Aziz Augustinus: Itiraflar ve Hristiyan Mistisizmin Temeli
Aziz Augustinus (354-430), Bati Hristiyan teolojisinin entelektuel babasi olarak konumlanan, Tagaste'de dogup Hippo'da olen, Manichean'liktan Neoplatonizm uzerinden Hristiyanliga donen mistik dusunurdur. Itiraflar (Confessiones) ile otobiyografi turunun kurucu metnini, Tanri Devleti (De Civitate Dei) ile Bati tarih felsefesinin temel zeminini olusturmustur. Bahcedeki donusum ani ve annesi Monica ile Ostia yukselisi, Hristiyan mistik gelenegin paradigmatik tecrubeleri olarak konumlanir. Zaman felsefesi (distentio animi), iki sehir doktrini, orijinal gunah ve predestinasyon ogretileri ile Bati dusuncesini bicimlendirmistir. Karsilastirmali perspektiften Plotinus'un Biri, Ibn Sina'nin entelektuel intuisyonu, Sufi tovbe, Hindu jiva-Brahman ve Buddhist anatta ile diyalog kuran Augustinian gelenek, Anselm, Aquinas, Luther ve modern fenomenoloji uzerinden gunumuze uzanan philosophia perennis'in batı kanadidir.
Aziz Augustinus: Itiraflar ve Hristiyan Mistisizmin Temeli
Yasam: Tagaste'den Hippo'ya
Aurelius Augustinus, 13 Kasim 354 yilinda Roma Imparatorlugu'nun kuzey Afrika eyaleti Numidia'nin kucuk bir kasabasi olan Tagaste'de (bugunku Cezayir'deki Souk Ahras) dunyaya geldi. Babasi Patricius, mutevazi bir Roma memuru, paganizm ile Hristiyanlik arasinda bocalayan bir adamdi; annesi Monica ise oglunun ruhsal kaderini sekillendirecek olan, derin bir Hristiyan inanca sahip bir kadindi. Monica'nin gozyaslari ve dualari, Itiraflar adli eserin neredeyse her sayfasinda yankilanan bir motif olarak Augustinus'un manevi yolculugunun arka planini olusturur. Bu erken donem Berber-Roma karisimi atmosfer, Augustinus'un sonradan Bati Hristiyan dunyasinin en etkili dusunuru haline gelmesine zemin hazirlayan kulturel cogulluk icerisinde gecmistir.
Genc Augustinus, retorik ve klasik egitim icin once Madauros'a, ardindan Kartaca'ya gitti. Kartaca, Akdeniz'in en hareketli kulturel ve entelektuel merkezlerinden biriydi; Romalilarin "Afrika'nin gozbebegi" olarak adlandirdiklari bu metropol, paganizm, Hristiyanlik, Yahudilik ve cesitli gnostik akimlarin birbiriyle yarisitigi bir kuluve teskil ediyordu. Augustinus burada Cicero'nun "Hortensius" adli felsefe-koruyucu eserini okudu ve bu kitap onda hakikat arayisina yonelik silinmez bir ozlem dogurdu. Kendi ifadesiyle, "Cicero beni hakikate, hikmete cevirdi" - bu kelimeler Itiraflar III.4.7'de gecmektedir ve Augustinus'un sonradan tum yasamini sekillendirecek olan philosophia perennis arayisinin tohumlarini barindirir.
Kartaca yillarinda Augustinus, ayni zamanda otuz yili bulacak olan bir iliskinin de baslangicini yasadi. Adi hicbir zaman aciklanmayan bu kadindan bir oglu oldu: Adeodatus, "Tanrinin armagani". Adeodatus, hayatinin geri kalaninda Augustinus'un manevi yoldasi ve tartisma arkadasi olacak, ancak genc yasta vefat edecek bir cocuk olarak Itiraflar'in onemli bir karakteridir. Bu donemdeki Augustinus, henuz Hristiyan vaftizine kabul edilmemis, dunyevi ihtirasla manevi ozlem arasinda parcalanmis bir genc adamdi. Annesi Monica'nin oglunun bu "putperest" iliskisinden cok rahatsiz oldugu bilinmektedir; ancak Augustinus, retorik kariyerini kovalamak ve sosyal yukselis pesinde kosmak adina, hem inanc hem de erdem konularinda buyuk bir ic catismayi surdurdu.
Tagaste'ye kisa bir donus, ardindan Kartaca'ya geri donen Augustinus, retorik hocaligi yapmaya basladi. Roma'ya tasinma karari (383 yilinda), Augustinus'un kariyer hedeflerine yonelikti; ancak orada da hayal kirikligi yasadi - Romali ogrencileri ders ucretini odemekten kacinmaktaydilar. Bu pratik sorunlar, onu daha onemli bir kapinin esigine getirdi: Milano'ya, Imparator Valentinianus II'nin sarayinin bulundugu bu sehre, devlet retoru olarak atanma firsati. 384 yilinda Milano'ya yerlesen Augustinus, hayatinin en kritik donemine girdi. Burada Ambrose of Milan ile karsilasacak ve dusunce dunyasini koklu bicimde donusturecek olan bir entelektuel ve manevi devrime tanik olacakti.
Hippo Regius'a (bugunku Cezayir'deki Annaba) atanmasi ve oradaki piskoposlugu (395-430), Augustinus'un yasaminin son ve en verimli evresini olusturur. Hippo, Akdeniz kiyisinda mutevazi bir liman sehriydi, ancak Augustinus'un kalemiyle Hristiyan dusuncesinin entelektuel baskenti haline geldi. Burada otuz bes yil boyunca piskoposluk yapti, yuzlerce vaaz verdi, sayisiz teolojik tartismaya katildi ve hala etkisini surdurmekte olan eserlerini kaleme aldi. Vandal istilasinin sehri kusatigi 430 yilinda, ates icindeki bir Hippo'nun duvarlari ardinda, Augustinus son nefesini verdi. Olum dosegindeyken, Mezmurlar'in tovbe sarkilarini odasinin duvarina yazdirip onlari okumak istemisti - bu, Itiraflar yazarinin son perdesinde de ayni perennial motifin, yani tovbenin ve donusun, devam ettigini gosterir.
Manichean Gecit ve Neoplatonist Etki
Augustinus'un manevi yolculugundaki en kritik ara durak, hic suphesiz dokuz yilini adadigi Manichaeism gelenegidir. Iran kokenli peygamber Mani'nin (216-274) kurdugu bu sentetik din, Zerdust dualizmini, Hristiyan unsurlari, Buddhist motifleri ve gnostik bilgi kuramini bir araya getiriyordu. Augustinus'un Manichean cevreye katilmasinin temel nedeni, kotulugun kaynagina iliskin sorulara verilen radikal ikici cevapti: Iyilik ve Kotuluk, esit gucte iki kozmik ilke olarak evrenin dokusunu olusturuyordu. Genc Augustinus icin, dunyada gordugu acinin ve kendi icindeki cekismelerin aciklamasi, bu metafizik dualizmin sundugu modelde bulundu.
Manichean kozmolojide, isik ile karanlik birbiriyle ezeli mucadele icindedir; insan ruhu, karanlik maddenin tutsagi olmus bir isik kivilcimidir ve kurtulus, gnostik bilgi (gnosis) yoluyla bu isiklarin maddi hapsedilmislikten kurtarilmasi seklinde gerceklesir. Augustinus, bu sistemin Hristiyan Eski Ahit'ini reddetmesinden de hoslandi - cunku Manichean'ler, Eski Ahit'in kaba antropomorfizmlerini ve goreceli ahlaki standartlarini elestiriyorlardi. Augustinus icin bu, Hristiyan Mistisizmi'nin yetiskin felsefi anlatimini bulamadigi bir donemde, entelektuel bir refugium teskil etti.
Ancak zaman icerisinde, Augustinus Manichean sistemin teorik tutarsizliklarini fark etmeye basladi. Ozellikle Manichean astronomik iddialarin bilimsel olarak yanlislanabilir oldugunu kesfettiginde - dunyevi olaylarin, ay tutulmalarinin, gezegen hareketlerinin Manichean kozmolojiye uymadigini gormesi - sistemin temel epistemolojik gucu sarsildi. Augustinus, Manichean topluluk icinde derin sorular soracak biri olarak unlu Faustus of Mileve'ye umut bagladi; ancak Faustus ile yapilan goruşmeler hayal kirikligi getirdi. Faustus, retorik becerisi olan ama derin felsefi tartismalarda yetersiz kalan bir ogretmendi. Bu kirilma, Augustinus'un Manichean'ligi tedricen birakmasina yol acti.
Milano'ya gelisinden kisa bir sure sonra, Augustinus icin yeni bir entelektuel pencere acildi: Neoplatonizm. Donemin Latince konusan dunyasinda, Plotinus'un (yaklasik 204-270) eserleri Marius Victorinus tarafindan tercume edilmis ve Hristiyan entelektuel cevrelerce yogun bicimde okunuyordu. Augustinus, Plotinus'un "Enneadlar"indan, ozellikle Plotinus'un Bir (to Hen) ogretisinden ve nous-psyche-soma hiyerarşisinden, derin biçimde etkilendi. Itiraflar VII. kitap, bu Neoplatonist okumalarin yarattigi manevi devrimi anlatir; Augustinus, "Bir" kavrami araciligi ile, kotulugun ozsel bir gerceklik olmadigini, ancak "iyilik yoksunlugu" (privatio boni) olarak anlasilabilecegini fark etti.
Bu kavrayis, Manichean dualizminin ustesinden gelmek icin gerekli olan metafizik araci sundu. Eger Kotuluk gercekten varolan bir ozdesa, Tanri'nin kudretine eslik eden bir kotu Tanri olmali idi - ki bu, Hristiyan tek-tanriciligi reddedilmek demekti. Ancak Kotuluk, varolan bir seyin yoksunlugu, eksikligi, capraliklasmasi ise, o zaman Tanri tek mutlak gerceklik olarak kalabilirdi. Bu, Augustinus'un sonradan tum Bati Hristiyan teolojisini bicimlendirecek olan "kotulugun yokluk olarak tanimi" (privatio boni) doktrinine giden yolu acti. Plotinus'un "kacisi" (epistrophe) - ruhun maddi dunyadan dis Bir'e dogru hareketi - Augustinus tarafindan Hristiyan dilinde "donus" (conversio) olarak yeniden formule edildi.
Neoplatonist okumalar ayrica Augustinus'a, ic muhasebenin ve introspeksiyonun metafizik degerini de gosterdi. Plotinus, gercek bilgiye ulasmanin yolunun, ruhun kendi icine cekilmesi ve orada "yuksek olan"i bulmasi oldugunu ogretiyordu. Augustinus, bu yontemi Hristiyan ic dua tecrubesi ile birlestirdi; "Disari cikma! Kendine geri don! Hakikat, ic insan dahilindedir" (Noli foras ire, in te ipsum redi! In interiore homine habitat veritas) sozleri, Itiraflar'in bu Neoplatonik-Hristiyan sentezinin ozetidir. Boylece Plotinus'tan alinan epistrophe, Mistik Yukselis dogrultusunda yeniden anlamlandirilmistir.
Ancak Augustinus, Plotinus'tan ne aldigi kadar, ondan nelerini ayrildigini da bilinclice ifade etti. Itiraflar VII.9'da Augustinus, Neoplatonist kitaplarda "Soz Tanri katindaydi ve Soz Tanri'ydi" ifadesini bulduğunu, ancak "Söz et oldu ve aramizda yasadi" (Yuhanna 1:14) ifadesini bulamadıgını yazar. Bu, enkarnasyon (incarnatio) doktrininin Hristiyan ozgunlugudur - ve Augustinus'un philosophia perennis ile Hristiyan teolojisi arasinda ektigi en kritik ayrim hattidir.
Hristiyanliga Donusum: Bahcedeki An
Augustinus'un Hristiyanliga donusumu, dunya tarihinin en cok tartisilmis ve en derinlemesine belgelenmis ic donusumlerinden biridir. Bu olay, 386 yilinin yaz aylarinda, Milano'da bir bahcede gerceklesti ve Itiraflar VIII. kitabin doruk noktasini olusturur. Olayin etrafindaki cevre kosullari - Augustinus'un Milano'daki katedraldeki kursusunde Ambrose of Milan'in vaazlarini dinlemesi, Roma'dan Ponticianus adli bir devlet memurunun Atanasiyus'un Hayati Antonius'unu ovmesi, eski hocasi Simplicianus'un Augustinus'a Marius Victorinus'un donusum hikayesini anlatmasi - hep, kalbindeki ic gerilimi tirmandiran etkenlerdi.
Bahcedeki an, modern psikolojik dille adlandirilirsa "krize donusum" (crisis conversion) olarak nitelendirilebilir. Augustinus, irade ile arzu arasindaki ic catismadan yorulmus, fiziksel olarak coken, gozyasi icinde bir incir agacinin altina serilmis halde, yandaki evden gelen bir cocuk sesini duyar: "Tolle lege! Tolle lege!" ("Al ve oku! Al ve oku!"). Bu sesle, yaninda duran Aziz Pavlus'un Mektuplarini acar ve Romalilara 13:13-14'e rastlayrir: "Sefahatte ve sarhoslukta degil, yatak odasinda ve ahlaksizlikta degil, kavga ve haset icinde degil; Rab Isa Mesih'i giyinin." Bu okuma anindan sonra, der Augustinus, "Kalbe akan rahatlatici bir isik gibi, suphenin tum karanligi kayboldu."
Bu olay, Hristiyan mistik gelenegindeki "donusum anlari"nin (conversio) prototipi haline gelmistir. Aziz Pavlus'un Sam yolu deneyimi, Aziz Fransa'nin coplukteki vahyi, Martin Luther'in "Kule deneyimi", John Wesley'in "kalbi tuhaf bir sekilde isindi" ifadesi - hepsi de Augustinus'un bahcedeki an'i ile yapisal benzerlik gosterirler. Donusum, kademeli bir hazirligin doruga ulastigi, ani bir gracia (lutuf) anida gerceklesir; iradenin ozgur kararindan cok, Tanri'nin baslattigi ve insani daven eden bir hareket olarak anlatilir.
Ancak donusum sadece bir an degildir; uzun bir hazirlik sureci ile evvelden hazirlanmis bir kapinin acilmasidir. Augustinus, Itiraflar VIII.12'de bu olayi anlatirken, "irademle savastim" diye yazar - kendi icindeki "iki irade" (duae voluntates) catismasini tasvir eder. Eski adam (homo vetus) ile yeni adam (homo novus) arasindaki bu catisma, Augustinus'un sonradan gunah ve lutuf doktrinlerini formule etmesinde temel rol oynayacaktir. Augustinus icin, donusum tamamen Tanri'nin lutfu (gratia) ile gerceklesir; insan iradesi yalnizca lutfun davetine cevap verebilir, ancak donusumu kendi gucuyle baslatamaz.
Donusumun ardindan Augustinus, Milano yakinlarindaki Cassiciacum'da kucuk bir cemaatle birlikte felsefi ric'ata cekildi. Burada bir grup yakini ile - annesi Monica, oglu Adeodatus, arkadaslari Alypius ve Evodius - hem felsefi diyaloglar yurutuldu hem de Hristiyan inanc icin hazirliklar yapildi. 387 yilinin Paskalya gecesinde, Milano katedralinde Ambrose of Milan tarafindan vaftiz edildi. Bu olay, sadece bir bireysel inanc adimi degil, ayni zamanda Bati Hristiyanliginin kaderini sekillendirecek olan bir entelektuel hayatin baslangici idi.
Vaftiz sonrasi Italya'da kalma planlari, annesi Monica'nin Ostia'da olumu ile kesintiye ugradi. Bu olay, kisaca bahsedecegimiz "Ostia anini" Augustinus'un yasamindaki en derin mistik tecrube olarak konumlandirir. Ancak donusum hikayesinin yapisal anlami, sadece bireysel olarak Augustinus icin degil, tum Hristiyan mistik gelenegi icin emsali olmustur. Sonraki yuzyillarda her bir Hristiyan mistik - Anselm, Aquinas, Luther, hatta modern donemde Thomas Merton bile - Augustinus'un donusum modeline goz ucu ile bakarak kendi yolunu anlamaya calismislardir.
Itiraflar: Ilk Otobiyografi
Itiraflar (Confessiones), Augustinus tarafindan 397-401 yillari arasinda yazilmis, 13 kitaptan olusan ozgun bir eser olup, Bati edebiyat tarihinde otobiyografi turunun kurucu metni olarak kabul edilir. Eserin baslıgındaki "confessio" kelimesinin Latincede iki anlami vardir: gunah itirafi (confessio peccati) ve inanc ikrari (confessio fidei). Augustinus, her iki anlami da eserinde icermistir; hem kendi gunahlarini ve hatalarini Tanri huzurunda iqrar eder, hem de inancini ilan eder ve Tanri'yi yuceltir.
Eserin yapisi son derece dikkat cekicidir. Ilk dokuz kitap, Augustinus'un dogumundan annesi Monica'nin olumune (387) kadar olan bireysel hayat hikayesini anlatir - yani biyografik kismi olusturur. Onuncu kitap, donusum sonrasi Augustinus'un ic dunyasini, bellegi ve Tanri arayisini tartisir. Son uc kitap (XI, XII, XIII), Yaratilis kitabinin ilk ayetlerinin alegorik yorumunu sunar; zaman, hatira, yaratim, ve cogul Hristiyan teolojisinin temel konularini felsefi derinlikte ele alir.
Bu yapinin kendisi simgesel bir oneme sahiptir. Yedi bolumun ardindan, ic dunyaya yonelisten yaratim ve kozmolojiye gecis, Augustinus'un mikrokozm (insan ruhu) ile makrokozm (Tanri'nin yaratimi) arasinda kurdugu ozgun analoji araciligiyladir. Ic dunyadaki donusum, dis dunyadaki yaratim sirrina aciliyor; biyografi, kozmolojiye genisliyor. Bu yapi, Hristiyan mistik dusuncede mikro-makro analojisinin ne kadar derin kok saldigini gosterir; Pseudo-Dionysios'tan Hildegard von Bingen'e, oradan Bohme'ye kadar uzanan bir gelenegin Augustinian ilkleri arasindadir.
Bir baska onemli yenilik, eserin ikinci sahis hitap formudur. Augustinus, eserini hep "Sen" - yani Tanri'ya hitaben yazar. Bu, sadece bir edebi teknik degil, derin teolojik bir karardir. Augustinus, kendisini bir gozlemci olarak konumlandirip Tanri hakkinda yazmaz; tam tersi, kendisini Tanri'nin huzurunda bir muhatap olarak konumlandirir ve kendisini Tanri'ya anlatir. Bu, "ben" ve "Sen" arasindaki dialojik iliskinin kurulmasi, sonraki Hristiyan dua geleneginde - ozellikle Hesychasm gelenegi ve Kalp Duasinda - benzer bir yapisal ozellik olarak yansiyacaktir.
Itiraflar'in I-IX kitaplari, Augustinus'un erken hayatini, ailesini, egitimini, Manichean donemini, Roma ve Milano yillarini, bahcedeki donusumu, Cassiciacum ric'atini ve Ostia'daki Monica'nin olumunu detayli bicimde anlatir. Bu kisim, Bati otobiyografi turunun arketipi olup, sonradan Rousseau'nun "Itiraflar"i, Tolstoy'un "Bir Itiraf"i, hatta modern donemde Thomas Merton'un "Yedi Katli Dag"i gibi eserlere ilham vermistir. Ancak Augustinus'un otobiyografisi ile bunlar arasinda derin bir fark vardir: Augustinus, kendisini anlatmaz, Tanri'nin kendisinde nasil iradet ettigini anlatir. Yazar pasif degildir; ancak yazar her zaman lutuf icinde, lutuf araciligiyla yazar.
X. kitap, bellek (memoria) uzerine yapilan unlu felsefi cumayi icerir. Augustinus, "Tanri'yi nerede bulabilirim?" sorusunun pesinden, kendi belleginin labirentlerine iner. Bellek, Augustinus icin sadece bir psikolojik islev degil, ontolojik bir derinliktir - "Bellek genisliklerinin sayisiz odasi" (penetralia memoriae) icerisinde, gecmis, simdiki an, hatta gelecege dair beklentiler depolanir. Bellek, Tanri'yi arayan insan ruhunun en ic boyutudur, ancak Tanri bellegin de otesindedir. "Bunlari astim, Tanrim, bunlari astim ve gerekli oldu astigim. Sana ulasayim diye" cumlesi, bu kitapin doruk noktasidir.
XI. kitap, zaman felsefesinin baslangic noktasidir - bunu ayri bir bolumde detayli ele alacagiz. XII. kitap, Yaratilis 1:1-2'nin alegorik yorumunu sunar. XIII. kitap, ruhsal yorumla biten ve Hristiyan teolojisinin temel motiflerini bir araya getiren bir tip eserinin son notalaridir. Bu ucleme - zaman, yaratim, ruh - Augustinus'un sonraki teolojik ve felsefi eserlerinin ana eksenini olusturacaktir.
Eserin etkisi su gunlere kadar surmektedir. Petrarca, Mont Ventoux'un zirvesinden Augustinus'un kitabini acti ve X.8'i okudugu o anda, kendi donemi olan Erken Ronesans'in Hristiyan humanizmasinin tonunu belirledi. Modern donemde Carl Jung, "Itiraflar"i ic donusumun arketipik metni olarak analiz etmistir. Bati edebi modernizminin "akis tekniği" (stream of consciousness), Augustinus'un ic monologundan beslenir; Joyce ve Proust gibi yazarlar, eserin yapisal etkisini tasiyan postmodern kalitin tasiyicilaridir.
Mistik Yukselis: Ostia Ani
Itiraflar IX.10, Augustinus'un mistik tecrubesi acisindan en yogun bolumdur ve Hristiyan mistik edebiyatinda "Ostia vizyonu" (visio Ostiensis) olarak bilinen olayi anlatir. Ostia, Tiber Nehri'nin Akdeniz'e dokuldugu eski Roma'nin limanidir; Augustinus ve annesi Monica, Italya'dan Afrika'ya gemiyle donmek uzere burada beklerlerken, birlikte bir mistik tecrube yasarlar. Augustinus'un anlatisina gore, anneoglu bir pencerenin kenarinda oturmus, gelecek yasama, oluten sonrasi durumdaki azizlerin Tanri'yi gormesine dair konusuyorlardi.
Konusma derinlestikçe, ikisi birlikte bir tur ruhsal yukselise (ascensio) gectiler. Augustinus, bu olayi son derece dikkatli bir dille tasvir eder: "Kendi yuregimize girdik ve onlardan astik [...] yildizlari, gunesi, ayi astik. Ve daha icerilere cikip kendi ruhlarimiz uzerine cikarak, sina-kac ve yorulmaz topraga ulasstik [...] Burada her yerden once Tanri Israil'i ebediyen besler [...] orada, gercek hikmet [Sapientia] bizdurdun." (Conf. IX.10.24-25). Bu yukselis tasviri, neoplatonist anaphora ile Hristiyan kontemplasyonun benzersiz bir sentezidir.
Olayin yapisi son derece dikkat cekicidir. Yukselis bir merdivendir; once duyusal gerceklikten ic dunyaya, sonra entelektuel-kavramsal dunyadan dahi de yuksek olan "hikmet"e (Sapientia) dogru bir hareket. Sapientia, Augustinus icin Tanri'nin ozgun bilgeligi - Logos, Mesih'tir. Yani bu yukselis, soyut bir mistik dalga degil, Hristiyan-trinitar bir tecrube olarak konumlandirilmistir. Anne-oglu "Hikmet'i" gormus ve dokunmustur - "Sonra ona uzandik ve onu uzun sure tutamasak da, hafifce dokunduk."
Bu "dokunma" (attigimus) metaforu, Hristiyan mistik gelenegindeki "hafif dokunus" (tactus) kavramini cagrisitirir; sonradan Pseudo-Dionysios'un eserlerinde "Tanri'ya hafifçe dokunmak" (theopaschtos) olarak gelisecek, mistik tecrubenin kalici degil, anlik bir doruga ulasis olarak yapisini ozetler. Augustinus, bu vizyonun gunluk hayata donusunu de tasvir eder: "Sonra geriye dondurduk ses cikaran agizlarimizi ve insan kelimesinin baslangici ve sonu olan eski adimiza." Yani, ic yukselis bittikten sonra, sıradan dil ve gunluk yaşam yeniden devreye girer. Mistik an, suredsiz degildir; ancak gercektir.
Bu olay, sonraki Hristiyan mistik edebiyatinda emsali olarak konumlanmistir. Aziz Bonaventure'un "Itinerarium Mentis in Deum"u, Augustinus'un Ostia yukselisinin yapisal modelini takip eder. Aziz Tereze of Avila'nin "Mistik kale"deki yedi konak da, ic yukselisin asama asama anlatimi olarak Augustinian gelenegin uzanimidir. Modern Hristiyan mistik Thomas Merton ise, Ostia anini "tum Hristiyan mistisizmi icin paradigma" olarak nitelemistir.
Karsilastirmali bir bakis acisindan, Ostia yukselisi cesitli mistik geleneklerle benzerlikler tasir. Mistik Birlesme tecrubesinin "anlik dokunus" karakteri, Sufi mistikletindeki "mukaşefe" (perdenin acilmasi) ve "fena" (yokolus) tecrubeleri ile yapisal yakinlik gosterir; ancak Augustinian gelenekte bu tecrube, kalici bir "bir-olus" degil, gecici bir "dokunus" olarak konumlandirilir, ki bu fark, Bati ve Dogu mistik geleneklerinin temel ayrim noktasidir.
Hindu Vedanta gelenegindeki "Brahman-Atman" ozdesligi tecrubesi ile karsilastirildiginda, Augustinus'un Ostia tecrubesi bu radikal ozdeslik onerisini reddetmektedir; insan ruhu Tanri'ya yaklasir, hatta "dokunabilir", ama ezeli olarak Tanri'dan ayri kalir. Bu, Hristiyan teolojisinin temel doktrini olan kreatur-yaratici ayrimi (creatio ex nihilo) ile uyumlu bir mistik anlayistir. Buddhist Anatta (Ben-yoklugu) ogretisi ile de karsilastirildiginda, Augustinus'un mistisizmi "ben"in tamamen yok olusu degil, "ben"in Tanri'da dolu oluusu olarak konumlandirilir.
Anne ve ogul arasindaki bu paylasilan mistik tecrubenin kendisi de derin bir motiftir. Mistik tecrubeler genellikle yalniz olarak, bir bireysel ic donus olarak yasanir; ancak Ostia'da Monica ve Augustinus, birlikte yukselirler. Bu, Hristiyan mistisizmindeki "ortak mistik" (communio mystica) kavraminin erken bir ornegidir. Hristiyan mistisizmi, hem bireysel hem de cemaatsel bir karakter tasir; kilise (ecclesia) muminlerin mistik bedeni olarak konumlanir. Augustinus icin Monica, sadece annesi degil, ayni zamanda mistik bir yoldas, Tanri'ya birlikte yaklasilan bir ahit ortagidir.
Tanri Devleti ve Tarih Felsefesi
Tanri Devleti (De Civitate Dei contra paganos), Augustinus'un en buyuk ve en etkili eseridir; 22 kitap halinde, 413-426 yillari arasinda kaleme alinmistir. Eserin yazilma nedeni, dunya tarihinin en travmatik olaylarindan biriydi: 410 yilinda Alaric onderligindeki Vizigotlar tarafindan Roma'nin yagmalanmasi. Sehrin son 800 yildir hicbir dis dusman tarafindan dokunulmamis olmasi, pagan'lar arasinda yayilan iddiayi guclendiriyordu: "Roma, atalarinin tanrilarini Hristiyanlik adina terk ettigi icin cezalandirildi." Augustinus, bu iddiaya cevap olarak Tanri Devleti'ni yazmaya basladi.
Eserin ilk on kitabi, paganizmin elestirisini sunar. Augustinus, klasik Romalı tarihçileri ve filozofları - Varro, Cicero, Sallust, Livy - inceleyerek, Roma'nın aslında tanrılarının korumasıyla degil, kendi sivil erdemleri (virtutes civiles) sayesinde yukselmiş olduğunu kanıtlamaya calisir. Daha da onemlisi, Augustinus, paganlığın yokluğu yenilgilerden ve felaketlerden korumadığını gostermek icin Roma tarihindeki cesitli felaketleri inceler. Augustinus'un bu kismı, antika tarihçiliği ve felsefesi acisından bir hazinedir; klasik kaynakların eleştirel okumasıdır.
Son on iki kitap, Augustinus'un asıl teolojik onerisini sunar: "Iki sehir" (duae civitates) doktrini. Tarih, Augustinus'a gore, iki ayrı "sehir"in - civitas Dei (Tanri sehri) ve civitas terrena (dunyevi sehir) - paralel olarak ilerlediği bir surec olarak anlasilmalidir. Iki sehir, iki ayrı "sevgi" tarafindan tanımlanır: "Iki sehir, iki sevgiyle yapilmistir: dunyevi sehir Tanrı'yı hor goren kendi sevgisiyle, gokyuzu sehri ise kendisini hor goren Tanri'nin sevgisiyle." (De Civ. Dei XIV.28). Bu, Agape (Tanri'nin koşulsuz sevgisi) ile cupiditas (dunyevi arzu) arasindaki temel ayrımdir.
Augustinus icin iki sehir, fiziksel olarak ayrılmis kurumlar değildir; her ikisi de tarihin her aninda iç içe yasamaktadır. Tanri sehri muminlerin gercek vatani, ancak topragi degildir; dunyevi sehir ise gunluk politik kurumlarin, devletlerin, imparatorluklarin alanidir. Hristiyanlar, dunyevi sehirde "yabancilar" (peregrini) olarak yasarlar; ancak ayni zamanda dunyevi sehrin barısı ve adaleti icin de calisirlar. Bu, sonraki Hristiyan politik dusuncenin temel ikiliği olacaktir: kilise ve devlet, kutsal ve seküler, Tanri'nin kralligi ve Sezar'in krallığı.
Bu doktrinin tarihsel etkisi devasaıdir. Orta Çağda "iki kılıç" (duo gladii) doktrini - papa ve imparatorun yetki alanlari - Augustinus'un iki sehir doktrini uzerine insa edilmistir. Modern donemde laiklik (secularism) kavrami, paradoksal olarak, Augustinus'un iki sehir ayrımından turetilebilir; çunku Augustinus, dunyevi sehri kendi otonom alanı olarak kabul etmistir - hatta onun Tanri sehrine donusmesini beklememistir. Bu, modern liberal politik teoriye uzun bir Augustinian katki sayilabilir.
Augustinus'un tarih felsefesi, klasik antik dunyanın dongusel zaman anlayışına radikal bir alternatif sunar. Eski Yunan ve Roma dusuncesinde tarih, dongusel olarak donen bir surec olarak anlasıliyordu - "buyuk yıl" (annus magnus), Stoacılarin "ekpyrosis" (kozmik yangın) sonrası kosmosun aynen tekrarlanmasi gibi kavramlar. Augustinus, Tanri Devleti XII.13'te bu donguselliği reddeder ve Hristiyan-İbrani lineer (cizgisel) zaman anlayışını savunur. Tarih, bir baslangıçtan (yaratim) bir sona (kıyamet) dogru ilerleyen, geri donmeyen, anlam yuklu bir surecdir.
Bu lineer zaman anlayışı, modern Bati tarih felsefesinin temel zeminini olusturmustur. Hegel'in dialektik tarih anlayışı, Marx'in tarihsel materyalizmi, hatta modern ilerlemecilik (progressivism) - hepsi de Augustinian lineer zaman modelinden beslenir; ancak bu modelin sekulerlestirilmis versiyonlaridir. Karl Lowith, "Meaning in History" (1949) adli eserinde, modern Bati tarih felsefesinin sekülerleştirilmis Augustinian eskatolojiden başka bir şey olmadığını gostermistir.
Eskatoloji (son zamanlar doktrini) acısından Augustinus, oldukça temkinli bir tutum sergiler. Bin yillik kralligin (millennium) ne zaman, nasıl gerceklesecegi konusunda spekulatif teoriler reddeder. Tanri'nın gizemli niyetinin, insan tarafindan tam olarak okunamayacagini, ancak iman ile kabul edilmesi gerektigini savunur. Bu temkin, sonraki Hristiyan eskatolojisini bin yıl tartismalarından koruyan bir denge unsuru olmustur.
Zaman Felsefesi
Itiraflar XI. kitap, felsefe tarihinin en cok yorumlanmıs metinlerinden biridir. Augustinus burada, Yaratilis kitabinin "Baslangıçta Tanri gokyuzunu ve yeri yarattı" cumlesinin yorumu vesilesiyle, zamanin metafizik dogası hakkinda derinlemesine bir analiz sunar. "Eger bana zamanın ne oldugunu soran kimse yoksa, biliyorum; ama sorana acıklamak istedigimde, bilmiyorum" (Quid est ergo tempus? Si nemo ex me quaerat, scio; si quaerenti explicare velim, nescio) - bu unlu cumle, zamanin metafizik sirrini ozetler.
Augustinus'un temel sorusu sudur: Zaman gercek midir? Eger gecmis, "artik var olmayan" ise; eger gelecek, "henuz var olmayan" ise; eger şimdi, "varlığını yok edip gecmise doğru kayan" bir an ise - o zaman zamanin "varlığı" nasıl olabilir? Bu paradoks, Augustinus'u zamanin objektif bir gerceklik degil, ruhun (anima) bir "uzaması" (distentio animi) oldugu sonucuna goturur. Zaman, ic dunyadadir; bellekte (gecmis), dikkatte (simdi) ve beklentide (gelecek) yasar.
Bu "ic zaman" anlayışı, modern fenomenolojinin de temel motiflerinden biri olacaktir. Edmund Husserl, "Ic Zaman Bilincinin Fenomenolojisi" (1928) adli eserinde, Augustinus'un XI. kitabi acikca kaynak olarak kullanir. Husserl'in "retansiyon" (gecmisin simdiye uzaması), "primal impression" (simdiki an) ve "protansiyon" (gelecegin simdiye yansiması) tasvirleri, Augustinus'un distentio animi kavraminin fenomenolojik isleminden baskası degildir. Heidegger, "Sein und Zeit"da Augustinus'un zaman anlayışını derinlemesine analiz etmistir.
Augustinus icin zamanin yaratılmıs bir gerceklik olması da kritik bir nokta. Tanri zamanin uzerinde, zamansiz olarak (extra tempus) yasar; "Zaman yaratıldıgında, ben zamanın disindaydim" diye soylenir. Bu, eternalist Tanri anlayışını, yani Tanri'nin tum gecmisi, simdi ve gelecegi tek bir "ebedi simdi"de (nunc stans) gordugu anlayışı, ortaya koyar. Bu doktrin, sonradan Aquinas tarafindan sistematize edilecek ve Hristiyan teolojisinin "Tanri'nin onbilgisi" (praescientia divina) doktrininin temelini olusturacaktir.
Ancak Augustinus, Tanri'nın eternalitesini insanın ozgur iradesi ile uzlastirmaya da calisir. Tanri'nın gelecegi bilmesi, insanın ozgur iradesini ortadan kaldırmaz; çunku bilmek, sebeb olmak demek degildir. Bu hassas denge, sonraki teolojide Predestinasyon tartismalarının zeminini olusturacaktir. Augustinus, Pelagius'a karşı olan tartismasında, lutuf doktrininin gerekliligini savunurken, ayni zamanda insan iradesinin sorumluluk tasıyabilmesi icin gerekli bir ozgurlugu de kabul eder.
Hesychasm gelenegindeki "ic zaman" anlayışı ile karşılastırdığımızda, Augustinian distentio ile Dogu Hristiyan hesychast praksisi arasinda dikkat çekici benzerlikler bulunur. Hesychast keşişler, "kalp duasi" (kalp-duasi) araciligi ile, "simdi"yi bir kontemplatif sabit nokta haline getirmeye calisirlar. Augustinus'un distentio animi'sinin tersine, hesychastlar dağılan dikkati toplamayi (sunlogismos) hedefler; ancak her iki gelenek de zamanın ruhsal dogasını kabul eder.
Buddhist gelenekteki "anitya" (gecicilik) ogretisi ile de bağlanti kurulabilir. Buddhist analiz, tum dharmaların momentary (anlik) olduğunu ve gerçek bir "kalıcılığın" olmadığını savunur. Augustinus, zamanın gercek varlık tasimadığını, ancak ruhun uzaması olduğunu soylediğinde, paradoksal olarak Buddhist gecicilik anlayışına yaklasır - ancak Augustinian gelenek, ruhun ardındaki "ebedi sahit" Tanri'yi konumlandırır, Buddhist gelenek ise bu turden bir metafizik sabiti reddeder.
İslam felsefesindeki "zaman" tartısmaları ile karşılastırdığımızda, Ibn Sina (980-1037)'nın zaman analizleri Augustinian distentio'ya benzer noktalara sahiptir. Ibn Sina, "Kitabu's-Sifa"da zamanin "hareket sayısı" (adad al-haraka) oldugunu savunur - Aristotelyen tanımı izler - ancak zamanin metafizik statusu konusunda, varlık (vucud) ile mahiyetin ayrımı uzerinde durur. Augustinian gelenek ile Ibn Sina arasındaki bu paralel, philosophia perennis perspektifinden son derece kıymetlidir.
Modern fizik perspektifinden, Einstein'in goresellik teorisi ile Augustinian zaman anlayışı arasında parodiksel bir buluşma yaşanır. Einstein, zamanın gozlemciye bagli, mutlak degil goreceli bir gerceklik olduğunu gostermistir. Augustinus, zamanın gozlemciye - yani ruhun distentio'suna - bagli oldugunu yuzyıllar oncesinden ileri surmustur. Bu, ezeli ve modern bilimsel anlayis arasındaki perennial bir kopru olabilir.
Karsilastirmali Perspektif
Augustinus'un dusunce yapısı, sadece Hristiyan teolojisi icinde değil, dunya mistik geleneklerinin perspektifinde de değerlendirilmelidir. Bu karşılastırmalı analiz, hem benzerlikleri hem de farklilikları aydinlatarak, philosophia perennis kavraminin ne anlama gelebilecegini test eder.
Plotinus'un Biri ve Augustinus'un Tanrisi
Plotinus'un "Bir" (to Hen) ile Augustinus'un "Tanrisi" arasinda yapisal benzerlik buyuktur. Her ikisi de mutlak Birlik, kaynak, ezeli, degismez Bir'dir. Ancak farklilıklar da derindir. Plotinus'un Biri, kişiliksiz, soyut bir ilkedir; akışla (emanatio) altındaki seviyelere (Nous, Psyche, Maddi dunya) tasar. Augustinus'un Tanrisi ise, kişilikli (persona), iradesi olan, sevgisi olan, hatta enkarne olan bir Tanri'dir. Bu fark, Hristiyan teolojisinin Helenistik felsefeye en buyuk muhalefet noktalarindan biridir.
Plotinus'un Birinden cikis, kacinilmaz, otonom bir doganın isleyişidir; yaratım, Tanri'nın iradesine bagli, ozgur bir eylemdir. Plotinus'un Birine donus (epistrophe), ruhun kendi dogasından kaynaklanan bir kacistir; Augustinian donus (conversio), Tanri'nın lutfuna (gratia) bagli bir cevaplamadir. Bu farkliliklar, Hristiyan teolojisindeki yaratım, sevgi, lutuf doktrinlerini Helenistik kaynakliyetten ayirir.
Ibn Sina ve Entelektuel Intuisyon
Ibn Sina (Avicenna), Bati tarafindan Augustinian gelenek ile sentezlenebilen en onemli Islam filozofudur. Ibn Sina'nın "ucan adam" (al-rajul al-tair) deneyi - bos uzayda asili, hicbir duyusal tecrubeye sahip olmayan bir insanın hala kendi varlıgını bilebilecegi tezi - Augustinian "si fallor sum" (yanlısıyorsam, demek ki varım) argumanı ile yapisal benzerlik tasır. Her ikisi de, ozbilincin (self-consciousness), duyusal tecrubeye ihtiyaç duymadan kendisini onaylayabildigini savunur.
Ibn Sina'nın entelektuel intuisyon (al-hads) kavrami, Augustinian Hristiyan illuminato (aydinlatma) doktrini ile karşılastırılabilir. Augustinus, "De Magistro" adli eserinde, gercek hocanin "ic ogretmen" (magister interior) - yani Mesih, Logos - oldugunu savunur. İnsan, dış kelimelerden anlam çıkaramaz, ancak ic Logos'un aydinlatması ile anlami "ic gozle" gorebilir. Ibn Sina'nın "Faal Akıl" (al-aql al-fa'al) doktrini - kosmik bir akıl tarafindan insan akıllarinin aydinlatılması - benzer epistemolojik bir yapı sunar.
Sufi Tovbe Gelenegi
Sufizmin "tovbe" (tawba) kavrami ile Itiraflar arasinda derin yapisal benzerlik vardir. Tovbe, sadece bir gunah itirafi değil, varlık olarak Tanri'ya donus, yonelis (ruju) anlamına gelir. Augustinian conversio ile Sufi tawba, hem ic donus hem de ic donusum olarak kıyaslanabilir. Sufi Tovbe gelenegindeki nitelikli muhasebe (introspection) - nefsin sorgulanması - Augustinian iç muhasebenin benzeri bir disiplindir.
Abu Hamid al-Ghazali'nin "Munqidh min al-Dalal" (Şaşkınlıktan Kurtulus) adli otobiyografisi, Itiraflar ile sıklikla karşılastırılır. Ikisi de, filozofik şüpheciligin ve cesitli düşünce ekollerinin denenmesinden sonra, mistik tecrubeye donusumu anlatır. Gazali, Sufi mistik tecrubeyi entelektuel kuramin otesinde bir gercek olarak konumlandırırken, Augustinus da Manichean ve Akademisyen şüpheciligini geride bırakarak Hristiyan vahiy ve mistik tecrubeye yonelir. Iki otobiyografi arasındaki yapisal paralellik, mistik geleneklerin universal yapısının bir kanıtı olarak okunabilir.
Sufi mektup geleneği - ozellikle Ayn al-Kudat Hamadhani'nin idamından onceki mektupları, Niffari'nin "Mawaqif" eseri - kişisel mistik tecrubenin yazıya dokumesi acısından Augustinian gelenekle yapisal yakınlık gösterir. Her iki gelenekde de, "ben" ve "Sen" (Allah/Tanrı) arasindaki dialojik bir iliski, yazının temel yapısını olusturur.
Hindu Jiva-Brahman Iliskisi
Hindu Advaita Vedanta gelenegindeki Atman (bireysel ben) ve Brahman (kozmik ben) ozdesligi - "Tat tvam asi" (O sensin) - Augustinian Tanrı-insan iliskisi anlayışına radikal bir alternatif sunar. Augustinian gelenek, insan ve Tanrı arasında ontolojik bir ayrım korur - yaratıcı ve yaratıkı asla ozdes degildir. Advaita Vedanta ise, bu ayrımın illusory (mayavik) olduğunu, gerçek bilgide (jnana) bu ayrımın kalkacağını öğretir.
Ancak Vishishtadvaita (vasıflanmış nondualizm) gelenegindeki Ramanuja'nın Brahman-Atman iliskisi yorumu, Augustinian modeli ile daha uyumludur. Ramanuja, Atman'ın Brahman icinde "ozel bir nitelik" (vishesha) oldugunu, ozdeş olmadığını ancak ayrılmaz olduğunu savunur. Bu, Augustinian "Tanrı'da yasayan, hareket eden ve var olan" (Elcilerin Işleri 17:28) anlayışı ile uyumludur.
Augustinus'un "anima" (ruh) kavramı, Hindu "jiva" ile karşılastırılabilir. Her ikisi de bireysel, ozsel, vücudtan farklı ruhsal bir realitedir. Ancak Augustinian gelenek, ruhun ezeli olduğunu kabul etmez - ruh Tanri tarafindan yaratılmıstır. Hindu gelenekde ise, jiva ezeli, başlangıçsız, sonsuzdur. Bu karyolojik fark, Bati ve Hindu metafiziklerinin temel ayrım noktasıdır.
Buddhist Anatta ve Augustinian Anima
Anatta (ben-yoklugu) doktrini, Augustinian "anima" konseptine radikal bir alternatif sunar. Buddhist analiz, bireysel "ben"in cesitli physical ve mental fenomenlerin (skandhalar) gecici bir birlikteliginden başka bir şey olmadığını savunur. Augustinian gelenek ise, "anima"nın substantial bir gercek oldugunu, vucudtan ayri yaşayabilecegini, hatta olum sonrası ebedi bir hayata sahip olabilecegini savunur.
Ancak ozellikle Augustinus'un "Itiraflar" X kitabındaki bellek (memoria) analizi, Buddhist gecicilik anlayışına paradoksal olarak yaklaşır. Augustinus, kendi belleginin "labirentlerini" gezerken, sabit, kalici bir "ben" kavramına ulasmakta zorlandığını itiraf eder. "Ben kendimi anlayamam, ben kendime bir muammayım" (mihi quaestio factus sum) cumlesi, Augustinian gelenegin Buddhist "ben yoklugu" ile beklenmedik bir buluşmasıdır. Augustinus, sabit bir "ben" yerine, surekli olusan, Tanri'da temellenen bir "ben" konumlandırır.
Konfucyusgil Insan-Sema Iliskisi
Konfucyus dusunce gelenegindeki "insan" (ren) ile "sema" (tian) iliskisi, Augustinian gelenek ile karşılastırıldığında, dunyevi ve ulvi gerceklik arasındaki dengeyi farklı şekilde konumlandırır. Konfucyus gelenegi, ulvi seman ile dunyevi insan arasında bir kopru, etik bir yol (dao) konumlandırır; bu yol, ataların kultu, sosyal hizmet, kendini yetistirme (xiu shen) gibi pratiklerle takip edilir. Augustinian gelenek ise, Tanri ile insan arasındaki kopruyu, Mesih'in enkarnasyonu olarak konumlandırır - tarihsel bir olay ile.
İki gelenek arasındaki en derin benzerlik, etik yasama ve metafizik gercek arasindaki organik baglantıdır. Hem Konfucyusgil hem de Augustinian gelenek, dogru yasamanın (vita recta) metafizik gerceklik ile uyumlu olması gerektiğini savunur. Bu, philosophia perennis perspektifinden, evrensel bir motiftir.
Itiraflar ve Sufi Mektupları
Itiraflar ile Sufi mistik gelenegindeki mektup edebiyatı arasında yapisal benzerlik dikkate degerdir. Niffari'nin "Mawaqif" eseri, kisisel mistik tecrubelerin direkt iqrar edildigi, Allah ile şahıs arasında geçen ic dialojun yazıya dokulmesidir. Augustinian "Itiraflar" da, Tanri ile yazar arasındaki ic dialjun yazıya dokulmesi olarak okunabilir.
Ancak farkları da onemlidir. Augustinian "Itiraflar", lineer bir yapıya sahiptir - bireysel hayat hikayesi, donusum, ve teolojik refleksiyon sırasıyla. Sufi mektup geleneği ise, daha cok parcali, anlik mistik tecrubelerin yansıması olarak yapilandirilmistir. Augustinian gelenek, "yapilanmis mistik anlatım" geleneğini başlatmıs; Sufi mektupları ise "parcali mistik atların biriktirme" geleneğini gelistirmistir.
Doctrinal Etki: Dogu/Bati Bolunmesi
Augustinus, Bati Hristiyan teolojisinin entelektuel babasi olarak konumlanır; ancak ayni zamanda, Dogu Hristiyan (Ortodoks) teolojisi ile Bati (Katolik ve sonradan Protestan) teolojisi arasındaki en derin bolunmenin de tohumlarını atmistir. Bu bolunmenin temel yapı taşları, Augustinus'un dort doktrindir: orijinal gunah, lutuf, predestinasyon ve filioque.
Orijinal Gunah Doktrini
Augustinus'un "originale peccatum" (orijinal gunah) doktrini, Pelagius (yaklasik 354-420) ile yapilan tartismalar sırasında sistematize edilmistir. Pelagius, Romalı bir kesisdi ve insanın Tanrı'nın yardımı olmadan, kendi ozgur iradesi ile erdemli yaşayabileceğini savunuyordu. Augustinus, bu pozisyonu insan dogasının duşmuşluğunu hafife alan, Tanrı'nın lutfunu gereksizleştiren bir sapma olarak gordu.
Augustinus, Adem'in dusus halinin tum insanlığa "yayıldığını" (propagatum) savunur. Bu, sadece bir kotu ornek olmasi değil, Adem'in dusus dogasının ontolojik olarak butun insanlara aktarılması demektir. Vaftiz edilmemis bebek bile, orijinal gunah taşır ve bu nedenle Tanrı'nın lutfuna ihtiyaç duyar. Bu doktrin, Bati Hristiyan teolojisinin temel doktrini olarak kalıcı oldu; ancak Dogu Hristiyan teolojisi bu radikal formulasyonu kabul etmedi.
Dogu Ortodoks gelenegi, "atalar gunahı" (propatorikon hamartema) yerine "atalar olumsuzlugu" (propatorikon thanatos) kavramını tercih eder. Adem'in dusus, soylugu (mortality) ve duzensiz arzular (hedonai) ile insanliga geçmistir; ancak ontolojik olarak suclu bir miras bırakmamıştır. Vaftiz edilmemis bebek "masum"dur, ancak olum tarafindan tutsak edilmistir.
Bu doktrinal fark, sonraki yuzyıllarda Bati ve Dogu Hristiyan dunyalarının teolojik temaslerinin ayrım noktasi haline geldi. Augustinian "originale peccatum" doktrini, Anselm'in "Cur Deus Homo" eserindeki kurtarıcı analizinin temelini, Aquinas'in lutuf doktrininin omurgasını, Luther'in "sola gratia" reformunun zeminini olusturmuştur.
Predestinasyon Doktrini
Augustinian Predestinasyon doktrini, en cok elestirilen ve en cok yorumlanan doktrinidir. Augustinus, gec donem eserlerinde - ozellikle "De Praedestinatione Sanctorum" (428) ve "De Dono Perseverantiae" (429) - bu doktrini sistemleştirir. Tanri, ezeli olarak, hangi insanların kurtulacagini ve hangi insanların kaybedilecegini bilmis ve karar vermistir. Insan iradesi, lutuf olmaksizin iyi bir secim yapamaz; lutuf, Tanri tarafindan ozgurce verilir ve geri donmez (gratia irresistibilis).
Bu doktrin, Pelagius tartismasının ic mantıgından kacinilmaz olarak cıkmıstır. Eger insan tamamen lutfa muhtacsa, ve lutuf herkese verilmezse, o zaman Tanri'nın gizli niyetiyle lutfu verecegi kişileri secmis olmasi gerekir. Bu, Augustinus icin metafizik bir tutarliliği saglar; ancak ayni zamanda Tanri'nın adaletini sorgulanır kilar - neden bazılarına lutuf verilirken, digerlerine verilmez?
Augustinus, bu sorunun insan akli ile cozumlenemeyecegini savunur; Tanri'nın niyeti "anlasilmaz" (inscrutabilis) olarak kalir. Ancak bu cevap, sonraki yuzyıllarda buyuk teolojik tartismalara yol acmıs ve Hristiyan dunyasini bolmustur. Yarı-Pelagiusculuk (semi-Pelagianism), Massilian gelenegi, sonraki Tomist-Molinist tartismalar - hepsi, Augustinian predestinasyonun nuanslarını tartismaya devam etmistir.
Filioque Tartismasi
Augustinus'un Trinite doktrinindeki bir formulasyonu - "Kutsal Ruh, Baba'dan ve Oğul'dan cikar" - sonradan Bati Hristiyan Trinite formulasyonunda "Filioque" (ve Ogul'dan) maddesi olarak Nicene-Constantinople'un Inanc Bildirgesi'ne eklenmistir. Bu ekleme, Dogu Hristiyan teolojisi tarafindan kabul edilmedi ve 1054'teki Buyuk Bolunme'nin (Schisma Magnum) temel doktrinal nedenlerinden biri haline geldi.
Augustinus, "De Trinitate" adli eserinde, Trinite'yi psikolojik bir analoji uzerinden anlasılır kılmaya calisir: zihin (mens), bilgi (notitia) ve sevgi (amor) bir butun olusturur. Bu psikolojik analoji, Trinite'yi tek bir kişinin ic dunyasından modelleyerek anlamaya calisir; ancak ayni zamanda Hıristıyanlık'in temel doktrini olan uc kisilik (tres personae) doktrinini bir tek "ozsel birlik" perspektifinden okuma riskini de tasır.
Dogu teolojisi, Trinite'yi uc kisinin (hypostasis) iliskisinde anlamayı tercih eder; Bati teolojisi ise, Augustinus'un takipleri ile, tek bir oz (substantia/essentia) icindeki uc kisilik iliskisi olarak anlar. Bu, sadece teknik bir fark değil, mistik tecrubeyi anlamada da onemli farkliliklara yol acar.
Augustinian Mistisizm vs Hesychasm
Hesychasm, Dogu Hristiyan mistisizminin temel pratiği olarak, Augustinian mistisizm ile yapisal acidan farklilastır. Hesychast pratiği, Iisus duasının (Iisus Mesih, Tanri Oglu, bana, gunahkara, merhamet et) surekli tekrari ile, kalbi (kardia) Tanri'nın enerjilerine (energeiai) acmayı hedefler. Augustinian gelenek ise, ic donus ve refleksiyon araciligi ile, ruhun (anima) Tanri'ya yukselişini hedefler.
Gregory Palamas (1296-1359), hesychast geleneğin sistematik teologu olarak, Tanri'nın "ozun" (ousia) ile "enerjilerinin" (energeiai) ayrımını savunur. Insan, Tanri'nın ozune bilemez, ancak enerjilerine katılabilir (theosis - tanrılaşma). Augustinian gelenek ise, bu ayrımı kabul etmez; Tanri'nın oz ve enerjisi arasında metafizik bir fark olamaz, çunku Tanri mutlak basitliktir (simplicitas).
Bu doktrinal fark, Dogu ve Bati mistik tecrubelerinin yapısal acıdan ayrılmasına yol acar. Dogu mistiği, Tanri'nın enerjilerine ışıksal katılım (light-experience) ile sona erer - Tabor isigi, hesychast vizyonları. Bati mistiği, ozellikle Augustinian gelenek, daha cok bilgisel-kavramsal bir donus, kalp ve aklin Tanri'da yatistirilması (cor inquietum) ile sona erer.
Elestiriler
Augustinian gelenek, hem teolojik hem de felsefi acıdan ciddi elestirilere konu olmustur. Bu elestiriler, hem Hristiyan icindeki teolojik karsı-akimlardan, hem de modern dunyevi-laik dusunce gelenegden gelmistir.
Pelagian ve Yarı-Pelagian Elestiriler
Augustinian gunah ve lutuf doktrinlerinin en erken elestirisi, Pelagius'tan gelmistir. Pelagius, Augustinian sistemin insan iradesini, kişisel sorumluluğu, etik gayretin anlamını yok ettiğini savunmuştur. Eger her şey Tanrı'nın lutfu ile gerçekleşiyorsa, neden insan gayret etmelidir? Augustinian sistemin, insan ahlakını paralize edebilecegi endisesi, Pelagius'un temel motivasyonuydu.
Yarı-Pelagian (semi-Pelagian) hareket - ozellikle John Cassian (yaklasik 360-435) ve Massilia'daki kesisler tarafindan temsil edilen - daha yumuşak bir tutum sergilemistir. Insan, donusum sürecini başlatabilir, ancak surdurmek icin Tanri'nın lutfuna ihtiyaç duyar. Bu tutum, doğu Hristiyan geleneğine daha yakın ve ondan beslenen bir orta yol arayışıdır. 529 yılındaki Orange Sinodu, Augustinian pozisyonu resmi olarak Bati Hristiyan teolojisinin pozisyonu olarak kabul etmistir - ancak Augustinian predestinasyonun en sert formulasyonu hafifletilmistir.
Aydınlanma ve Modern Elestirileri
Aydınlanma dusunurleri, ozellikle 18. yuzyıldan itibaren, Augustinian doktrinlerin temel yapı taşlarına radikal elestiriler yoneltmistir. Orijinal gunah doktrini, "savunulmaz" (untenable) olarak nitelenmiş; insan dogasının dogal iyilik (natural goodness) ile dolu olduğu, Rousseau'cu bir gorüş savunulmustur. Predestinasyon doktrini, ozgur iradeyi ve insan onurunu redden ettiği gerekceiyle reddedilmistir.
Friedrich Nietzsche, Augustinian Hristiyanlığı, "duşkun olanlar" (Untermensch) icin tasarlanmis bir kurum, yasama gucunu (Lebenswille) reddenen bir sapma olarak nitelemistir. Nietzsche'nin "Antichrist" adli eseri, Augustinian gelenegin "kendinden nefret" psikoloıjisini gun ışığına çıkarmaya çalisir. "Itiraflar"daki Augustinian iç çatişması, Nietzsche'ye gore, ruhsal hastaligin (asketik ideal) bir belirtisidir.
Sigmund Freud, Augustinian iç dünya analizini, "id-ego-superego" psikanalitik modelinin habercisi olarak gormus; ancak Augustinian gunah doktrinini, insan psikolojisinin yer altı dinamiklerinin kotuluk olarak ahlaklaşturulması (moralization) olarak elestirmistir. Freud icin, Augustinian "concupiscentia" kavramı, libido'nun bastırılmış bir versiyonudur.
Feminist Elestiriler
- yuzyıldan itibaren feminist teologlar, Augustinian gelenegin kadın ile cinsiyet arasındaki ilişkiye dair gorüşlerini elestirmistir. Augustinus'un Havva'yı dusus hikayesinde tasviri, kadının Adem'e baglı, "yardımcı" konumdaki ikincil yaratık olarak konumlandırılması, sonraki yuzyıllardaki Bati Hristiyan ataerkilliginin teolojik temellerinden biri olarak elestirilmistir. Rosemary Radford Ruether, Elizabeth Schussler Fiorenza gibi feminist teologlar, bu elestirinin onemli temsilcileridir.
Augustinus'un kişisel hayatı da feminist elestirinin konusudur. Otuz yıllık partneri olan kadını, Hristiyanlıga donusumden sonra terketmesi - "Itiraflar" VI.15'te bu olayı kısaca anlatır - Hristiyan vaftizi ve evlilik arasındaki çelişkinin dramatik bir örnegi olarak okunmustur. Kadının adı verilmez, sesi duyulmaz; Augustinian otobiyografi, erkek-merkezli bir narratif olarak elestirilmistir.
Cevre Etigi Elestirileri
Modern donemde, Augustinian "iki sehir" doktrinin çevre etiği acısından elestirileri ortaya cıkmıstır. Lynn White Jr., 1967'de yayımlanan unlu "The Historical Roots of Our Ecological Crisis" makalesinde, Hristiyan teolojisinin - ozellikle Augustinian-Tomist gelenegin - dogayı insan kullanımına acılmıs bir nesne (object of use) olarak konumlandırarak, modern ekolojik krizin teolojik temellerine atkıda bulunduğunu savunmustur. Augustinian "civitas terrena", dunyevi yaşamı asagilamis; dolayisiyla doganın korunması icin teolojik motivasyon zayıflamıştır.
Bu elestiri, modern ekoteoloji hareketi tarafindan kismen kabul edilmis; Hristiyan teolojisinin yeniden dogayla iliskilenmesi gerektigi yonunde cağrılar yapılmıstır. Ancak başkaları, Augustinian gelenekde "yaratım iyiliği" doktrininin (creation as good) korunmasının, dogayı saglamış bir teolojik temele oturttuğunu savunmustur.
Doğu Ortodoks Elestirileri
Dogu Ortodoks teologlar, Augustinian gelenegin Bati Hristiyan teolojisinin sapmasının (Schisma) temel nedenlerinden biri olduğunu savunmustur. Vladimir Lossky, "The Mystical Theology of the Eastern Church" (1944) adli eserinde, Augustinian gelenegin Trinite'yi "psikolojikleştirerek", Tanrı'nın gizemini hafifa aldıgını, hesychast mistik tecrubenin onemini gozardı ettigini savunur.
John Romanides, daha radikal bir tutumla, Augustinian gelenegin Hristiyan teolojisini Helenistik felsefe ile sentezleyerek "patristik gerçek"i sapmalandırdığını savunmustur. Bu pozisyona göre, gerçek Hristiyan teolojisi, Apophatic - yani Tanrı'nın ne olmadığını söyleyen, olumsuz teoloji - geleneğine dayanmalıdır; Augustinian kataphatic gelenek (Tanrı'yı pozitif olarak tanımlayan) bir sapmadir.
Bu eleştiri, modern donemde Augustinian gelenegin yeniden değerlendirilmesi tartışmasının bir parcasıdır. Bazı katolik teologlar - ozellikle Yves Congar ve Henri de Lubac - Dogu Ortodoks pozisyonundan ders cıkarmaya cağırmıs, Augustinian gelenegin "Hristiyan ozelliklerini" (yaratim, lutuf, mistik tecrube) tek-yanlı vurgulama riskine karşı uyanık olmayı onermistir.
Miras: Augustinian Akım
Augustinus'un olumunden (430) sonra, Bati Hristiyan dusuncesi bin yıl boyunca onun gölgesinde gelistir. Skolastik gelenek, Augustinian temellere dayanır; Reform hareketleri, Augustinian gunah-lutuf doktrinlerini yeniden okur; modern dusunce, Augustinian iç dunya analizini fenomenolojiye dönüştürür. Augustinus'un mirası, sadece teolojik değil, tam manasıyla kulturel ve felsefidir.
Erken Orta Cag
Augustinian etki, 6. yuzyıldan itibaren erken Orta Cag boyunca Bati Hristiyan dunyasının teolojik dilini bicimlendirmistir. Aziz Benedikt'in (480-547) manastır kuralı, Augustinian gelenegin pratik bir uzanımıdır; manastır yaşamının uc temel hedefi (ora et labora, dua ve emek, kontemplasyon ve disiplin) Augustinian iç hayatın dis ifadesi olarak konumlanır. Cassiodorus (yaklasik 485-585), Augustinian klasik egitim modelini ortacag manastır eğitiminde aktarmıs; "trivium" ve "quadrivium" gelenegin temelini atmıştır.
Boethius'un "De Consolatione Philosophiae" (Felsefenin Tesellisi) eseri, Augustinian Neoplatonist gelenegin orta cag aktarımının onemli bir simgesidir. Boethius, idamından oncesi bu eseri kaleme almıs; içerik olarak Augustinian temellerden besleniyor olsa da, sunumu daha klasik bir filozofik gorunume sahip. Bu eser, Karoling Renesansından (8.-9. yuzyıl) ortacag sonuna kadar batı dunyasının en cok okunan kitaplarından biri olarak Augustinian dusuncenin yayılmasına katkıda bulunmustur.
Skolastisizm
Anselm of Canterbury (1033-1109), "Skolastisizmin babasi" olarak, Augustinian gelenegin orta donem teolojik sistemleştirmesinde kritik bir rol oynamıştır. "Proslogion" adli eserindeki ontolojik kanit (Tanrı, "bundan daha buyugu duşunulemeyen şey" olarak tanımlanır ve dolayisiyla var olmak zorundadır), Augustinian iç düşünce gelenegin uzanımıdır. Anselm'in "Cur Deus Homo" (Tanrı Niçin İnsan Oldu?) eseri, Augustinian kurtarıcı doktrinin sistematizasyonudur; insanın gunahları ile Tanrı'nın onuru arasındaki "tatmin" (satisfactio) mantıgı, Augustinian gunah doktrinin ortaca formulasyonudur.
Aquinas (1225-1274), Augustinian gelenegi Aristotelyen felsefe ile sentezleyerek, ortacağın en buyuk teolojik sistemi olan "Summa Theologica"yı uretmistir. Aquinas, Augustinus'tan beş yuzyıl sonra yazmaktadır, ancak Augustinian temelleri korur; orijinal gunah, lutuf, predestinasyon doktrinlerini Augustinian olarak miras alır, ancak Aristotelyen kategorilerle yeniden formule eder. Aquinas'in "Tanri'nin varlığının beş yolu" (quinque viae) tasviri, kismen Augustinian Neoplatonist temellerden, kismen Aristotelyen analizden beslenir.
Aquinas'in mirası, sonraki yuzyıllarda - ozellikle 13.-16. yuzyıllarda - "Thomism" olarak adlandirilan bir okul olarak gelisecek ve Katolik Kilisesi'nin resmi felsefesi haline gelecektir. Trent Konsili (1545-1563), Aquinas'i resmi olarak benimsemis; 1879'da Papa Leon XIII, "Aeterni Patris" adli ansiklikai ile Tomist felsefenin yeniden canlandırılmasını çağırmistir. Bu yolla, Augustinian gelenek, Aquinas üzerinden, modern Katolik düşüncesine taşınmıştır.
Bonaventure (1221-1274), Aquinas'in çağdaşı olarak, Augustinian gelenegin daha mistik, daha duygusal bir yorumunu sunmustur. "Itinerarium Mentis in Deum" (Aklın Tanrı'ya Yolculuğu) adli eseri, Augustinian Ostia yukselişinin mistik formuhasyonudur. Bonaventure, Francescan gelenegin entelektuel babasi olarak, Augustinian mistisizmi Aziz Francesco'nun pratiğine teolojik temel olarak konumlandırmıstır.
Reform Hareketi
Luther (1483-1546), Augustinian Eremit Tarikatı'nın (Ordo Eremitarum Sancti Augustini) bir kesisi olarak başladığı manevi yolculugunda, Augustinian gelenegin radikal bir yorumunu gelistir. Luther'in "sola gratia" (yalnızca lutuf), "sola fide" (yalnızca iman) ve "sola scriptura" (yalnızca Kutsal Kitap) ilkeleri, Augustinian gunah-lutuf doktrinlerinin radikalleştirilmiş formlarıdır. Insan, kendi gucuyle hiçbir kurtuluş elde edemez; her şey Tanrı'nın lutfuyla, Mesih'e olan iman aracılığıyla gerceklesir.
Luther'in "kule deneyimi" (Turmerlebnis) - Mektep Kulesi'nde Romalılar 1:17'nin yeniden okumasında "Tanrı'nın adaleti, imandan imana acıklanır" cumlesinin yeni anlamını kavrama anı - Augustinian "bahcedeki an"in yapisal bir tekrarıdır. Luther, kişisel donusum tecrubesinden hareketle, Augustinian iç dunya analizinin Reform versiyonunu üretmiştir.
Jean Calvin (1509-1564), Luther'in Reform geleneginin sistematik teologu olarak, Augustinian predestinasyon doktrinini en sert formunda yeniden formule etmistir. Calvin'in "ikili predestinasyon" (double predestination) doktrini - Tanrı'nın hem secilmiş (electi) hem de mahkum (reprobati) olanları onceden tayin ettiği - Augustinian gec donem pozisyonunun en ileri ucuna yerlestirilmis bir yorumdur. Calvinist gelenek, sonradan Reformeci Hristiyanlığın temel duşunce ekolu olarak Avrupa ve Kuzey Amerika'da yayılmıstır.
İlginc bir paradoks olarak, Karşı-Reform (Counter-Reformation) hareketi de Augustinian gelenekten beslenmistir. Cizvitlerin (Jesuits) kurucusu Aziz Ignatius Loyola'nın "Manevi Egzersizleri" (Exercitia Spiritualia), Augustinian iç hayat disiplininin Katolik formudur. Augustinian gelenek, Reform ve Karşı-Reform arasındaki ortak zemin olarak, modern Hristiyanlığın iki kanadını da besleyen bir kaynaktır.
Jansenism
Jansenism, 17.-18. yuzyıllarda ozellikle Fransa'da gelisen, Augustinian gelenegi en radikal Katolik formunda canlandırmaya calisan bir hareketdir. Cornelius Jansen (1585-1638), "Augustinus" adli eserinde, gec donem Augustinian predestinasyon doktrinini yeniden okumaya calismıs ve Cizvit Molinist akimina karşı bir teolojik pozisyon olusturmuştur.
Blaise Pascal (1623-1662), Jansenist gelenegin en parlak entelektuel temsilcisi olarak, "Pensées" adli aforistik eserinde, Augustinian iç dunya analizinin moden insanın varoluş şartlarına uyarlanmis bir versiyonunu sunmustur. Pascal'in unlu "kalp bilir, akil bilemez" (le cœur a ses raisons que la raison ne connaît point) ifadesi, Augustinian "kalp" (cor) - hem entelektuel hem duyusal merkez - kavraminin modern aydınlanma çağına taşıdığı bir hediyedir. Pascal'in "bahis" (le pari) argumanı, Augustinian iman-akıl iliskisinin yeniden formule edilmesidir.
Modern Dusunce ve Augustinian Etki
Augustinian gelenek, modern Bati dusuncesinde paradoksal şekilde, hem yıkılması gereken bir mirası, hem de surekli yeniden okunan bir kaynak olarak konumlanır. Soren Kierkegaard, "Korku ve Titreme" eserinde, Augustinian iç hayat analizinin egzistansiyalist versiyonunu uretir. Friedrich Schleiermacher, Augustinian "duygu" (Gefuhl) analizini, modern liberal teolojinin temeli olarak yeniden okur.
Edmund Husserl, Augustinian "Itiraflar" XI'i, fenomenolojik zaman analizinin başlangıç noktası olarak kullanır. Martin Heidegger, "Sein und Zeit"ta Augustinian iç dunya analizini, varoluşçu felsefenin temel motiflerinden biri olarak yorumlar. Hannah Arendt, doktora tezini Augustinus'un sevgi kavramı üzerine yazmis ve "Love and Saint Augustine" (1996) eseri, modern siyaset teorisi acısından Augustinian gelenegin yeniden değerlendirilmesinin bir mihenk taşı olarak kalır.
Carl Jung, analitik psikoloji geleneginde, Augustinian iç dunya analizini "individuation" surecinin tarihsel oncusu olarak yorumlar. Jung'a gore, Itiraflar'in IX. kitabındaki Ostia yukseliisi, "self" (kapsamli ben) ile "ego" arasindaki bütünleşmenin (integration) arketipik bir tasviridir. Augustinian "iki irade" (duae voluntates) catismasi, Jungian "golge" (Schatten) ile bilinçli ego arasındaki uyum surecinin habercisidir.
Thomas Merton (1915-1968), 20. yuzyıl Hristiyan mistisizminin en parlak temsilcisi olarak, Augustinian gelenegi modern Doğu-Bati mistik diyaloğu icinde yeniden konumlandırmıstır. Merton'un "Yedi Katlı Dağ" otobiyografisi, Augustinian "Itiraflar"in modern formunda yeniden yazılmasıdır. Merton, Augustinian gelenek ile Zen Buddhist, Sufi, Hindu mistik gelenekler arasında diyaloglar kurmus; philosophia perennis perspektifinin modern bir savunucusu olmustur.
Augustinian Gelenek ve Philosophia Perennis
Augustinian gelenek, philosophia perennis perspektifinden incelendiginde, mistik tecrubenin universal yapısının Hristiyan-Bati formu olarak konumlanır. Aldous Huxley'in "The Perennial Philosophy" (1945) eseri, Augustinus'tan onemli alintılar yapar; ozellikle iç hayat analizinin universal yapısı vurgulanır. Frithjof Schuon, Augustinian gelenegi "Bati hikmet" (Western wisdom) geleneklerinden biri olarak tanır; ancak Bati Hristiyan-Yahudi temellerin doğu mistik gelenekleri ile temas noktaları sınırlı olarak değerlendirir.
Modern karşılastırmalı din çalısmalarında, Augustinus'un Itiraflar'ı, mistik otobiyografi turunun universal yapısının batı örneği olarak konumlanır. Mircea Eliade, "Sacred and the Profane" (1957) eserinde, Augustinian "sehir" (civitas) kavramının universal kutsal-dunyevi ayrımının batı versiyonu olduğunu savunur.
Augustinian gelenek, dolayısıyla, sadece bir Bati Hristiyan teolojisi mirası degil, ayni zamanda dunya mistik geleneklerinin universal kalıplarını batı formunda ifade eden bir hazinedir. Manichean dualizmden Neoplatonist Bir doktrinine, oradan Hristiyan enkarnasyona uzanan Augustinian yolculuk, kişisel bir hayat hikayesi olmakla birlikte, Bati ruhsallığının ana yapı taşlarının da hikayesidir.
Sonuc: Cor Inquietum
Augustinus'un en cok alıntılanan cumlesi, Itiraflar'in en başında yer alır: "Bizi kendin için yarattin, Tanrim; ve kalbimiz Sen'de yatışana kadar huzursuzdur." (Fecisti nos ad te, Domine, et inquietum est cor nostrum, donec requiescat in te.) Bu "huzursuz kalp" (cor inquietum), Augustinian gelenegin en derin motifidir ve onun universal cazibesinin kaynağıdır.
Augustinus icin insan, eksik bir varlıktır - kendi başına tamamlanmamış, baska bir varlık tarafindan tamamlanmaya muhtaç. Bu eksiklik, sadece pragmatik bir ihtiyaç değil, ontolojik bir gercekliktir. Insan, Tanrı için (ad te) yaratılmıs olduğu için, ancak Tanrı'da gerçek dinginlige (requies) kavusabilir. Bu, Hristiyan mistisizminin temel motifi olan "Tanrı'da dinlenme" (Sabbatum) kavramının felsefi-psikolojik formulasyonudur.
Bu motif, Augustinian gelenegi karşılaştırmalı bir bakış açısından da degerli kılar. Sufi gelenekteki "kalp" (qalb), Hindu gelenekteki "ruh"un (atman) Brahman'a olan tutkulu yonelisi, Buddhist "duhkha" (acı) kavramının kalıcı tatminsizliği - hepsi de Augustinian "cor inquietum" ile yapisal benzerlik tasır. Insanın varoluşsal eksikliği, onu daha yuksek bir gercekliğe yönelmeye iter; bu evrensel motif, Augustinian formunda Bati mistik geleneginin merkezi olarak konumlanır.
Augustinian "huzursuz kalp", ayni zamanda modern Bati varoluşçuluğun da habercisidir. Pascal'in "iki sonsuzluk arasındaki insan" anlayışı, Kierkegaard'ın "korku ve titreme"si, Heidegger'in "Sorge" (kaygı) kavramı, Sartre'ın "exsistans için degildir kendiliğinden" formulasyonu - hepsi de Augustinian eksiklik motifinin dunyevi-laik versiyonlarıdır. Modern insan, "Tanrı"yı kaybetmiş olsa bile, "huzursuz kalp"i muhafaza etmistir; bu, Augustinus'un kalıcı mirasının paradoksal kanıtıdır.
Hippo'nun duvarları ardında, Vandallar sehri kuşatırken, son nefesini veren Augustinus'un odasının duvarına yazdirdiği Mezmurları okuduğu son saatler, Augustinian gelenegin son perdesi degildir. Aksine, on beş yuzyıl sonra, hala onun Itiraflar'ı okunmakta, "Tanri Devleti"si yorumlanmakta, "huzursuz kalp" motifi modern insan tarafindan kendi varoluş tecrübesinin aynası olarak goruluyor. Bu kalıcılık, Augustinian gelenegin sadece tarihsel bir miras değil, surekli yeniden okunabilen, surekli yeniden anlaşılabilen, surekli yeniden tecrübe edilebilen bir hikmet hazinesi olduğunu gosterir.
Augustinus, Bati mistik geleneginin "ic donus" arketipini formule etmistir. Onun mirası, ne Manichean dualism ile, ne Neoplatonist monism ile, ne de salt akli Hristiyan ortodoksisi ile özdeşleştirilebilir. Augustinian gelenek, bu uc kutbu - dualizm, monism, ortodoksi - bir araya getiren, ic gerilimi ile yasayan, surekli yeniden formule edilen canlı bir gelenektir. Bu canlilik, Augustinian gelenegin philosophia perennis perspektifindeki kalıcı yerini de aciklar.
Son olarak, Augustinian "huzursuz kalp" motifi, bu hikmet gunlugunun da temel yonelimi ile uyumludur. Hikmet gunlugu, hikmet arayan kalbin gunlugudur; ve bu kalp, Augustinian formdaki "cor inquietum" gibi, surekli yonelisin, surekli arayisin, surekli icine donusun aynasidir. Augustinus, on bes yuzyıl onceden, bu kalbin yapısını formule etmis; ve bizim, modern hikmet arayan kalplerimiz, hala onun kelimelerinde kendimizi tanıyabiliyoruz.
"Disari cikma! Kendine geri don! Hakikat, ic insan dahilindedir." "Bizi kendin icin yarattin, Tanrim; ve kalbimiz Sen'de yatışana kadar huzursuzdur."
Bu iki cümle, Augustinian gelenegin universal ve perennial cazibesini özetlemekte; ve bu cazibe, Hippo'lu piskoposun mirası olarak, dunya mistik geleneklerinin Bati Hristiyan-Yahudi formundaki en parlak ifadelerinden biri olmaya devam etmektedir.