar.

Bu doktrinin metafizik anlamı, ileride Nāgārjuna tarafından şūnyatā (boşluk) öğretisi olarak sistemleştirilecektir: hiçbir şeyin svabhāva (kendi-doğa, bağımsız öz) içermemesi.

Anatta — Benlik-Yokluğu

Buddha'nın en köklü ve en tartışmalı öğretilerinden biri anatta (Sanskrit: anātman) — "benlik-yokluğu" — doktrinidir. Buddha, Brahmanik düşüncenin merkezindeki ātman (kalıcı, değişmez, bağımsız öz/ruh) kavramını reddeder. Anatta-lakkhaṇa Sutta (SN 22.59), bu öğretinin klasik açıklamasıdır: beş skandha'nın hiçbiri (beden, duyu, algı, oluşum, bilinç) sürekli, kontrol edilebilir ya da bir "ben" olarak tanımlanabilir değildir.

Anatta, nihilizmle karıştırılmamalıdır; Buddha, varoluşu reddetmez, sadece içsel-bağımsız bir öz fikrini reddeder. "Beş skandha vardır, ama bir benlik yoktur" — bu paradoksal ifade, sonraki Budist felsefenin merkezî sorunlarından biri olmuş ve özellikle Nāgārjuna'nın Madhyamaka okulunda sistemleştirilmiştir.

Önemli Eserleri ve Söylevleri

Buddha hayatı boyunca hiçbir şey yazmamıştır. Öğretileri sözlü olarak aktarılmış, ölümünden yaklaşık dört yüz yıl sonra MÖ 1. yüzyılda Sri Lanka'da yazıya geçirilmiştir. Pali Kanon (Tipiṭaka — "Üç Sepet") üç ana bölümden oluşur:

  1. Vinaya Piṭaka — keşiş kurallarının sepeti
  2. Sutta Piṭaka — söylevlerin sepeti (beş Nikāya: Dīgha, Majjhima, Saṃyutta, Aṅguttara, Khuddaka)
  3. Abhidhamma Piṭaka — yüksek doktrin sepeti (sistematik felsefe)

Bhikkhu Bodhi'nin yıllar süren çevirileri — The Connected Discourses of the Buddha (Saṃyutta Nikāya, 2000), The Middle Length Discourses (Majjhima Nikāya, 1995, Ñāṇamoli ile birlikte) — bugün Buddha'nın orijinal sözlerine en yakın İngilizce metinler olarak kabul edilmektedir.

En önemli söylevler arasında: Dhammacakkappavattana Sutta (ilk söylev), Mahāsatipaṭṭhāna Sutta (büyük farkındalık söylevi), Mettā Sutta (sevgi söylevi), Mahāparinibbāna Sutta (büyük son söylev) sayılabilir. Ayrıca Dhammapada — 423 mısradan oluşan klasik öğreti şiiri — bugün dünya edebiyatının en çok çevrilmiş Budist metnidir.

Sangha'nın Kuruluşu ve Misyon

Buddha, uyanışından sonra yaklaşık kırk beş yıl boyunca Ganj havzasında dolaşarak öğretmiştir. İlk beş öğrencisinin (eski çile arkadaşları) ardından, Yasa adlı zengin bir tüccarın oğlunun katılmasıyla bekâr keşiş topluluğu (bhikkhu-saṅgha) doğmuştur. Daha sonra teyzesi Mahāpajāpatī Gotamī'nin başvurusu üzerine — başlangıçtaki çekincelere rağmen — kadın keşiş topluluğu (bhikkhunī-saṅgha) da kurulmuştur. Bu, antik Hint dinler tarihinde kadın rahibe kurumunun en erken sistemleştirilmiş hâlidir.

Buddha'nın çevresinde gelişen sangha, dört kategoriden oluşur: keşişler (bhikkhu), keşişeler (bhikkhunī), erkek meslekî öğrenciler (upāsaka) ve kadın meslekî öğrenciler (upāsikā). Bu dörtlü yapı, bugün hâlâ tüm Budist gelenekte temel kabul edilen sosyal çerçevedir.

Buddha'nın yakın öğrencileri (pañca-ratta-bhikkhu — "beş güneşin keşişleri") arasında Sāriputta (bilgeliğin başı), Mahāmoggallāna (mucize gücünün başı), Mahākassapa (asketizmin başı), Ānanda (Buddha'nın özel hizmetkârı ve Pali Kanon'un sözlü aktarıcısı), Anuruddha (manevî göz açıklığının başı) sayılır. Her birinin kişiliği ve uzmanlık alanı, Pali Kanon'un farklı bölümlerinde ayrıntılı bir biçimde çizilmiştir.

Karşılaştırmalı Perspektif: Buddha ve Tasavvufî Nefs Eğitimi

Budist anatta doktrini ile Tasavvuf'taki nefs eğitimi (tezkiye-i nefs) arasındaki ilişki, karşılaştırmalı maneviyat literatürünün en tartışmalı ve aynı zamanda en verimli alanlarından biridir. Yüzeysel düzeyde derin paralellikler vardır; ama dikkatli bakıldığında köklü farklılıklar da belirir.

Yapısal Paralellikler

Her iki gelenek de varoluşun temel sorunu olarak benliğin (Buddhist çerçevede ātman-yanılgısı, tasavvufî çerçevede nefs-i emmâre) yarattığı bağlanmaları ve acıları görmektedir. Her ikisi de bu benlikten geçişin yapısal bir yolculuk olduğunu öne sürer: Budistlerde jhāna aşamalarından nibbāna'ya, tasavvufçularda nefs-i emmâre'den nefs-i kâmile'ye yolculuk. Ve her ikisi de bu yolculuğun nihai meyvesini, sıradan benlik-deneyiminin radikal bir biçimde dönüşmesi olarak betimler — Budistler için anatta'nın gerçekleşmesi, tasavvufçular için fenâ (Hakk'ta yok oluş).

Mevlana'nın "Bir Adam idim, hayvan iken; sonra insan oldum, melek oldum, ne olacağım daha?" şiiri ile Buddha'nın "yeniden doğmadığın bir varoluş kalmamıştır" diyen Saṃyutta Nikāya 15.3 pasajı, görünüşte benzer bir manevî evrim çizgisi sunarlar.

Köklü Farklılıklar

Bununla birlikte, sistemler arasında köklü farklar mevcuttur. Birincisi: Tasavvuf, kişisel-aşkın bir Hak (Allah) ile ilişkili bir yolculuktur; fenâ, fî-llâh (Hak'ta) yok oluştur. Yok oluş, mutlak bir hiçlik değil, ilâhî varlıkta erimedir. Buddha'nın nibbāna öğretisi ise — en azından erken Budist çerçevede — kişisel-aşkın bir Tanrı kavramına dayanmaz; nibbāna arzunun, bilgisizliğin ve dolayısıyla yeniden-doğuş çarkının sona ermesidir. Bu, ne nihilist bir yok oluş ne de tasavvufî anlamda ilâhî bir varlıkta erimedir; üçüncü bir kategori — anatta'nın ontolojik kapsamı.

İkincisi: Tasavvufun yedi nefs mertebesi (emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marziye, kâmile) bir kişinin ontolojik dönüşüm aşamalarını betimler — nefs, bir Şey'dir ve dönüşür. Buddha'nın anatta öğretisinde ise sürekli bir "benlik" yoktur ki dönüşsün; dönüşen, koşullu olarak bir araya gelmiş beş skandha'nın bileşim modelidir. Bu, çok ince ama önemli bir metafizik farktır.

Üçüncüsü: Tasavvuf, sevgi (mahabbet) ve aşk (ışk) yoluyla Hakk'a varma çağrısıdır. Mevlana'nın Mesnevi'sinin ilk on sekiz beytinin nakaratı: "Ney'in feryadı, Hak'tan ayrılık feryadıdır." Budizm'de sevgi (mettā) ve şefkat (karuṇā) son derece merkezîdir, ama bu duygular bir başka Varlık'a olan aşk olarak değil, tüm canlılara karşı evrensel iyilik dileği olarak betimlenir.

Dördüncüsü: Sufî düşüncede İbn Arabî'nin vahdet-i vücud doktrini, varlığın temelde bir olduğunu ve çokluğun isim-sıfat-tezahür düzeyinde olduğunu öne sürer. Erken Budizm'de varlığın temel doğası hakkındaki soru — avyākata (cevaplanmamış sorular) kategorisinde — Buddha tarafından bilinçli bir biçimde cevapsız bırakılmıştır. Mahāyāna ve özellikle Nāgārjuna sonrası bu metafizik boşluk şūnyatā doktriniyle doldurulacak, ve burada vahdet-i vücud ile yapısal paralellikler — ama yine de köklü farklar — belirginleşecektir.

Modern Karşılaştırmalı Çalışmalar

Frithjof Schuon, Mircea Eliade, Henry Corbin gibi karşılaştırmalı din çalışmalarının ustaları, Budist ve tasavvufî yolların "transendent birlik" — Schuon'un de l'unité transcendante des religions (1948) formülasyonunu kullanarak — söz konusu olduğunda nihai bir yakınlık taşıdığını öne sürmüşlerdir. Bu "perennialist" yaklaşım, William Stoddart'ın Sufism and the Path of Islam (1976) ve Reza Shah-Kazemi'nin Common Ground Between Islam and Buddhism (2010) gibi eserlerde sürdürülmüştür. Karşı argüman ise — Toshihiko Izutsu, William Chittick gibi düşünürlerin işaret ettiği gibi — yüzeysel paralelliklerin altındaki ontolojik farklılıkların çoğu zaman küçümsendiğidir.

Son Söylev ve Parinirvāṇa

Buddha, seksen yaşına geldiğinde son söylev yolculuğuna çıkmıştır. Mahāparinibbāna Sutta (Dīgha Nikāya 16), bu son aylarını ayrıntılı bir biçimde anlatır. Kushinagar (Pali: Kusinārā) yakınlarında, iki sāla ağacı arasında, sağ tarafına uzanmış halde — gelenekte "aslan duruşu" denilen pozda — son nefesini vermiştir. Son sözleri olarak gelenek şu cümleyi aktarır: "Vayadhammā saṅkhārā, appamādena sampādetha" — "Bütün şartlandırılmış şeyler bozulmaya tâbidir; gayretle kurtuluşunuzu kazanın."

Bu son ifade, Budist öğretinin tüm özünü tek bir cümlede içerir: anicca (geçicilik) hakikati ile appamāda (dikkat, gayret) çağrısı. Buddha'nın ölümü, gelenekte parinibbāna ("tam söndürme") olarak adlandırılır ve onun sonsuza dek yeniden-doğuş çarkından çıktığı an olarak anlam taşır.

Kushinagar'daki bedenin yakılması ve külleri (śarīra) sekiz Hint krallığı arasında paylaşılarak stūpa'larda muhafaza edilmiştir. Bu stūpa'lar, sonraki yüzyıllarda Budist hac merkezleri olarak gelişmiştir ve bugün hâlâ Lumbinī (doğum yeri), Bodh Gaya (uyanış yeri), Sarnath (ilk söylev yeri) ve Kushinagar (ölüm yeri) Budist hac yolunun dört temel merkezi olarak ziyaret edilmektedir.

Modern Etkisi

Buddha'nın öğretisi, MÖ 3. yüzyılda Maurya İmparatoru Aşoka'nın himayesinde Hindistan'dan Sri Lanka, Orta Asya, Çin, Kore, Japonya, Tibet ve Güneydoğu Asya'ya yayılmıştır. Bugün dünyada yaklaşık 500-600 milyon Budist olduğu tahmin edilmektedir ve Budizm dünyanın dördüncü büyük dini sayılmaktadır.

Buddha'nın Batı düşüncesi üzerindeki etkisi, 19. yüzyılda Arthur Schopenhauer'in Die Welt als Wille und Vorstellung (1819) eserinden başlayarak — burada Schopenhauer Budizm'i "dünyanın en eski ve en yüksek dini" olarak tanımlar — günümüze kadar süregelmiştir. 20. yüzyılda D.T. Suzuki, Thich Nhat Hanh, Dalai Lama gibi Budist düşünürler Buddha'nın öğretisini Batı dünyasına aktararak modern mindfulness (farkındalık) hareketinin doğuşunu hazırlamışlardır.

Jon Kabat-Zinn'in 1970'lerin sonunda geliştirdiği Mindfulness-Based Stress Reduction (MBSR) programı, Buddha'nın Mahāsatipaṭṭhāna Sutta'sındaki satipaṭṭhāna (farkındalık temelleri) öğretisinin sekülerleştirilmiş bir uyarlamasıdır. Bu program, bugün dünya genelinde tıp, psikoloji ve eğitim alanlarında geniş bir uygulama alanı bulmaktadır. Ama Bhikkhu Bodhi ve diğer geleneksel Budist düşünürler, mindfulness'ın doktrinal bağlamından koparılarak yalnızca bir stres-azaltma tekniğine indirgenmesinin Buddha'nın asıl niyetiyle çelişebileceğini ileri sürmüşlerdir.

Buddha figürünün modern Türk düşüncesi içindeki yeri ise Cumhuriyet öncesinden başlayarak — özellikle Babanzade Ahmet Naim'in 1909'da yazdığı Budizm makalesi ve Hilmi Ziya Ülken'in karşılaştırmalı çalışmaları aracılığıyla — gelişmiştir. Bugün İstanbul ve Ankara üniversitelerinde din-bilimleri alanlarında Budizm dersleri verilmekte, ve karşılaştırmalı maneviyat literatüründe Buddha ile tasavvufî büyükler arasındaki diyalog sürmektedir.

Çevreci ve Sosyo-politik Yansımalar

Buddha öğretisinin tüm canlılara karşı şiddetsizlik (ahiṃsā) çağrısı, modern çevre etiği ve hayvan hakları hareketleriyle yeni bir okuma kazanmıştır. Joanna Macy gibi düşünürlerin geliştirdiği "derin ekoloji" hareketi, paṭicca-samuppāda (karşılıklı bağımlı doğuş) doktrinini çevresel düşüncenin bir temeli olarak yeniden okumaktadır: tüm varlıklar birbirine bağlıdır, birinin acısı diğerini etkiler. Bu okuma, Vietnam'lı keşiş Thich Nhat Hanh'ın "birbirimizdeyiz" (interbeing) kavramında pratik ifadesini bulur.

B.R. Ambedkar (1891-1956) — Hindistan'ın dokunulmaz (Dalit) kastlarından çıkmış hukukçu ve siyasetçi — 1956'da yarım milyon takipçisiyle birlikte Hindu kast sisteminin acımasızlığından kaçarak Budizm'e geçmiştir. Ambedkar'ın The Buddha and His Dhamma (1957) eseri, Buddha öğretisini bir sosyal-eşitlik felsefesi olarak yeniden yorumlar; ve bugün Hindistan'da 8 milyondan fazla "Navayāna Budist" ("yeni-araç Budistler") sayılan toplulukları beslemektedir. Ambedkar için Buddha, kast sistemine karşı ilk büyük sesin sahibidir; bu okuma, modern sosyo-politik Budizm'in temel referans noktasıdır.

Bilimsel Diyalog

Buddha'nın öğretisinin modern bilimle diyaloğu, özellikle son otuz yılda yoğunlaşmıştır. Mind and Life Enstitüsü (1987'de Francisco Varela, Adam Engle ve Dalai Lama tarafından kurulmuş), nörobilim ile Budist felsefenin sistematik karşılaştırmalarını yürütmektedir. Richard Davidson, Daniel Goleman, Sara Lazar gibi nörobilimciler, deneyimli meditatörlerin beyin yapılarındaki ölçülebilir değişimleri belgelemişlerdir.

Buddha'nın anatta öğretisi ile modern nörobilimin "benlik yanılsaması" (selfhood illusion) tezi arasında yapısal yakınlıklar dikkat çekmektedir. Antonio Damasio, Thomas Metzinger ve Sam Harris gibi düşünürler, modern nörobilimsel bulguların — özellikle bilincin kompozit ve geçici yapısının — Buddha öğretisini önemli yönlerden desteklediğini öne sürmüşlerdir. Metzinger'in The Ego Tunnel (2009) eserindeki temel tez, Buddha'nın beş skandha analizinin nörobilimsel bir yeniden formülasyonu olarak okunabilir.

Bu diyaloğun karşı argümanı da vardır: B. Alan Wallace, The Taboo of Subjectivity (2000) eserinde, modern bilimin Buddha'nın iddialarını tam anlamıyla doğrulayamayacağını çünkü bilimin metodolojik olarak öznel deneyimi dışladığını öne sürer. Bu metodolojik gerilim, çağdaş bilim-din diyaloğunun sürekli yenilenen bir tartışma alanıdır.

Buddha'nın bıraktığı kalıcı miras, bir kişinin tanrılaştırılması değil, bir yolun gösterilmesidir. Dhammapada 276. mısrada söylendiği gibi: "Tathāgatalar sadece yolu gösterirler; çalışmak size düşer." Bu çağrı — ehipassiko ("gel ve gör") — Buddha'nın öğretisinin demokratik ve deneyim-temelli karakterinin özünü ifade eder, ve onu karşılaştırmalı maneviyat çalışmalarının vazgeçilmez bir referans noktası olarak modern zihne bırakır.